View Full Version: Alinti Yazilar Arsivi

barosum
06.04.2007, 17:55

KADIN + GÖZYAŞI'Küçük bir erkek çocuk,annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?""Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi."Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp"Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.Babanın cevabı: "Bütün kadınlarsebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâkadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu."Allahım!" dedi: "Kadınlarniçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"Allah:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamınağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmenbaşkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar,doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarınınnankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.Başkalarının kuvvetinin kalmadığında;devam edecek azmi,ailesinin hastalığında; yorgunluğapabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.Her türlü şart altında,hatta kendilerini çok kötü incitseler de,çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.Bu duygusallık her yaştaki çocuklarınınyaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyippaylaşmalarına yardım ediyor.Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakatbazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlardabulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...Tamamen kendilerinin sahip oldukları,ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiyedeğil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.'mystical2007-12-20 17:50:17

Misafir
07.04.2007, 04:14
 
 
Bir saatlik DOST
 
 
Bir Saatlik Dost (Yasanmis bir hikaye)
 
Hizli bir çalisma temposunun ardindan saatin bes oldugunu Kat nöbetini devretmeye gelen hemsire arkadaslar sayesinde fark etmistik. Yogun bir servisti çalistigim servis, çocuk servisleri hastanelerin en yogun ve gürültülü olan servisleridir. Artik günün yogunlugu geçmis servis sessiz bir hal almisti aksam tedavilerini henüz bitirmis ofiste cay içmeye gitme telasindaydim o günün ilk çayini içme firsati yakaladim diye kendi kendime düşünüyordum. Kep dagilmis saç bas karismis yorgun bitkin bir haldeydim tedavi odasindan çıktigimda aynada kendimi taniyamadim ofise geldigimde hemsire odasinin telefonu çaliyordu . Oturdugum yerden büyük bir güçlükle ayaga kalktim ve telefona gittim karsidaki ses acilde trafik yaralilarinin oldugunu içlerinde çocuklarinda bulundugunu damar bulamadiklarindan dolayi acile yardima gelmemi söylüyordu.Tüm yorgunlugumu unutmus hizla acil servisine yönelmistim ki diger telefonda nöbetçi hekimin icapçı beyin cerrahi hekimiyle gelip gelmeme konusundaki tartismasini duydum. Nöbetçi hekimin sesi ortaligi çinlatiyordu:
- Ne yapalim? Birakalim olsun mu bu insanlar? Gelmek zorundasiniz!-.....- Gittiginiz davet beni ilgilendirmez! Nöbet degistirseydiniz çokönemli bir davetti madem.
- Siz Hipokrat yemini etmediniz mi ?
Konusma böyle sürüp giderken gelen asansöre binerek kosarak acil servisine gittim .Her yer kan revan içinde aglayan kosusturan, yakinini bulmaya çalisan bir yigin insan vardi bu kalabalikta saglikli biris nasil yapilirdi bilmiyordum ama her kez elinden geleni birilerine bakmagayretini gösteriyordu. Acil serviste yatak kalmamis sedyelere insanlar yatirilip ilk müdahale yapilincaya kadar bekletiliyor yetersiz kalanpersonel yerine hastalari yukari sevk edilen servise aileleri çikartiyordu. Onca kazazede içinde basinda kimsesi olmayan ama durumu da oldukça agir 15-17 yas arasi bir genç vardi, gerekli müdahalesi yapilmis fakat sevk edildigi beyin cerrahi hekimi henüz görev yerine gelmedigi içinorada bekletiliyordu. Kendime ait serum ve tedavileri uyguladiktan sonra o çocugun basina giderek ilgilenmeye çalistim, suuru yerindeydi konustuklarimi anliyor fakat cevap veremiyordu son anlarini yasadigini görüyor ve yalniz oldugu için korkunç derecede üzülüyordum onu orada yalniz bırakamiyordum. Zaten ben onunla ilgilenirken acil servis bosalmis, tüm hastalar gerekli servislere dagitilmisti. Ellerimi simsiki tutuyordu, birakma dercesine gözlerinden yaslar süzülürken kendimi ben de tutamaz hale gelmistim, egildim yanaklarindan öptüm. "Birakmayacagim seni sakin ol, üzülme sakin" diyordum hiç  tanimadigim, daha önce hiç görmedigim bu insana anlatilmaz bir yakinlik hissediyor, sanki onun acisinin aynisini çekiyordum.çok aci çekiyordu hem yalnizligindan hem de geçirmis oldugu beyin travmasindan .Ne kadar süre daha onunla kaldigimi hatirlamiyorum. Avucumu birakmasiyla kendime geldim. O artik aramizda degildi, bu dünyayi terk etmisti ve ben gelmeyen doktoru suçluyor içimden Lanetler yagdiriyordum. Derken beyin cerrahi hekimi gelmisti. Hastanin daha dogrusu ex ( ölmüs) gencin üzerindeki çarsafi almami söyledi. çarsafi kaldirdigimda doktorun hiç bir sey söyleme firsati olmadan >yere düştüğünü gördüm. Ne oldugunu anlamaya çalisiyordum. Yemekli bir davetten gelmisti. Acaba çok mu sarhostu ya da kalp krizimi eçiriyordu diye düşünürken diger hekim arkadaslari olaya müdahale etmislerdi bile. ölen o gencecik insanin babasiydi bu doktor ve kendi evladinin tedavisi için çok geç kalmisti ne yazik ki. Kötü günde oglunun acisiyla felç geçirmis ve görevine yeniden dönememisti.
Seni yeniden andim KEREM ruhun sad olsun.
Hayattaki bir saatlik dost bana yillardir yasattigin tecrübeyle dost kalan dost .. 1986
MUTLAKA 2-3 Ayda bir bu yaziyi okurum ben. Size de tavsiye ediyorum.
Dostluk her gün 2-3 kere telefonla konusmak degildir...
Dostluk yapilmasi geregine inanilan telefon görüsmeleri sirasinda diger insanlarin dedikodusunu yaparak karsilikli bir seyler paylasildiginizannetmek degildir...
Dostluk; dost bildigin kisinin en ince detaylarini bilme ihtiyaci ve geregi degildir...
Dostluk; dost bildigin kisinin senin en karisik detaylarini bilmesi gerektigi de degildir...Dostluk her hafta 3-5 kere görüsmek degildir...
1 ay, 1 sene, 5 sene seni aramayan, senin de aramadigin bir insani birdenbire arayip, dertlesmek, hatir sormak istersen ve o insan da senigeri çevirmez ve sanki daha az önce konusmusun gibi kaldiginiz yerden konusmaya devam ederse, ve daha da önemlisi bu 1 ay, 1 sene, 5 seneayriliga ragmen bu insanin basi gerçekten sikistiginda yardimina kosacak ilk insanlardan biriysen ve ayni sekilde onun da öyle oldugunu biliyorsan
EMIN OL Kİ O kisi senin DOSTUNDUR... Sen de O'nun...
" Her tur iliski avuç içinde duran kum taneleri gibidir. Avucumuzu sikmadan, gevsekçe tutarsak, kum taneleri kaymaz, durur. Avucumuzu  kapatip, sikmaya basladigimiz an kum taneleri parmaklarimizin arasindan akmaya baslar. Bir kismini tutmayi basarsaniz da, çogu akip gider.  Iliskiler de böyledir. Esneklik varsa, diger insana saygi duyuluyor ve  özgürlük taniniyorsa iliskiler bozulmaz. Ama digger insani çok bunaltirsaniz iliski de yavas yavas bozulur ve biter. Hayatta pek çok insanla karsilasirsin, Ama sadece gerçek dostlar senin kalbinde bir iz birakir."
GERÇEK DOSTLARINIZI BULUP HIÇ KAYBETMEMENIZ DILEGIYLE... !!!
 
 mystical2007-07-26 17:34:40

barosum
09.04.2007, 22:16
Bir yetimin yazdıklarıdır;  Yaşım kırkı geçti. Size göre (ve hatta bana göre), babasız da yaşayabileceğim bir çağdayım. Dedem öldüğünde, babam da benim yaşlarımdaydı; belki daha da gençti. Geçen yüzyılın zar zor bağlanan telefon görüşmelerinden birinde, ne zamandır hasta olduğunu bildiğim dedemi sorunca babam usulca söyleyivermişti babasını kaybettiğini. Babamı teselli etmeye çalıştığımı hatırlıyorum da, kendimi teselli ettiğime dair bir fısıltı hatırlamıyorum. Babanın ya da annenin olmayışı çocuğuna “yetim” ya da “öksüz” gibi sıfatlar kazandırıyor da, dedenin yahut ninenin ölümü bir sıfat bile kazandırmıyor. Anlaşılan o ki, büyükbaba ya da büyükanne kaybı isimlendirilmeyecek kadar normal ve beklenen bir şey... Ve anlaşılan bir şey daha var ki, yaşınız ilerleyince de, babanızın yahut annenizin kaybından dolayı bir unvan vermiyorlar size. “Yetim” ve “öksüz” kelimelerinin çağrıştırdığı o derin ve ürpertili üşüme hali, yaşınız benim gibi kırkı geçmişse, size yakıştırılmıyor, çok görülüyor. “Eksilen bir şeyin yok ki, üstünden bir battaniye çekilmedi ki, içinde oturduğun ev yıkılmadı ki, özlemini çektiğin kasaba harab olmadı ki üşüyesin” der gibidir size bu unvanı çok görenler. Yetim öyle mi ama? Babasını kaybetmiştir bir kere. Ellerinden tuttuğunda kendini dünyanın hakimi zannettiren o iri, sıcak eller toprağa karışacaktır az sonra. Minik yüzüne akşamın alacasında kocaman bir tebessümle yönelince bütün korkularını silip süpüren o bakış donmuştur artık. Yetim kalanın kaybı çok büyüktür; büyük kelimesinin anlatamayacağı kadar büyük... Böyle olmalı ki, bir çocuğa “yetim” dendiğinde, derhal onun için de baba olmaya, onun o derin yitiğinin üzerini kalbinizi battaniye edip kapatmaya yeltenirsiniz. Öyle vazgeçilmezdir çocuğun anababaya ihtiyacı, ya anababalı olmalı çocuklar ya da ölmeli Behçet Necatigil’e göre: “Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli/Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri/Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri.” Üşüdünüz değil mi? Peki sonra ne oluyor da, babanın yokluğu, “yetim” unvanını bile gereksiz görecek kadar kanıksanıyor. Ne oluyor da, çocuk olarak babamızın eksikliğini çektiğimizin, yokluğunu fark ettiğimizin nişanesi yakamızda durmaktan utanıyor? Kimse dönüp de bakacak değil elbet; işimiz çok, hayat devam ediyor. Babasızlığın edebiyatına vakit mi var? İçimizde kor gibi büyüttüğümüz ancak gözlerin yağmasından koruduğumuz bir yangın yeri gibidir babasızlığımız. Yüreğimizin diplerine doğru ince ince saldığımız, lâkin elimize alınca, dilimize varınca bizi boğmasından korktuğumuz bir sel gibidir babasızlığımız. Ruhumuzun karanlık kuytularında ışıktan kıskanarak besleyip belediğimiz, ama kıyılara dokunur dokunmaz kararacak diye ürktüğümüz incimizdir babasızlığımız. Sanki bütün toplum kocaman bir parmak olur kocaman bir dudağın üzerinde de, yine sevgisini saklayan, sevdiğini söylemeyi ayıpsayan çatık kaşlı bir baba yüzünün gölgesini üzerimize salarak, içimizde çığlık çığlık büyüttüğümüz babasızlık sızısını daha yüreğimizin taraçalarından yükselmeden susturuverir. Babaların hatırına babalar için suspus olunur. Yine de bir şair yüreğinin hece hece kanayan yaralarından uç verir o zoraki suskunluğun kuytularına terk edilmiş yetim çığlıklar: “Yaşama cesaretimi artıran/ağır acı oturuşunuz vardı” diyor Nuri Pakdil babası Ziyaioğlu Emin Pakdil’i anarken. Oğullar ve kızlar hemen bilmese de, hemen bilse bile hemen söyleyemese de, babalar, sadece varlıklarıyla bile çocukları için en usta simyacının çözemeyeceği bir güven yumağı dokur. Ne edersin ki, babanın varlığına dair o suskunluk çemberini yarıp konuşamazsın; sanki kendi sesinin ilk çağıltısında aranızda büyüttüğünüz o yumak dağılacak, kristal bir küre yere yuvarlanacak, kırılıp tuzla buz olacaktır. Sanki bir çığ kopacaktır sesinizin çarptığı baba yüzünde de, sen de o da altında kalacaktır. Kalkıp sevdiğini söyleyemezsin işte; varıp da kucağına, başını gömüp göğsüne böyleyken böyle diyemezsin. Henüz babamın hayatta olduğu, ancak babasızlığı kavramaktan uzak olduğum günlerden birinde, artık babasızlığı normal karşılanan bir büyüğümün sözü abartılı gelmişti bana: “Nefes alıp verdiğini bilmem bile yeter bana!” Şimdi babasızlığımın normal sayıldığı bu yaşımda, ben de abartı yapma zannıyla kuşatılmayı canı gönülden göze alarak öyle diyorum... Ebeveynlerimizi anmakta, baba aleyhine bir dengesizlik vardır. Annesizliği kolayca sese dökeriz, bile isteye acılı bir çığlığa dönüştürürüz de, babasızlığı ille de suskun bırakırız. Babanın yokluğu da varlığı gibi içimizde dilsiz dudaksız beklemeye koyulur. “Babalar pek anılmaz şiirlerde./Annelerdir daha çok sözü edilen./Beslenip barındıkları yere belki/Bir sığınma duygusudur şairleri/Biraz da buna yönelten. Yok benim de/Babam için bir şiirim./Taşı/İğri durur bu yüzden.”[Metin Demirtaş]. Babalar için yazılan şiirler ille de babalar gittikten sonra gelir; babanın yokluğunda onu daha yakın buluruz kendimize. Hayattayken yaşadığımız uzaklığın bedelini ancak ölümüyle öder gibidir babamız: “esmerdir akşamlarda babam/çok esmer güler resimlerinden/o kadar yakın bilmediğim/ölüme çok uzak günlerinden” [Ali Püsküllüoğlu]. Sadece oğulların mı, babaların dili de oğullarının yokluğunda açılır. Uzakların araya girmesi, ölümün hayatı bölmesi yıkıverir suskunluğun duvarlarını: “Ellerim Kerem’in elleri/Uzaktan çocuk haberleri/Dediler ki Kerem ölmüş/Güzellikler deren ölmüş/Canımın bağı oğlum/Kalbimin ağı oğlum/Acının dağı oğlum/Derdin otağı oğlum/Yel eser ağu oğlum (...) Cennetin güzel çocuğu/Gözleri gül tomurcuğu/Yavruların yavrucuğu/Unutma şu babacığı/Şu babacık gönlünü dağlıyor oğlum.” [Alaeddin Özdenören]. Kar tanesinin şeklini bilmek isteyen körün ikilemini yaşar gibidir oğullar ve kızlar... Dokunmadan bilemez karı, dokununca da erir kar. Habib Bektaş, hapisteki babalar için yazdığı şiirde, aynı zamanda, babaların yüreklerinde olanı dudaklarına taşımaktan alıkoyan o suskunluk hapsini resmeder gibidir: “Sen, baba/Neden hep/Ben uyuyunca geliyorsun/Ve neden hep/Tam sana sarılınca kayboluyorsun/Uyanıkken de, baba/Uyanıkken de gelsene.” Ölünce sarılıyoruz babamıza; ama hayattayken gelmiyor gibi yahut gelmemizi istemiyor gibi yahut gitmeyi biz istemiyor gibiyiz. Kar tanesi de soğuk ve sessizce dokunur ya yeryüzüne. Murathan Mungan, babadan uzaklığı tasvir ederken öylesine sıkı sıkıya sarılır ki ıssızlığın imgelerine tek bir çıtırtının bile şiirin harflerini ürkütüp kaçıracağını sanırsınız: “bir pazar gününe sabah nasıl iner/göklerden nefesi tıkanmış/soluk soluğa/bir parka kuşlar gibi kimsesiz/nasıl iner yoksul kanatlarıyla/siz hiç ağaçların sarsıla sarsıla/ağladığını gördünüz mü?/babanızdan sürgün olduğunuz gün.” Sanki yüreğimizden babamıza uçan kuşları donduruyoruz onlar yanımızdayken yahut uzaklara doğru süzülen turnalar gibi seyretmeyi seviyorlar içimizdeki duyguları; kanatlarımızın yere değmesinden ürküyorlar. “Babam öldü” diye başlıyor şiirine Mustafa Ruhi Şirin; bu ilk mısra şiirin akışında saklı duygu uçurumlarını en başında ayaklarımızın ucuna getiriyor. (Şair olmadığıma göre, sadece “Babam öldü!” diye tek mısralık bir şiir yazmayı deneyebilirdim; bu cümle nasılsa her şeyi anlatırdı.) Sonra bir sessizlik sokuluyor Şirin’in şiirine: “koptu çalar saatlerin/gergin yayı/babasız evlerde/kim susturacak/çığlıktan doğan fırtınayı.” Yaşım kırkı geçti, demiştim ya... Kendime yeter sanıyorsunuz beni. Babasızım ama yetim saymıyorsunuz beni. Bırakın da yetim olayım, boynum bükük gezeyim. İzin verin de itiraf edeyim: Hayatta olsaydı babam da, bu yazdığıma bir “aferin!” deseydi. Çok özledim seni, baba, çok. Seni özlediğim günleri bile özlüyorum. Suskun ve uzaktın ama içinde sen vardın o günlerin, nefesin vardı. Söyler misiniz lütfen, kim susturacak bu çığlıktan kopan fırtınayı? 05.02.2006 SENAİ DEMİRCİ

manolya80
15.04.2007, 17:06

 
SARI LİRA GİBİ ÖMRÜNÜZ!!!
 
 
  "Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek"

Dediği gibi şairin;
O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarımızı
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişecek bir yerler vardı
Aranacak adamlar, yapacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı;
Başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
 
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine;
Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu
Veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını,
30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize...
 
Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor
Yanınızda...
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış...   
  Can DÜNDARmystical2007-07-26 17:45:27

Misafir
16.04.2007, 14:10
 
Gümüş çorba kasesi
 
 
Mehmet ile Handan öğrenci olup, aynı evi paylaşmaktadırlar. Bir gün Handan ve Mehmet, Mehmetin annesini yemeğe davet ederler, Mehmetin annesi akşam yemeği süresince Handanı uzun uzun süzer ve aslında Handanın çok alımlı ve güzel bir kız olduğunu , acaba aralarında ev arkadaşlığından daha ileri bir boyutta bir ilişkinin mevcut olup, olmadığını merak eder. Aklını okumuşçasına Mehmet annesine der ki: Ne düşündüğünü biliyorum ama emin ol ki sadece ev arkadaşıyız, ötesi yok. Akşam yemeğinden sonra Mehmetin annesi evine döner. Aradan bir iki gün sonra Handan der ki: Mehmet,annen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesini bulamıyorum. Mehmet yanıtlar: Annemin almış olabileceğini tahmin etmiyorum ama ben yine de kendisine bir mektup yazayım. Oturur ve yazar: Anneciğim, Gümüş çorba kasesini sen aldın demiyorum, ama almadın da demiyorum. Fakat konu şu ki: sen bize yemeğe geldiğinden beri gümüş çorba kasesi kayıp. sevgiler oğlun Mehmet. Bir hafta sonra Mehmetin annesinden mektup gelir: Sevgili oğlum: Handanla yatıyorsun demiyorum, ama yatmıyorsun da demiyorum. Fakat konu şu ki: Handan kendi yatağında yatıyor olsaydı, gümüş çorba kasesini çoktan bulmuş olurdu. Sevgiler annen. mystical2007-07-26 17:46:16

barosum
19.04.2007, 02:31
Bir zamanlar bir genç varmış. Bu gencin sevdiği ve aşık olduğu dünyalar güzeli bir kız varmış. Onunla ilk bir radyoda duyduğu kan aranıyor ilanı için gittiği hastane de karşılaşmıştı. Kan verdiği kişi kızın amcasıydı. Kız ona teşekkür etmek için gittiğinde daha yeni yataktan kalkmış ve gitmek için hazırlanıyordu. Birden bulunduğu odanın kapısı açıldı ve kız içeri girdi. Çocuk ağır ağır kapıya baktı “Yine hemşirelerden biri geldi herhalde” diye düşündü, ama gelen hemşire değildi. Kız ona doğru yaklaştı “çok teşekkür ederim sayenizde amcam yaşayacak” dedi. Genç mağrur bir şekilde “ben olmasaydım bir başkası da gelir yardım ederdi. Hiç önemi değil.” Fakat kız onu dinlemedi. “Size bir yemek ısmarlayabilir miyim” dedi. Çocuk reddetmedi içinden “bu kadar güzel bir kız reddedilebilirmi” diye geçirdi. “Tabi ne zaman isterseniz.” “Hemen şimdiye ne dersiniz.” “Şimdimi ?” “Tabiki hem bende beklerken acıkmıştım” ikisi birlikte yemeğe gittiler. Yemekte muhabbetleri devam etti. Hep birbirleri hakkında konuştular. Oğlan kızdan ilk gördüğü anda hoşlanmıştı. Kız ise sadece teşekkür etmek istediği bir yabancıdan bu kadar çok hoşlanacağını düşünmemişti bile. Konuşmaları sırasında aynı şeylerden hoşlandıklarını fark ettiler, ikisi de aynı tür filmlerden hoşlanıyor, aynı tür müziği dinliyor, hatta son zamanlarda aynı kitapları okumuşlardı. Kız bir erkeğin kendisinin sevdiği şeyleri sevebileceğini daha önceden hiç düşünememişti ve karşısında böyle biri vardı. Yemekten sonra kız telefonunu verdi. “Daha sonra ararsan konuşuruz” dedi. Bu oğlanın çok hoşuna gitmişti. Akşam olduğunda kız telefonunda bir mesaj gördü “Dünyanın en güzel bayanına. İyi akşamlar” yazıyordu. Kız birden şaşırdı. Bu kadar erken bir cevap. Demek ki oğlanda ondan hoşlanmıştı. Buna çok sevindi ve hemen o da cevap gönderdi. Bu mesajlaşmaları birkaç gün böyle sürdü. Sonunda oğlan ona çıkma teklif etti. Kız hemen kabul etti. Hayatlarının en güzel günlerini yaşıyorlardı. İki sevgili , iki aşık. Aşkları o kadar büyüktü ki sevgileri o kadar içtendi ki bu sevgileri çevresindeki insanlara da yansıyordu. Fakat oğlanın ailesinin bu aşktan hiç haberi olmamıştı. Hep onunla sevilisi olmadığı için dalga geçiyorlardı, şimdi de sevgilisi olduğu için dalga geçecekleri ve bunu hiç istemiyordu. Ama kız ailesi ile tanışmayı çok istiyordu , oysa her seferinde bir bahane uydurup erteliyordu.oğlan kızın ailesini bir kere görmüştü. Ama hiç tanışmamıştı. Kızın ailesi İzmir de oturuyorlardı kendisi ise İstanbul da amcasını yanında oturuyor ve okuluna gidiyordu. Sonunda oğlan kızın ısrarlarına dayanamadı ve onu ailesi ile tanıştıracağını söyledi. Kız buna çok sevinmişti fakat daha önce ailesine gitmesi gerektiğini geri döndüğünde hemen ailesi ile tanışmak istediğini söyledi. Anlaştılar ve kız İzmir e doğru yola çıktı. Aradan bir gün geçti, iki gün geçti kızdan bir ses yoktu. Oysa İstanbul da birbirlerini görmedikleri anlarda hep telefonda birbirleri ile konuşurlardı. Peki şimdi ne oldu da aramamıştı.. yoksa ailesi mi izin vermemişti. Yada yanlış bir söz mü söyledi yanlış bir şey mi yaptı. Neden aramıyordu. Oğlan onu aramaya çalıştığında her seferinde telefonu kapalıydı. İki hafta , üç hafta , bir ay. Oğlan sonunda kızın onu bıraktığını artık onu istenmediğini düşünmeye başlamıştı ki ansınız bir akşam telefonu çaldı. Telefonu ilk kez ona bu kadar acı acı çalıyormuş gibi geldi. Telefonunun ekranına baktı, arayan oydu. Telefonunu hemen açtı “alo” “alo” telefonda ki ses kızın sesi değildi. Onun ablası olduğunu söyledi. Oğlanın telefonunu kızın rehberinde bulduğunu bir arkadaşı olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Oğlan sevgilisiydim diyemedi, “evet bir arkadaşıyım ama ondan uzun zamandır haber alamıyordum” dedi. Ablası kızın yaklaşık bir ay önce İzmir e gelirken bir trafik kazası geçirdiğini üç haftadır komada olduğunu söyleyince oğlan birden dona kadı neden onu aramadığını şimdi anlamıştı fakat ablasının konuşmasından olayın bu kadar olmadığını da anlamıştı. “Kardeşimi geçen gün kaybettik” diyince oğlanın elindeki telefon bir den yere düştü. Duyduklarına inanmamıştı sevdiği , aşık olduğu kız ölmüş olamazdı. Telefondaki ses “alo” diye birkaç kez seslendi fakat oğlanın cevap verecek hali kalmamıştı. Hala inanıyordu. İlk uçakla izmire gitti. Gerçekten ölmüşmüydü. Bunu öğrenmeliydi. Ailesine gittiğinde dünyası bir kere daha yıkıldı. Çünkü duyduklarını hepsi doğruydu. Bittiği gün aşkını toprağa veriyorlardı. Yüreği buna artık dayanamadı ve gözerinden birkaç damla yaş aktı. Onu son bir kez daha görmeliydi. Bunun için cenazeyi arkadan takip etti camiden mezarlığa kadar peşlerindeydi. Mezarlıkta görebileceği bir köşeden onları izledi. Onun yüzünü son bir kez daha gördü. Alçak bir sesle “hoşcakal aşkım, sen bu dünyada sevdiğim tek kişiydin” dedi. Arkasını dönüp mezarlıktan çıkmaya karar verdi. Tam o sırada akrasından bir ses duydu. Bu sesi daha öncede duymuştu , telefonda ölüm haberini veren sesin aynısıydı. Kızın ablası ona seslendi. Oğlan arkasını dönmeden önce gözündeki yaşları sildi. “acaba siz bu kişimisiniz” dedi ve elindeki zarfı gösterdi. Zarfın üzerinde “Biricik aşkıma” yazıyor ve yanında da oğlanın ismi vardı. Oğlan ağlamaklı bir sesle evet o benim dedi. Ablası ona “bunu ölmeden önceki gece yazmış ve size vermemi istemişti” dedi ve zarfı verip uzaklaştı. Oğlan orada mektubu titreyen elleri ile hemen açmaya çalıştı. Mektupta sadece bir iki kelime vardı. “Aşkım, seni ne kadar çok sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Herkes iyileşeceğimi söylese de ben öleceğimi biliyorum. Seni son bir kez görebilmek , sana son bir kez dokunabilmeyi ne kadar çok istiyorum ama mümkün olmadığını çok iyi biliyorum. Sana sadece tek bir şey söylemek istiyorum. SENİ SEVİYORUM VE ÖLDÜKTEN SONRA BİLE SEVİCEĞİM. Senden tek bir şey istiyorum. Benim ardımdan hayata küsme. Ona sarıl , benim için sarıl. Olumsuzluklara asla yenilme her zaman güçlü ol o zaman sevgim her zaman yanında olacak ve seni koruyacaktır. Kalp atışın olmak Sonra seni hissedebilmek Bir adımlık zamanda Bunları şiirinde sen söylemiştin bana bende sana söylüyorum bir adımlık zaman benim için sonsuza kadar sürecek hoşcakal aşkım. ” Oğlan bu yazıyı okurken göz yaşlarına artık hakim olamıyordu. Aradan yıllar geçti. O mektup hala oğlanın cebinde. Ne zaman bir olay olsa ne zaman üzülse mektubu açar ve yazanları okur üzülmemek için elinden geleni yapar. O zaman sevdiğinin yanında olduğunu bilir...

butterfly
20.04.2007, 06:09
Delikanlı kızı çok seviyordu,evleneceklerdi.
Ama sorunları birden artmıştı;işte ve evde...
Asabileşmiş,sevgilisini üzmeye başlamıştı.
Hatta ağlatmıştı bir keresinde...
Birgün yine mutlu oldukları bir anda,delikanlı sordu;
-Bana neden katlanıyorsun?Ama hemen cevap verme.
İyi düşün ben aynı soruyu kendime sordum ve cevabını buldum.
Kız düşündü veyanıtı verdi:
-Seni sevdiğim için katlanıyorum.
Delikanlının yüzü asılır gibi oldu.
Kız beklenen yanıtı vermediğini hissetti.
-Sen neden bana katlanıyorsun?dedi.
Delikanlı sımsıkı sarıldı kıza;
-Ben sana katlanmıyorum ki!!!

 
 
 
 
ben bu yazıyı ilk okuduğumda aynen kız gibi sevdiğim için dedim kendi kendime
cevabı alınca bozuldum biraz.
akşam eşime sordum aynı soruyu
beklenmedik bir şekilde
-ben sana katlanmıyorumki. dedi
tabi ben kendi kendime verdiğim yanıt karşısında utanmaya başlamışken devam etti
-SENİ KAİLE BİLE ALMIYORUM!!!!mystical2007-07-27 15:32:07

zeyno
30.04.2007, 01:38
 
Bütün dostlara
 
 
Dolu Kavanoz ve 2 Fincan Kahve:*(Dostlariniz ve Sevdikleriniz için okuyun)Ne zaman hayatinda bazi seyler tasinamaz hale gelirse,ne zaman 24 saat kisa gelmeye baslarsa,O zaman *mayonez kavanozu ve2 fincan kahveyi* hatirlayiniz!Bir gun bir profesor,masasinin uzerinde birkac kutu oldugu haldefelsefe dersindedir.Ders basladiginda, hicbir sey soylemeden,onune buyukce bir mayonez kavanozunu alir veicerisini tenis toplari ile doldurur.Ve ogrencilere kavanozun dolup dolmadigini sorar,Ogrenciler ittifakla kavonozun doldugunu ifade ederler,Bu sefer profesor onundeki kutulardanbir tanesinden aldigi cakil taslarini,calkalayarak kavanoza doker,boylece cakil taslari kayarak,tenis toplarinin aralarindaki bosluklari doldurur.Ve ogrencilere tekrarkavanozun dolup dolmadigini sorar,Onlar da "evet" oldu derlerTekrar profesor masanin uzerindekiDiger kutuyu eline alir veicindeki kumu yavasca kavnoza doker.Tabii ki kumlar da cakil taslarinin aralarindakibosluklari doldurur.Ve tekrar ogrencilerekavanozun dolup dolmadigini sorar,Ogrenciler de koro halinde "evet" derler.Bu sefer profesormasanin *altinda* hazir bekleyen2 fincan kahveyi alir vekavanoza bosaltir,kahve de kumlarin arasinda kalan bosluklari doldurur.Ogrenciler gulerler!Profesor ogrencilerin gulusunudestekleyerek "eveet" diyerek;ben "Bu kavanozun sizin hayatinizi simgelediginiifade etmeye calistim" der.Soyle ki;Bu tenis toplari hayatinizdaki onemli seylerdir;dininiz,ibadetleriniz, aileniz, cocuklariniz, sihhatiniz,arkadaslariniz ve sizin icin*onemli olan seylerdir*/. /Sayet diger seyleri kaybetseniz de, bu *onemli seyler*kalir ve hayatinizi doldurur.O cakil taslari ise daha az onemli olan diger seylerdir;isiniz, eviniz, arabaniz vs.Kum ise diger ufak tefek seylerdir."Sayet kavanoza once kum doldurursaniz..."diye, anlatmaya devam eder,"cakil taslarina ve ozellikle de tenis toplarina(yeterli) yer kalmaz.Ayni sey hayatimiz icin de gecerlidir.Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek seylere harcar,israf ederseniz,onemli seyler icin vakit kalmayacaktir.Dikkatinizi mutlulugunuz icin onem arzedenSeylere cevirin.Cocuklarinizla oynayin.Sihhatinize dikkat edin.Esinizle yemege cikin.Evinizin ihtiyaclarini karsilayin.*Oncelikle tenis toplarini kavanoza yerlestirin.Oncelikleri, siralamayi iyi bilin.Gerisi zaten hep kumdur.*Bu ara bir ogrenci parmagini kaldirir ve sorar;"Pekiyii, o iki fincan kahve nedir?"Profesor gulerek:"Bu soruyu sorduguna sevindim.Hayatiniz ne kadar dolu olursa olsun,her zaman *dostlariniz ve sevdiklerinizle* bir fincan kahve icecek kadar vakit ayirin!"* *mystical2007-07-27 15:42:17

zeyno
30.04.2007, 02:38
Zenginlik Nedir..Zenginlik;Merdivenleri yardımsız çıkabilmektir. Pencereden bakıp,yoldan geçenleri görebilmektir. Her akşam kendi kapını kapatabilmektir.Saçının okşanmasıdır.Kolundaki saatin geleceği göstermesidir. Bir sonraki hafta için plan yapabilmektir. Güzel günleri bekleyebilmektir.Bazen bir tabak makarnadır.Bazen iki tane domates ve bir taze ekmektir. Kendine inanabilmektir...Zenginlik varlığından mutluluk duyabileceğin her şeydir...Fakirlikse...Bir kez tanıyıp,Sonra yokluğunu öğrenmektir...

HulyaGunduz
03.05.2007, 03:07
 
Size aşık oldum
 
 
Bir zamanlar uzak üleklerin birinde çok yakışıklı bir prens yaşarmış. Ancak prens daha çok küçükken ülkedeki kötü kalpli cadının lanetine uğramış ve üzerindeki bu lanet yüzünden, her yıl sadece bir kelime konuşabiliyormuş. Mesela prens iki kelime söyleyeceği zaman, bir yıl boyunca susuyor, böylece ertesi yıl iki kelime söyleme hakkı oluyormuş...    Bir gün,bu yakışıklı ama talihsiz prens dere kenarında otururken bir de bakmış karşıda küçük bir kulube , kulübenin bahçesinde muhteşem bir kız. Saçları altından daha sarı, gözleri gökyüzünden daha mavi, dudakları kirazdan kırmızıymış. Prens bu güzelliği görünce aklı başından gitmiş, o anda aşık olmuş. İki yıl boyunca konuşmamaya karar vermiş, ikinci yılın sonunda kıza "çok güzelsiniz" diyebilmek için...    Ama iki yılın dolduğu gün, prensin içindeki bu ateş daha da büyümüş ve kıza "size aşık oldum" demek için yanıp tutuşur olmuş. Böylece geçen iki yılın ardından üç yıl daha konuşmamayı göze almış "çok güzelsiniz size aşık oldum" diyebilmek için...    Beş yılın sonunda prens konuşmak için hazır olduğu sırada, birden bu muhteşem güzel ve zarif kızla evlenmeyi, onu sarayının prensesi yapmayı ne kadar arzuladığını farketmiş. Böylece "çok güzelsiniz size aşık oldum benimle evlenirmisiniz" ,toplam yedi kelime söyleyebilmek için beş yılın ardından iki yıl daha sabretmeye karar vermiş...    Ve prens bu platonik duygularla yedi koskoca yılı tamamladığı gün,artık dünyanın en mutlu ve en heyecanlı erkeği olarak kızın yaşadığı kulübeye koşmuş. Kız yine kulübenin bahçesinde otururken kitap okuyormuş. Prens elindeki tek kırmızı gülü kıza uzatmış ve sormuş:    "Çok güzelsiniz, size aşık oldum! Benimle evlenir misiniz?"     Kız başını kaldırıp prense bakmış, kulaklarını örten altın sarısı saçlarını geriye atmış ve prense : " afedersiniz duyamadım ne söylemiştiniz?" demiş...       Düşünebiliyor musunuz yaaa....mystical2007-07-27 15:39:43

zeyno
03.05.2007, 05:08
çatlak testiler
 
Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asili testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak  varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve.. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yari dolu olarak varırmış. Iki sene  her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış... Tabi ki kusursuz, çatlaksız  testi vazifesini  mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş... Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok  üzülüyormuş. Iki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:"Kendimden utanıyorum. şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar  akıp gidiyor.." Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi? yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben  başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum.. Senin tarafına çiçek tohumları ektim.Ve hergün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın.. 2 senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın,  o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş. Her birimizin kendine has kusurları vardır. Hepimiz birer çatlak testiyiz.. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren.. Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin.. Dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün...
 

zeyno
09.05.2007, 06:38
Gel, gel...Yine gel.Kafir, mecusi, putperest olsan da yine gel...Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir.Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol,tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol,her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir. Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok. İnsan öncelikle kendi kusurlarını düzeltmeye çalışmalı, başkalarının ayıbını görmemelidir. Başkasında kusur arayanlar, kınadıkları hale mutlaka kendileri de düşerler Kamil odur ki; koya dünyada bir eser,Eseri olmayanın, yerinde yeller eser.

manolya80
13.05.2007, 10:12
Sizin hiç bebeğiniz öldü mü? Benim bebeğim öldü. Dondum kaldım. Kimseye diyecek bir söz de bulamadım. Sustum! .. Sustum! .. Sustum! .. Bir başına… Beni tarifsiz bir acı içinde bıraktı Tanrı. Yanımda değildi! Bu büyük acıyı kaldıracak kadar olgun/güçlü bir fani de değildim. Sadece ağladım. Ağladım! .. Ağladım! .. Ağladım! .. Çok iyi geldi ağlamak, yoksa çıldıracaktım! * * * Sorun edilecek bir şey de yoktu hani. İyiydik… Keyifliydik… Bebeğimiz dördüncü ayındaydı… Ve o gün (3 Mayıs 2007, saat 16.00) … Güle oynaya… Eşimin karnında gün sayan/dolduran bebeğimizin cinsiyetini öğrenmeye gitmiştik… Doktor, ‘bebeğinizin kalbi durmuş! ’ dedi. O kadar rahat söyledi ki; hiç bir şey olmamış gibi: Bebeğinizin kalbi durmuş! Bebeğinizin kalbi durmuş! Bebeğinizin kalbi durmuş! * * * Oysa bebeğimizin güzel annesi (Nûpel) , hamilelik elbiseleri bakınıyordu… Doğacak bebekle sınırlıydı hayatımız. Sağımız… Solumuz… Önümüz… Arkamız... Her şeyimizdi O! PENGUEN MİSALİ… KIRILMASIN (ÖLMESİN) DİYE… AYAĞIMIZIN ÜSTÜNDE TUTUP… ÜZERİNE TİTREDİĞİMİZ… GÜZEL Mİ GÜZEL YUMURTAMIZDI (BEBEĞİMİZDİ) O! Sebep yokken, kırıldı (öldü) yumurtamız (bebeğimiz) ! Kırıldı! .. Öldü! .. Kırıldı! .. Öldü! .. Güya biz o gün gidip bebeğimizin cinsiyetini öğrenecektik! .. * * * Doğacak bebeğimize bir isim bulma arayışına da girmiştik. Kızım olsun istiyordum… Ancak doğmasını çok istediğim kızıma bir türlü isim beğenemiyordum. Nûpel ne derdi bilemiyordum ama kafamdaki erkek ismi netti: Mehmet Hocayla (Altan) , babam Sait’in isimlerini bir arada kullanacaktım. Güzel ve uyumlu bir isim olacaktı, Mehmet Sait. Bebeğimizin cinsiyetini öğrenmek konusunda tam bir karar vermemiştik. Sanki doğuma kadar beklemek en doğrusuydu. Nazardan mı korkmuştuk ne, bilemiyorum! .. Bir sürü şey düşünüyorduk ama… Doğacak bebeğimizi iyi okullarda (yurtdışında) okutacaktık… Dinleyemediğim masallarla, çocukken okuyamadığım bütün çocuk klasiklerini ben okuyacaktım Ona. Kafaya koymuştum, ‘yazar’ olacaktı çocuğum. Sözünü sakınmayan, yürekli bir yazar! Ya olmasa, istemese yazar olmayı? Varsın olmasın, keyfi bilir! Hem arkadaş hem de babalık taslamayan bir baba/evlat hukukumuz olacaktı, bu kesin. Çapkın olsundu ama oğlum! .. Kızımsa bir güzel Işık! .. ‘Bu kafayla, bebeği de kendin gibi delirtirsin! ’ demişse de eşim; kendisine isim beğenemediğim güzel kızımla (Işık) , isminin Mehmet Sait olmasını arzuladığım oğlumla; bir orta yol bulacaktık artık. Taşıyacakları soyadlarının (Aydın) ağırlığı altında ezilmeyeceklerdi; buna asla müsaade etmeyecektim. Bebeğim ölü doğmasaydı şayet… * * * Hâlâ inanamıyorum olanlara… Fazla yaz(a) mayacağım artık! Bir sürü şey var daha anlatacak… Bu kadar yeter! Ölü doğdu diyorum bebeğim! .. Ölü! .. Ölü! .. Ölü! .. Sizin hiç bebeğiniz öldü mü? Benim bebeğim öldü. Ben öldüm! .. 7 Mayıs 2007, Pazartesi

manolya80
13.05.2007, 10:55
YILLAR ÖNCEYDİ... kadın; neden geldin? adam; seni çok özledim... kadın; gerek yoktu,biliyorsun.. adam; neden böyle davranıyorsun? kadın; SENİ ARTIK SEVMİYORUM! ! ! VE BUGÜN; adam; neden bu kadar sıkıyorsun beni? kadın; seni çok özledim... adam; boşver artık,bir önemi yok.. kadın; neden böyle davranıyorsun? adam; SENİ ARTIK SEVMİYORUM! ! ! bir kurşun yüreğini delip geçmişti..yer ayağının altından kaymışmıştı...başı dönüyordu,vurulmuştu ve kan kaybediyordu...canı çok yanmıştı....nasıl başarmıştı bu sözcükler böyle yaralamayı? nefes alamıyordu... ölmek istiyordu,olmuyordu...durmadan kanıyordu,ama birtürlü bitmiyordu... adam, gözlerinde anlamsız bir ifadeyle yarasını görmediği kadına bakıyordu...kadın,konuşamıyordu... adam, ne kolay söylemişti...kadın için hiç kolay olmamıştı...adam kadına,kadın adama bakıyordu öylece... kadın,umutla bekliyordu..adamın 'şakaydı' diyeceğini sanıyordu... adam,arkasını döndü,iki adım attı,durdu...sonra büyük bir hızla uzaklaştı.. kadın şimdi yıllar öncesindeydi yine...'seni sevmiyorum' demişti...adam,öylece bakakalmıştı...gözleri bulutlanmış,yalvarırcasına kadına bakıyordu...ama kadın,rahattı...üstünden kalkan bu büyük yük nedeniyle mesut bile sayılırdı...sadece bir an önce ordan uzaklaşmak istiyordu... parasız yatılı hüzünlerinin şehrindeydi o zaman kadın,çok gençti...adam da gençliğini kadına adayacağına söz vermişti...kadın,istememişti..erken tüketmişti aşkı,bitmişti...ve öyle acımasızca vurmuştu ki adamı,şimdi anlıyordu bunu... o genç adamı orda bırakıp gitmişti kadın,tıpkı şimdi adamın onu bıraktığı gibi...kadın,ordan içi rahat bir şekilde ayrılmıştı,'onu kandıracağıma,dürüst davrandım..böylesi daha iyi.' diye düşünüyordu...ama arkasında yaralayıp bıraktığı,kanamalı bir adam vardı,farkında değildi...onu orda öylece bırakırken,aynı zamanda büyük acıların kollarına bıraktığını da bilmiyordu..bunu yıllar sonra içi sızlayarak öğrenecekti... genç adam,yıllar sonra karşısındaydı...kadın,bu gözleri çökmüş,yüzü sararmış adamı bir zamanlar gerçekten sevdiğini düşündü...içi burkuldu...sıcak bir merhabadan başka verecek birşeyi olmasa da,adam mutluydu,belliydi...kadını görmek, onu yaşamla yüzleştirmişti...'başaracağım' diyordu...'kurtulacağım'...ve başardı da...ama kadın bir daha o gençliğindeki adamı görmedi... şimdi kendisini bırakıp giden adamın arkasından bakarken,o günleri elinde olmadan yaşıyordu...buraya gelirken kafasında yüzlerce güzel cümle vardı,şimdi hiçbirini hatırlamıyordu..adamın yüreğine sıktığı kurşun,hepsini yoketmişti...bitmişti...adam gitmişti... kadın,kanıyordu..yüreği sızlıyordu...gözlerindeki bulutların yağmasını engelleyemiyordu...acıdığı kendisi miydi, o genç adam mıydı,bilmiyordu...çaresizliğine ağlıyordu belki de...kafası bomboştu...yüreği ise acıyla dolmuştu...ne kendine sözü geçiyordu artık,ne yüreğine.. adam,gitmişti.. kadın,bitmişti...

barosum
15.05.2007, 14:44
ANNE MERHAMETİ “Bebeğimi görebilir miyim?” dedi yeni anne. Bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıkla adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor, hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak: “Büyük bir çocuk bana ucube dedi...” Küçük çocuk bu üzüntüyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona: “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu. Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; “Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktor: "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası: "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan olmuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım...” Babası: “Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi. "Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil...” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir

yasemen05
16.05.2007, 22:30
 



 
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.

seyhan
21.05.2007, 11:17
büyük bir bahçede bir günebakan yaşarmış. güne bakan güneşe deliler gibi aşıkmış. güne bakanın dibinde de bir sarmaşık oda güne bakana aşıkmış.istermişki güne bakan yüzünü bir kez ona çevirsin onu sevsin. bu özlemle sımsıkı sarılmış güne bakanın gövdesine. ama ne faydaki her gün doğuşunda güne bakan yüzünü biricik aşkı güneşe döner hayran hayran onu seyredermiş ve güneş her batışında boynunu büker karnlığa karışırmış.sarmaşık güne bakanı böyle gördükçe bir umutla daha çok sararmış gövdesini güne bakanın bak ben burdayım demek istermiş gibi. günün birinde bir sabah sarmaşık güne bakanın güneşe değilde kendine baktığını görmüş. öyle sevinmiş öyle sevinmiş ki çok sonra anlamış gerçeği.okadar çok sarılmışki güne bakanın gövdesine onun ölmesine sebep olmuş sarmaşık. ve bir çiftçi bahçeye gelip ikisinin bedenlerinide topraktan ayırmış atmış bir köşeye...
 biraz sıkıntılı bir öykü ama anlatımı çok hoşoma gitti paylaşmak istedim.

elifist
25.05.2007, 00:03
Kadının Günlüğü
Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı, sevecen, her şey var.
Bugün Cumartesi,bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin. En sevdiği yemek olan pastırmalı Kurufasulye ile pilav yapıyorum. Pişti, demleniyor. Banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız..
Eve geldi sonunda. Beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. Aman Tanrım, yoksa? Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı. Arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında birşeyler Geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.
Herhalde ÖTEKİNİ düşünüyor.Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın?
Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum. Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "Yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum.
Çok mu vır vır yapıyorum? Elini tuttum. Elimi okşadı,ama eller hissiz, parmak uçları soğuk... Stepe başlasam?
Çocuk istesem? Yalan, yalan, yalan. Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.
Bitti...Bittti...Bitti. Tanrım, ölmek istiyorum. Kendimi son kez onun kollarına attım. Ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.
Erkeğin Günlüğü
Offff be, Fenerbahçe yine yenildi. Ama, kuru fasulye güzeldi...

elifist
25.05.2007, 00:07
KÜÇÜK BİR ÇOCUK,
Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti.Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.Adam, çocuğun yanına oturup:- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi.Ama şimdi adım  bile atamıyorum.Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi  görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses  tonuyla:- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur.  Çocuk, büyük bir sevinçle:- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun  geri gelmese  de,  duaların sevabı sana yeter.
Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda  sıraladı. Daha  sonra  da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.O  topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.Şimdi  artık  tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama  deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve  güneş batmak üzereyken sandallar döndü.Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu  yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.
Sonunda onu bulup:- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç  kilo alabilirim.Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın  kaybetmeyin!.Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de "rasgele" derlerdi.Ama  şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.Çocuğun  yanaklarını okşarken:- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.Bunu yeni  öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır  sallayarak:- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu.  Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar  sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde  buldum!.Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da...Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca  sarılıp:- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne  olurdun o zaman?
SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?...BELKİ  DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE...YENİ ÖĞRENDİM BENDE....DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN..BİTER DİYE  KORKMAYIN  İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN...ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...

elifist
25.05.2007, 00:49
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;"Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.Kucaklamalı seni güvenli kolları,...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...
* * *
 
Böyle bir dostum var benim.Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.Kuşağımın en iyisiydi hilafsız...Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu...Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.Buluştuk geçenlerde...Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:"- N'apıyorsun" diye sordum."- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi...Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz..."- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..."
* * *
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın...Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri..."Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli...Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:"Bunu da aşacağız!İmza: Bir dost!.."

elifist
25.05.2007, 01:47
Sevgili Anneciğim,Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... ... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı... Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin. Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.Yolboyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik... Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense; tarihin en iyi annesi... Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıylaayakta kaldım.
Sevginle donandım... Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi ;Büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'... Çünkü farkettim ki, anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım. Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta...
Söyleyemedim sana... 'Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını' anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye... Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin?Acından çok onda yaratacağın acı, acıtır canını...
Oysa ne çok acılar paylaştık seninle...Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber...Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? ...Lakin artık kafesten uçma vaktiydi.'Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.
Yargıladık birbirimizi bir dönem...Sorguladık... ...Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda...' diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne...
Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun... Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi... Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları... Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda...Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.
Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi... Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.
...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitaplarıkaldırıyoruz salondan gizli gizli... O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları... İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini...Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.
O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum. Hem biliyor musun?'SENİ ÇOK SEVİYORUM'......

manolya80
29.05.2007, 23:54
Konfüçyüs'den aşk öğütleri!!!1 - Tedavi edilemez derecede romantik olun.2 - Birlikte kitap okuyun, elele tutusun ve birlikte duzenli yürüyüslere çıkın...3 - Gülümsemeler bulaşicidir.Ona da bulaştırın...4 - Güvenilir bir sırdas olun ve onu hic kimseye sikayet etmeyin.5 - Onun en sevdigi çiçegi ,rengi,muzigi,şiiri ve yazarı bilin.6 - Ona, beklemedigi hoş sürprizler yapin.Hiçbir neden yokken de kart ya da küçük aşk notlari yollayin.7 - Birbiriniz icin özel ve gizli takma adlar bulun.8 - Aşk, birlikte saçmalamaktir.Arada bir, birlikte sonuna kadar saçmalayin.9 - Kimin hakli olduğunu tartışmayın, neyin dogru olduğuna karar verin.Her tartışma sonunda barış anlaşmasını bir öpücükle imzalayin.10 - Sevdiğinizi yalnızca onun duyabileceği biçimde eleştirin,övgünüzü ise bütün dünyaya duyurun.11 - Bedeninize iyi bakın.Daima sağlıklı ve dinç olmayi hem kendinize ve hem de ona borç bilin.12 - Bir kucaklaşmadan ilk ayrılan siz olmayin.13 - Eş seçmek kitap seçmeye benzer, iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir.içerigi sağlam olmadikça sonunu getirmek zordur.14 - Aşk icin evlenin. Hem eşinizin hem de kendinizin en iyi arkadaşı olunmystical2007-10-12 08:43:06

sukeyna
09.06.2007, 06:28
DAHA ÖNCE VERİLDİYSE KUSURA BAKMAYIN..
 
 
Kızlar Allah aşkına soruyorum size  hangimiz bunu yapıyoruz?..
okuyunca saadet bu olsa gerek  Diye düşündüm..
 
ama şimdi bu kadın nerdeeeeeee?...
 
 
 
 
BİR ANNENİN KIZINA VASİYETİ...
 
 
Kızım.Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur

elifist
12.06.2007, 01:14

 
 
Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı,huzuriçindesin. Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbireiçimin sıkıldığını farkettim. Dikkatimi işime veremedim vebu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.
Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim.Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. "Yine mi?" dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla ikiyana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana "Hoşçakal, anneciğim!" dedin.
Öğleden sonra, sen odanda oynayıp,yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefonkonuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, "Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!" Bana "Peki,anneciğim." dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.
Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, "Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?" diye sordun. Sana kesin bir dille, "Bu gece olmaz." dedim, "Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı !" Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, "Şimdi neistiyorsun?" diye sordum aksi bir ses tonuyla.
Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, "İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!" dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.
Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarladolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.
Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünüyeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım. Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim,çocuğum, öğretmenim, arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.
TEŞEKKÜRLER YAVRUM...

barosum
18.06.2007, 13:38
hikaye babamaAnnem 45 yılın metanetiyle, hiç onu yalnız bırakmamışlığıyla, ağlama dedi kısık sesiyle. Ağlamasın demiş gözlerini kapatırken, onu her an koruyabileceğim bir yere gidiyorum üzülmesin demiş gözünden akan tek bir damla yaş ile.     Nasıl acımıştı içim anlatamam o gün..Ogün telefonuma gelen bir cevapsız arama zamansız gelen bir şeyin habercisi gibiydi.Beni hiç o saatte aramasına alışık olmadığım ablamdı arayan.Elimi telefonu almakla almamak arasında kalmıştı beynim.Çığlık yükseliyordu sanki telefonun her arama sesinden tek tek .Telefonu açan ablamın küçük kızı benim ilk göz ağrım beyaz peynirimdi.Teyze diye seslenişinden ters giden bişeyler olduğunu anlamıştım.O bana hiç teyze demezdi eğer kızgın yada üzgün değilse.Canım derdi canım benim derdi söze başlarken.Telefonda; teyze.... canım dedi, canım gitti dedi....O an sanki bütün dünya ters dönmeye başlamış kulaklarım duymaz olmuştu...Bütün metanetimi toplayıp tüm cesaretimle ne olduğunu sordum...Bana hiç alışık olmadığım bir tavırla;dedem... baban.... canımız... dedi.Gerisini getiremeden sessizliğe gömüldü.Elimden düşen telefona aldırış bile etmeden aşağı katta bulunan aile dostumuzun kapısını çaldım.Halimin nasıl olduğuna bile aldırış etmeden; kendimi en son tüterken bıraktığım baba ocağımda buldum.Herkes ordaydı bir ben yoktum.Yerden kalkmayan gözlerin arasından ablamın sesini duyar gibi oldum.Son nefesinde seni istemiş yoktun neden? diye isyanı çınladı beynimde..O an kendime kızgınlığımla isyanlar dilime dolanmıştı.Neye yarardı ki dünya niye dönerdi ki artık.Bitmişti herşey durmalıydı dünya.Canım babam artık sesini bile duyuramadıktan sonra neden vardım ki..Herşeyin bittiğini düşündüğüm bir andı o an.herşey anlamını yitirmiş feryadlar yüreğime işlemişti..Kalabalıkta arkamdan bir el omzuma tutunup ağlama dedi.Annem 45 yılın metanetiyle hiç onu yalnız bırakmamışlığıyla ağlama dedi kısık sesiyle.Ağlamasın demiş gözlerini kapatırken sakın ağlamasın onu her zaman görebileceğim bir yere onu her an koruyabileceğim bir yere gidiyorum üzülmesin demiş gözünden akan tek bir damla yaş ile.Yıkılmıştım içimin hiç acımadığı kadar çok acıdığını hissediyordum ne ayağa kalkıp anneme sarılabiliyor ne de gözümden akanlara söz geçirebiliyordum.Birlikte onu hiç değişmeyecek yerine teslim edip, geldiğimiz yere toprağa emanet edip gelmiştik ablam ve annemle..Şimdi daha güçlü olmamız gerek dedi annem.Çünkü o bizi hiç olmadığı kadar daha iyi görebilecek.Şimdiye kadar yapılan ne varsa bunun hesabını ancak biz yanına gidince sorabilecek ama bundan sonrakilerin hepsinden haberi olacak.Onu üzmemeliyiz o benimle sizinle nasıl gurur dolu bu dünyada yaşadıysa şimdi onun gurur duymaya onurlanmaya hepimizden daha çok ihtiyacı olacaktır dedi ve o günden bugüne dek her günümüz ona sevgi göndererek ona dua ederek yaşamakla saygıyla sevgiyle geçti.SENİ OLDUĞUN YER GİBİ SONSUZ SEVGİYLE ANIYORUZ BABAM.SENİ ÇOK ÖZLEDİK...alıntıdır.......mystical2007-10-12 08:50:09

barosum
18.06.2007, 13:39
Ben bir rüya gördüm içinde bir çiçek,bir zirve ve ilahi bir ses olan. Aşk koydum adını…Ve yaşadıklarım bana anlattı ki günah işledim… Cezamı çekerken fark ettim aslında nerede olduğumu…     Derler ki dağların zirvelerine yakın bir çiçek açar.O tüm doğanın bahşettiği güzelliklerin tazeliğini taşır.Zirvede açmasının sebebi de budur.O doğanın güzelliğine hükmeder ve ulaşılmazdır.Fakat bazen ona ulaşanlar ve onun güzelliği karşısında bir buz denizinin ortasında kalmış gibi hislerini kaybedenler olur.İşte onlar için tüm zaman durmuş, dünyadaki tüm duygular yok olmuştur.Çünkü onlar dünyanın tüm güzelliklerinin tazeliğini taşıyan asmin’in büyüsündedir artık.Bu onlara iki duyguyu yaşatır.Birincisi,Cenneti dünyanın zirvesinde yaşama hazzını…İkinci si de,bunu yaşatan varlığa uzaktan bakıp dokunamama acısını… Bu öyle bir kaostur ki bunu yaşayan ender insanlar iki ayrı uçta, aslında dünyanın nasıl bir dengede durduğuna şahit olurlar.Her güzelliğin içinde bir acı her acının içindede bir güzellik olduğuna dair denklem aslında asmin in yarattığı bir eşitsizliktir…Dünyanın varoluşundan bu yana tartışılan tüm karşıtlıkları yansıtır asmin. O tüm soruların doğduğu beşikten yani sonsuzluktan gelir ve tüm cevapların eridiği yok oluşa doğru sürer hayatını… O zirvelerin tazeliğidir insanların avuç açtığı.O tazeliğin yadsınamaz yaşam formudur doğanın hiç durmadan haykırdığı… O sonsuzluğun çiçeğidir tanrısal bir ilhamın üzerine titrediği…Ben bir rüya gördüm içinde bir çiçek,bir zirve ve ilahi bir ses olan. Aşk koydum adını…Ve yaşadıklarım bana anlattı ki günah işledim… Cezamı çekerken fark ettim aslında nerede olduğumu…Ben bir zirvedeydim,karşımda dünyanın en kutsal ilahi sözleriyle yıkanmış bir çiçek vardı.. Ne yazık ki insanca davranıp bu yüceliğin büyüsüne kapılarak ona dokunmaya çalıştım….Aslında bilmem gerekirdi,insanca dokunuşlar ilahi varlıkları incitir… Ama bilemedim ve sonucunda bütün görünmez gazaplar yüreğime doldu…Acıyla kıvranırken uyandım rüyamdaki rüyadan…Ve anladım ki cennetin güzellikleri cennetten gelen bu çiçeğe sahip olmakta değil… O güzellikler bu çiçeğe duyduğun aşkla, ona dokunmadan yaşayabilmekte…Ben seçilmiş biriyim ki bu rüyayı gördüm…İçinde bir çiçek, bir zirve ve ilahi bir ses olan bir rüya… Şimdi seni daha iyi tanıyor ve daha farklı bir aşkla seviyorum asmin…Sonsuzluktan gelen ,evrendeki tüm ilahi seslerle yıkanmış ,zirvelerin çiçeği………………..Kalbim ve tüm aşkımla … mystical2007-10-12 08:45:27

barosum
18.06.2007, 13:40
Umudunuzu kaybettiğinizi düşünmeyin.Böyle hissederseniz bilin ki, O bir sokak lambasının ışığında onu bulmanızı bekliyor.     O gün her gece olduğu gibi karanlık, bir yorgan gibi örtmüştü yaşadığım şehri.Nedense farklı bir kasvet dolaşıyordu damarlarımda.Kemer altındaki küçük, köhne meyhaneden yalnızlığımın koluna girerek çıktığımda, aldığım alkol etkisini çoktan göstermeye başlamıştı.Sıcak, bunaltıcı bir havanın hakim olduğu gece yarısında,saatler sabaha kavuşmak için koşuşturuyordu.Bense bu hıza hiç uyum sağlayamayan bir sakinlikle adımlıyordum sokakları…Cebimden anahtarlarımı çıkardım usulca…Her ahşam o saatlerde yaptığım rutin eylemleri gerçekleştirmeye başlamıştım.Birazdan evimin kapısını açacak, ışıkları hiç yakmadan yatağa gidip yatacaktım.İçinde boğulduğum kabusların beni hapsettiği yatağımda, huzursuzca sabahı bekleyecektim.Yanımda yatan yalnızlığımla birlikte…En azından onu görene kadar böyle olacağını düşünüyordum.Titrek ışıklı bir sokak lambasının altında duruyordu.Gözlerimi, bana hiç yabancı gelmeyen bu siluetten ayıramıyordum. Onu izlediğimi fark edince döndü.Terkedilmişliğin acısını taşıyan yüzüne, aydınlık katan gözleriyle bana baktı.Tuhaf bir dinginlik belirdi içimde.Gözlerinin etkisinden kendimi kurtardığımda, iradesizce ona doğru yürüdüğümü fark ettim.Sessizce beni bekliyordu.Yanına geldiğimde gülümseyerek;- Merhaba dedi.- Merhaba dedim.Tanışıyor muyuz?- Unutmuş olmalısın ama normaldir.Beni çok uzun zaman önce terk ettin?- Ben mi? Diyebilmiştim şaşkınlıkla.- Evet sen dedi tekrar gülümseyerek.- Nasıl oldu peki?- Anlatırım ama önce beni evine götürmelisin.O gece uzun zamandır ilk defa evimin ışıklarını yaktım.Karşılıklı sessizce oturuyorduk.- Kimsin? diye sordum.- Ben umut dedi.- Anlat bakalım hikayeni.- Sen aslında bütün hikayeyi biliyorsun.- Bunu nereden çıkardın.Seni hiç hatırlamıyorum ki.- O zaman anlatayım…Ben umudum..Senin umudun…Tıpkı diğer insanların sahip olduğu umutlar gibi.Biz insanlarla birlikte doğar onların yaşamlarına bahşediliriz.Amacımız insanların hayatlarına daha bir bağlı yaşamasıdır.Fakat bazen insanlar bizi terk ederler.Sonrada kaybettiklerini düşünerek hayıflanırlar…Oysa, biz onları bir sokak lambasının ışığında bekleriz.Onlar tarafından bulununcaya dek…- Neden bir sokak lambasının ışığında?- Çünkü ben umudum.Senin aydınlığında değil, karanlığında ortaya çıkar ve seni aydınlatırım…- Peki şimdi ne olacak?- Şimdi yat dinlen.Rahat uyu.Bil ki yarın farklı bir sabaha uyanacaksın.Bunlar onun son sözleri değildi. Ben uyuyuncaya kadar uzun uzun konuştu…O gece aslında hayatım da çok değerli bir şeye sahip olduğumu anladım…UMUDA…Artık yalnızlığımla aynı yatağı paylaşmıyorum.Zannedersem ayrıldık.Ertesi gün çok farklı bir sabaha uyandım,umudu hayatıma tekrar kabul ettiğim için…Umudunuzu kaybettiğinizi düşünmeyin.Böyle hissederseniz bilin ki, O bir sokak lambasının ışığında onu bulmanızı bekliyor.Umudunuzu ve umduğunuzu bulmanız dileğiyle…mystical2007-10-12 08:44:32

barosum
18.06.2007, 13:41
 
düşünüyorum yinede varım
 
 
Sabah lavabo başında ayna karşısında nasıl göründüğümüze bakarken kısa süre sonra aralarına karışacağımız insanların karşısında kullanacağımız mimiklerin alıştırmasını yapmak çok akılkarı bir iş olmalı ..yada tuvalette hiç ilgisiz şeyleri anımsamak ve düşünmek ..  
 Bu yazıda giriş gelişme ve sonuç varmı ? Yazının edebi bir değeri olacakmı bilmiyorum ...Ama insanın aklına geleni karaladığı satırların çok değerli belkide en değerli eserler olduğunu düşünüyorum ...Nedenmi?
Çırılçıplak kaldığında düşünceler en halis olanı yansır kelimelere ve en cesurca itiraflar bu anlarda yapılır .Belkide en gerçekçi yüzleşmeler bu lahzalarda yaşanır . Zordur kendini beğenmek ve beğendirmek bencilliğinden uzak durmak çünkü her ruh övgüye muhtaçdır kabul etsede etmesede. Övgü iyi olana güzel olana yapılır ve ruh bunu bilir akıl inkar etsede bu niyazi, ruh nazlamak ister.
İşte saçmalamak bunun için takdire sayandır fikrimce.
Hiç bir deliyi ,tamamen akıl ve şuurunu yitirmiş olan bir insanı saçmalarken dikkatlice dinledinizmi?
Bu deli saçmaları ne çok geçmiş hatırayı ne çok acıyı ,sevinci ve yaşanmışlığı barındırır içinde bilemezsiniz.
Anlamsız ezgiler halinde bazen belli bir refleks eşliğinde mırıldanılan o sözler altından kalkılamamış bir ömrün yankılarıdır .
Onlar en güçlü olanlardır belkide her şeyi belleklerinden silmiş ve tümüyle benliklerinden vazgeçmişlerdir.
Kim olmak önemini yitireli çok olmuşdur bir çoğu için.Var olmakdan dolayı acı çekmekden kurtulmuşdur onlar ,ve sadece fiziksel varlıklarını algılarlar kendileri hakkında hiç bir fikirleri yokdur onlar yaşama ve tüm karmaşasına rest çekmişlerdir,artık ne acı çekerler nede sevinci hissederler .
Bir zamanlar onları ürküten gelecek mefhumunu yitireli çok olmuşdur, kimi bir anda kimi bir günde yada gecede soyutlamışlardır kendilerini bizim dünyamızdan.Kimileride uzun cablar ve doğruyu bulma telaşıyla bir ömrü tüketmekdeyken yavaş yavaş dalarlar bu cunun girdabına hiç farketmeden...
Artık sorgulayacakları ne bir geçmişleri nede bir hataları kalmışdır.
Ve her gün tüm aklı selimiyle uyanıp günlük işlerini endişelerini gözden geçiren ,fırsat buldukça geçmişini ve geleceğini didkleyerek sözüm ona ders almaya uğraşan,hayat ve yaşam kavramlarına anlam bahsetmek adına türlü fikrin peşinden gidip türlü deneme ve yanılmalarla tecrübe edindiğine inanıp zaman adını verdiği ve kendisine kısıtlı bir süre tanındığını düşünerek aklınca en doğru biçimde yararlanmaya çalışdığı sözde süreyi kullanan bizler ....
Akıllıyız biz....Öyle ya delirmediğimize göre akıllıyız demekdir...
Belkide farkında değiliz deliliğimizin yadafarkına varmamaya çalışıyoruz...
Sabah lavabo başında ayna karşısında nasıl göründüğümüze bakarken kısa süre sonra aralarına karışacağımız insanların karşısında kullanacağımız mimiklerin alıştırmasını yapmak çok akılkarı bir iş olmalı ..yada tuvalette hiç ilgisiz şeyleri anımsamak ve düşünmek ..
Sürekli kendimize ve başkalarına nedenli akıllı ve işe yarar biri olduğumuz isbatlamaya çabalamak illede bir şeyleri başkalarından daha iyi yaptığımıza inanamaya ihtiyaç duymak bu ihtiyaçlar tatmin olmadığında bunalıma girmek ,her olumsuzluk için bir bahane bulmaya uğraşmak ,yada her ölümlü adımda kendimizi dev aynasında görmek çok akıllıca olmalı...
Bizi mutsuz kılan şartları kabullenmek ve tahammül etmek adına ödünler vermek ve bir şeyleri değiştirememenin cesaretsizliğini toplumsal kurallara uymak olarak açıklamak belkide çok keskin bir zekanın ürünüdür.
Korkularımızı kabullenmeyip agresiflikle tüm zaaflarımızı örtbas etmek ,hatalarımızın faturasını çıkartmak için bir ömür boyu bir muhasebeci titizliğiyle ölçüp biçip sonunda kabağı başkalarının başında patlatabilmek insan oğlunun var oluşundan buyana bulunan belkide en akıllıca yöntem.
Ha !! elbette kimi zaman bir ortaçağ şövalyesi yada asilzadesi tavrı ile günahlarımızı itiraf edip sözde sorumluluk alabilen olgun kişiliği oynamak ve dahası bunun doğruluğuna inanıp özde yine kendi egomuzu okşamaya çalışmak da oldukça zeka gerektiren bir durum....
Oysa gerçek asalet ve cesaret bir delinin mırıltilrında ,kulakları tırmalayan çılgın kahkahalarında yada histerik hıçkırıklarında saklıdır.Tüm egolardan uzak bütün ihtiraslardan soyutlanmış tüm açıları anlamını yitirmiş bu tavır ve davranışlar "halış insanoğludur " hani şu kendimizle başbaşa kaldığımızda yaptıklarımız yada düşündüklerimiz varya hani şu düşünüp isteyip ama başkalarından gizlemeye çalışdiğimiz arzular iste asl olan bunlar gerçek biz onların toplamından ibaret .
Tüm cinsel güdülerimiz tüm hayvanı istek ve arzularımız bütün durtularımizle asıl biz buyuz.
Ve bir deli bunların tümünü kontrolsüz biçimde sergiler utanmaz gizlenmez inkar etmez sadece yaşar ...
Ne bedenini nede ruhunu bir kaliba sokmak çabasında değildir "düşünmüyordur ve yinede vardır"
Ve belkide gerçek varoluş budur.
Gerçek özgürlük budur.
Belkde tüm gerçek bundan ibarettir. 
 mystical2007-07-27 16:23:52

barosum
18.06.2007, 13:42
 
gündüz simitle gece ümitle
 
Hay Allah! dalmış gidiyorum ammada kopurtmuşum sabunu Allah vere de birilerinin gözüne kaçmasa malum yine yaygara kopar Mazallah!!!  
 Bu gün keyfim yerinde ! şöyle hem etliye hem sütlüye karışacak ,hem suya hem sabuna dokunacak bir kaç satır döktürecek kadar da muziplik havamdayım.
Eh canım ülkemde de çeşit bol maşallah !
Türk mutfağı gibi mübarek !
Hangisinden başlasam acaba önce etlimi yoksa sütlümü ?Önce suya mı dokunmalı sabuna mı ?
Adetimdir ellerimi yıkamadan sofraya oturamam annem sağolsun alıştırmış çoçuklukdan beri, eh! madem eller yıkanacak o zaman önce sabunu alıp suyla bir güzel köpürtmeli dimi ama?
Anlaşılan son zamanlarda her kes bunu yapıyor canım ülkemde ,ortalık sabun köpüğü tarzı değersiz ve kalitesiz heberlerden geçilmez oldu.
E bide gözüne sabun kaçanlar var !...hani şu gözü yanıp ortalığı velveleye verenlerden söz ediyorum helde başkasının köpürttüğü sabundan kaçmışsa bu zatların gözüne seyredin curcunayı ...
Onlar ortalığı karıştırana dursun akıllı geçinenler çokdan ellerini yıkayıp geçmişler memleket sofrasının baş köşesine .
Önlerinde etliler sütlüler sömürüp duruyorlar tıka basa.Aman dikkat mide fesadı geçirmeyiniz bu şölenden uzak kalmayınız!!
Ne zaman doyacakları meçhul zatlar somura dursun ,bir yanda da yiyecek ne etlisi ne sütlüsü olmayan yurdum insanı ...
Bekleşirler bir arada belki içlerinden biri doyar da midesi yerine vicdanının sesini duymaya başlar tabi başka aç midelerin seslerinide .
Sıcak bir aş ve güvenli bir gelecek umuduyla bekleşenler daha ellerini bile yıkamaya fırsat bulamamışdır .Ne yapsınlar ülkemin bir yerinde ismi lazım değil bir diskoda gece yarısı tavandan dökülen sabun köpükleri yarı bellerinde kadar gelmiş alkol şehvet ve sabun kokusu içinde çılgınlar gibi eğlenenler tüm sabunları tüketmişler.
Olsun yurdum insanı aç gözlü değildir oldum olası kanaat etmeyi bilir , arap sabununa bile razı olur icabında ,yeterki sofrada yer açılsın.Yeterki yiyecek bir lokması ,giyecek bir hırkası ve birazcık güveni olsun geleceğe.
Hay Allah! dalmış gidiyorum ammada köpürtmüşüm sabunu Allah vere de birilerinin gözüne kaçmasa malum yine yaygara kopar Mazallah!!!
Neyse etliye sütlüye bu günlük boş vereyim zaten yer yok şimdilik sofrada hem olsada böylelerinin yanında oturmak bozar bizi ...
İçim bayıldı şimdi etli sütlü istemem sizin olsun olsunda belki bir gün gözünüz doysun ...
Ben yurdum insanı tarzı gündüz simitle gece ümitle yaşarım .
Terk-i adet maraz doğurur derler eskiler, bi bildikleri var zahar! Çeyrek ekmek bir kaç zeytin bir domates neyimize yetmez !!
Varsın etliler sütlüler onların olsun ,bize azıcık aşımız ağrısız başımız yeter de artar bile .Huzur olsunda gerisi varsın sağlık olsun.
Yüreğiniz umutlu ,umudunuz bereketli olsun.  mystical2007-07-27 16:20:20

barosum
18.06.2007, 13:45
sevmeyi bilmekZaten o gelip senin eline konmuş. Daha ne istiyordun ki. İsteseydi başkasının da eline konardı. O sana onu sevmen için müsaade etmiş zaten. Sen neden kaçmasın diye kapattın ki elini.     Buraya nasıl geldiğini dahi bilmiyordu.Sadece sevgilisiyle yaptığı kavgayı ve kapıyı vurup çıktığını hatırlıyordu.Arabaya atlayıp öylesine basmıştı gaza ve kendini,İstanbul da çok az kalmış ağaçlarla bezeli bir parkta, bu bankın üzerinde otururken bulmuştuDüşüncelerinde hep o suçlayıcı ifadeler vardı"Sen kıskanç,her şeyi yanlış anlayan ve her şeyden kötü bir anlam çıkarmaya meyilli birisin."Sevgilisi onu bu şekilde suçlamıştı."Ne var yani" diye geçirdi içinden"Sen elin adamlarıyla internet'te mesajlaş ben aaa hayatım ne kadar iyi yapıyorsun mu diyeceğim? Yok yaa, tamam moderniz de o kadar değil hani. Bizim de içimizde bir taş fırın erkeği var."Bir senedir birlikteydiler sevgilisiyle ve iki aydır aynı evde yaşıyorlardı. Onu çok seviyordu ve onu mutlu etmek için her şeyi yaptığına inanıyordu. Ama o evdeki bilgisayarda başka erkeklerle konuşuyordu. İşin vahim tarafı bunun normal olduğu savunuyordu.Damarlarında akan kanın yavaşlaması düşüncelerini biraz daha berraklaştırmıştı.Etrafına bakındı. Oturduğu bank'ta yalnız olmadığını gördü.Yaşlı tonton bir teyze gülümseyerek ona bakıyordu."Bahar geldi",dedi yaşlı teyze başını hafifçe öne eğerek. Sonra tekrar başını kaldırdı. İleride koşturup duran bir çocuğa bakarak."Bu benim son torun. En küçük olan oğlumun kızı. Arada bir Pazar günleri bize gelir. Eee çocuk bu devamlı evde oturmaktan sıkılıyor. Bizde bu parka geliriz arada"İster istemez gözü çocuğa kaydı. Bir kelebeğin peşinde koşturup duruyordu küçük kız, bir o yana bir bu yana.Kendi çocukluğu aklına geldi. Oda çok severdi kelebekleri. Hatta filmlerden gördüğü şekilde kelebek koleksiyonu bile yapmaya kalkmıştı bir ara... Tam çocukluğuna gitmişti ki küçük kızın can hıraş feryatlarıyla kendine geldi."Babaanne, babaanne baaaak yakaladım"Küçük kız bu feryatlar içerisinde iki avucunu birleştirmiş koşarak onlara yaklaşıyordu. Babaannesi büyük bir sevecenlikle oturduğu bank'ta öne doğrularak,"Neyi yakaladın yavrum" dedi."Kelebeği babaanne, kelebeği" dedi küçük kız. Sonra büyük bir sevinçle ellerini aralayarak babaannesine uzattı.Evet küçük kızın elinde minik bir kelebek vardı. Ama hiç hareket etmiyordu. Küçük kız bunu görünce durakladı."Ama o ölmüş. Niye öldü babaanne o ölmesin ben onu çok seviyorum. Küçük kız hıçkırıklara boğulmuştu."Babaanne torununu teselli etmeye çalışarak.."Demek ki fazla sıkı tutmuşsun", dediKüçük kız çocukça bir reddedişle"Hayır o geldi benim elime kondu. Bende kaçmasın diye diğer elimi üstüne koydum."Babaanne torununun hıçkırarak anlatışına, şefkatle onun başını okşayarak cevap verdi."Ama yavrucuğum zaten o gelip senin eline konmuş. Daha ne istiyordun ki. İsteseydi başkasının da eline konardı. O sana onu sevmen için müsaade etmiş zaten. Sen neden kaçmasın diye kapattın ki elini. O istemeseydi senin eline konmazdı. Onu kaçırmamak için elini kapatmasaydın belki hiç kaçmayacaktı. Ama elini kapatınca bak ne oldu"Beyninde şimşekler çakıyordu. Babaanneyle torununun gittiği neredeyse bir saat oluyordu ama o hala babaannenin söylediği son sözleri düşünüyordu. Anlamıştı hem de her şeyi anlamıştı.Aniden kalktı, arabasına binip geldiği hızla evine yol aldı. Ama bu sefer geldiği gibi bilinçsiz değildi.Eve geldiğinde sevgilisini, iki kişilik hazırlanmış mükellef bir sofranın başında onu beklerken buldu.Usulca mahcup bakışlarla onu izleyen sevgilisine yanaştı, kulağına eğilerek, "Kelebeğim seni çok seviyorum, dedi" mystical2007-10-12 08:47:30

barosum
18.06.2007, 13:45
 
kaçınılmaz son
 
 
Hiç bir ilişki ilk günlerin heyecanını sürdürebilecek kadar güçlü değildir, sanırmısınız ki leyla ile mecnun kavuşsalar yine birbirlerini çok seveceklermiydi??? Onları efsaneleştiren kavuşamamalarıdır...  
 Hiç bir ilişki ilk günlerin heyecanını sürdürebilecek kadar güçlü değildir, sanırmısınız ki leyla ile mecnun kavuşsalar yine birbirlerini çok seveceklermiydi??? Onları efsaneleştiren kavuşamamalarıdır...
Tabiki onlarda diş macununun ortadan sıkılmışlığı üzerine büyük bir kavga yapmayacaklarmıydı?
Aşklar asla ilk günlerin coşkusunu, güzelliğini taşıyamaz...
Evliliklerde de aşkın devam edeceğini düşünmek tamamen yanlışdır. Evlilikde çoğu zaman olmayan aşk, zaman zaman, ışığın yanıp sönmesi gibi ortaya çıkar, bir yanar bir söner, tekrar tekrar aynı adama yada kadına aşık olursunuz , zaten hazırsınızdırda, evli olduğun insandır o, ona aşık olmayacaksında kime olacaksın? Kimde arayacaksın aşkı?
Maazallah bir başkasına yönelmek, aşkı başka bir insanda aramak, duyulmazsa kendi vicdanın tarafından, duyulursada toplum tarafından linç sebebidir, dolayısı ile her zaman zorunlu hissedersin kocaya tekrar aşık olmayı.
O dünyalara değişmek istemediğiniz, belki dakikanızı ayrı geçirmek istemediğiniz kişi, bir gün size yabancı, bir gün olsada olur, olmasada olur, hatta bazen sinirlerinizi bozan hiç bir şeyine katlanamadığınız biri haline gelmiştir.
Siz eski günleri derin ah lar ile çekerken, acaba o aynı şeyleri içinden geçiriyor mudur? Sevgi sözcükleri azalmış, o birbirinizin gözlerinize anlamlı bakışlar yerini yorgun, anlamsız bakışlara bırakmıştır.
Ne olurdu her şey ilk günlerdeki kadar güzel kalsa, nerede yanlış yapılıyorduda, kaçınılmaz son hep aynı oluyordu? Adı üstündedir, ne kadar uğraşılsada her zaman ilk zamanlar özlenecek, şimdiki zamandan bir türlü memnun olunamayacaktır, herşeyin bir evresi olduğu gibi ilişkininde evreleri vardır, bir önceki evreye geri dönüş imkansız, çok zor, yada kısa süre için olarak tanımlanabilmektedir.
Oysa her zaman ümit edilmez mi masallardaki gibi bir aşk? Sonsuza kadar mutlu yaşadılar hikayesi, masallar masallarda kalmaktadır, kimse kimseyle sonsuza dek sorunsuz, büyük aşkla yaşayamayacaktır.
Belki hatamız beklentilerimizi yüksek tutmamız aşkdan çok fazla şey beklemekdir, hayatın anlamını, tüm sorunların sonunu, yaşadığımız yanlızlığın paylaşımını, aşık olunca her şey düzelir yada aşkımızla hepsinin üstesinden gelebiliriz, evet belki kısa bir süre için hayatta ilgiyi kendi üzerine çekecek, yeni bir uğraş edineceksiniz, ancak hayatınız bir hortum gibi aşkınızı da içine alıp onu özümseyerek, sıradanlaştırıp yaşayabileceksiniz ve aşk nasıl olsa bitecek..
Aşkı yada aşkınızı hayatının merkezine koymamanız sizin için daha iyi gibi gözükürken her zaman sonunu bildiğiniz bir ilişkiyi her seferinde umut ile denersiniz, sonra da mazoşist bir yapı ile aynı duyguları, acıları, kavgaları, kırgınlıkları sevgi ile kabul edersiniz.
O yüzdendir ki, ne kadar çok severseniz sevin, aşkın büyüsü çok yakın zamanda sizi terkedecektir, ve yine aynı kısır döngü hayatınızda dehlizini dahada derinleştirecektir.
 mystical2007-07-27 16:22:44

elifist
25.06.2007, 05:11
ayşe arman nasıl hamiş kaldı:)Kafana takma bak neler oluyor

Biyolojik saat mi?

Etraftan gizli bir baskı mı?

Nedir?

Anlaması ve anlatması hiç kolay değil ama bir sabah uyandım ki:

‘‘Aman Tanrım, ben bir kompleks sahibiyim!’’

Bir bu eksikti!

Çocuk kompleksi.

Bebek bebek!

Benim niye bir bebeğim yok?

Aşık olduğum bir adam var (nerede tahta vuracağım?), güzel bir ilişkim var (nerede tahta vuracağım?), iyi de neden bir bebeğim yok?

Artık zamanımın geldiğine mi inanıyorum, anne olmam gerektiğine mi, yoksa geç kalacağım korkusu mu? Yeryüzünde doğal sayılan bir şeyi kaçıracak mıyım duygusu mu? Kariyer da yaparım çocuk da sloganının 2. bölümünden eksik kalmak istemem ya, acaba o yüzden mi?

Resmen yavaş yavaş takıntı haline geliyor kafamda bu bebek meselesi.

Ben size bir şey söyleyeyim mi, kendin yaşamadığın her şey palavara. Bir sürü insan anlatıyor ya, yok bebeğin kokusu, yok annelik, yok bebek isteği ama başıma gelmeden dinlediklerimden bir şey çıkartabilmem mümkün değilmiş meğer.

Bu çocuk isteği kuvvetli bir şekilde bastırınca kavrıyorum durumu.

Daha önce de hamile kalmışlığım var, ama o zaman ‘‘Zamanı değil’’ demişim, istememişim.

Şimdi istiyorum...

*

Da...

Bu iş zannedildiği kadar kolay olmuyor. Ya da benim zannettiğim kadar. Doktora ‘‘Benim ne yapmam lazım?’’ diyorum.

‘‘Biyolojik bir rahatsızlığınız yok. Denemeye devam edin’’ diyor.

Millet, bu işin ritüelleri olduğunu söylüyor.

Ne kaybederim ki?

Etraftan duyduklarımı uygulamaya başlıyorum.

Bacaklarımı duvara dayadığım ilk ay, hamile kalacağımdan yüzden 100 eminim!

Böyle yaparlarmış olurmuş...

Olmuyor.

Gelde takma. Sinir oluyorum.

Ben arızalı mıyım?

Doktora soruyorum.

‘‘Hayır’’ diyor, ‘‘Denemeye devam edin.’’

‘‘Emriniz olur Doktor Bey.’’

Devam...

Da...

Tık yok.

Her ay aldığım predüktörün haddi hesabı da yok.

Artık iyice takıntı haline geliyor.

Yürek çarpıntısı haline geliyor.

Afaganlar basıyor:

Neden benim bebeğim olmuyor?

Neden benim bebeğim olmuyor?

Neden benim bebeğim olmuyor?

*

Henüz doğurmamışlar benim bu telaşımı hiçbir şekide anlamıyorlar.

Ya da anlıyorlar; benzer şeyler hissediyorlar, susuyorlar. Deniyorlar deniyorlar, gizliyorlar. Bu çocuk meselesi garip bir mesele, çiftler çocuk sahibi olmak için ne kadar uğraş verdiklerini nedense anlatmaktan hoşlanmıyorlar. Resmen yalan söylüyorlar.

Annem, ablam gibi bütün çocuk doğurmuş kadınlar ise ‘‘Üzülme canım’’ diyorlar, ‘‘Artık her şeyin bir çaresi var.’’

Gözlerini benden kaçırarak ekliyorlar: ‘‘Tıbben.’’

İyice sinirimi bozuyorlar.

Bir de ‘‘Acaba denemekten ipin ucunu mu kaçırıyorsunuz?’’ diyenler çıkıyor.

Çok sevişirsen de olmazmış!

Beni tamamen delirtiyorlar.

Sonunda bir an geliyor ne yalan söyleyeyim usanıyorum, sevişmek dışında her şeyden vaz geçiyorum:

Doktora gitmekten, ona sorular sormaktan, aşılama yöntemini araştırmaktan, kendimi telaşa vermekten, sevgilime hayatı zehir etmekten...

Bu meseleyi rölantiye alıyorum. Rafa kaldırıyorum.

Artık başka bir yaza diyorum...

*

Ama ben iflah olmaz bir şeyim.

Dakika bir, gol bir!

Acilen kendime başka bir takıntı buluyorum.

Spor!

Bakın, o da çok önemli.

En az bebek kadar.

Hemen Hillside'a başlıyorum, Burçin Hoca'yla tanışıyorum.

Ona açık davranıyorum:

‘‘Benim hayalim fit olmanın ötesi. Ben sizin vücudunuzdan istiyorum!’’

Gülüyor.

‘‘Bir senede sizinkini de yaparız böyle. Ama tabii sürekli gelirseniz...’’ diyor. Gelmez olur muyum?

Madem hamile kalamıyorum...

O zaman sıkı popolu, hafif kaslı, güzel vücutlu bir kadın olurum.

Bunun için uğraşırım.

Allah sizi inandırsın sadece İstanbul'da değil Dubai'de de spor yapıyorum. LPG'ye gidiyorum.

Ben yavaş yavaş kilo da veriyorum, popoma pareyo bağlamadan ortalıkta salınacak hale geliyorum.

Kısa vadeli başka planlar da yapıyorum.

Ekim ayında bir Hindistan sonra bir Yemen...

Binbir Gece Masalları gibi seyahatler hayal ediyorum...

Ve ve ve..

Bacaklarımı duvara dayamaktan tamamen istifa ediyorum.

*

Bu kadar lafla kafanızı şişirdim, aslında söylemek istediğim bir cümle: Kafama takmaktan vazgeçtiğim anda hamile kaldım!

HAMİŞ: Şimdi kara kara Burçin Hoca'ya şunu soruyorum. ‘‘Sizin vücudunuzdan vazgeçtim. Karnım dışımda diğer taraflarımın benim eski vücuduma benzeyebilmesi için ne yapmam lazım?’’

Ayşe Armanmystical2007-10-12 08:46:12

azrakayra
02.07.2007, 06:11
 
Bir babanın evladına öğüdü gerçekten güzel bir yazı..Bir baba evlenmek uzere olan ogluna tavsiyelerde bulunuyormus.Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demis.Mutfagi ve yemek yapmayi bilmeyen delikanli "Olur" demis cekine cekine.Baba, ocaga ayni buyuklukte uc kap koymus, hepsini suyla doldurup ucunun dealtini yakmis.Simdi, istedigim her seyden iki tane vereceksin bana" demis ogluna.Sirasiyla havuc, yumurta ve kavrulmamis kahve cekirdegi istemis...Oglu hepsinden ikiser tane vermis babasina.Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayi ikinci kaba ve iki kavrulmamiskahve cekirdegini ucuncu kaba koymus.Her ucunu de yirmi dakika sureyle kaynatmis.Daha sonra kaplari indirip yemek masasina buyur etmis oglunu.Yemek masasinda uc tabak duruyormus.Kaplarda kaynayan havuclari,yumurtalari ve kahve cekirdeklerini buyuk bir ozenle tabaklarayerlestirmis.Sonra ogluna donup sormus: "Ne goruyorsun?"Oglu dusunurken aciklamaya baslamis."Havuclar haslandikca aslini kaybedip yumusamis.Yumurtalar gorunuste bastaki gibi sert duruyorlar ama icleri katilasmis.Kahve taneleri ise oldugu gibi duruyor, basta neyseler sonunda da oyleler.."Sonra asil tavsiyesine sira gelmis: "Evlilikte ask ve sefkat birlikteolmalidir.Asksiz bir evlilikte her iki es de su gordugun havuclar gibi birbirlerinituketirler, eskitirler, porsuturler.Sefkatsiz bir evlilikte ise esler birbirlerine ne kadar tahammul etselerde, su gordugun yumurtalar gibi icten ice katilasirlar,birbirlerindenuzaklasirlar.Askin da sefkatin de oldugu bir evlilikte ise, sartlar ne olursa olsun,esler tipki su kahve taneleri gibi, birbirlerinin yaninda kalirlar, kendikisiliklerini yitirmezler.Kahve tanelerinin tekrar kaynatilmaya hazir olmalari gibi, onlardabirbirleriyle bas basa uzun yillar gecirmeye isteklidirler.Oglu aldigi bu dersten tatmin olmusa benziyordu. "Asil ders bu degil!" dedibaba.Oglunun elinden tuttu, ocagin uzerinde biraktigi kaplarin icinde kalansulari gosterdi."Havuclardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak... Ikisinde de bir tatyok "Kahve cekirdeklerini cikardigi kaptaki suyu yavasca bir fincana bosaltti.Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincani ogluna uzatti."Icmek istersin herhalde" dedi.Oglu kahvesini yudumlarken konusmasini surdurdu."Kahve cekirdekleri gibi birbirlerini tuketmeyen eslerin paylastigi yuva daiste boyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici.Baska herkesin fincanina koyup yudumlayacagi taze kahve gibi...Cunku onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine askla ve sefkatledavranarak hayata kendi tatlarini, kokularini ve renklerini katmayibasarirlar."Kahve taneleri gibi olabilecegimiz bir yasam gecirmemiz dilegiyle

azrakayra
02.07.2007, 06:12
 
Geri sayım sen doğduğunda başladı !
 
Eğer (9) canlı bile olsaydın
 
en fazla (8) kez kaçabilirdin Ölümden !
 
Bil ki (7) Düvele sultan dahi olsan yerin
 
(6) Mekan olacak sana.
 
En fazla (5) Metre kumaş götürebileceksin !
 
Kapatacaksın (4) açsanda gözlerini !
 
Bu (3) günlük fani dünyada
 
Azraile (2) kat olup yalvarsanda nafile
 
EceL geldiğinde (1) gün öleceksin !
 
İşte, o an herşey (0) dan başlayacak.
 
 
Çünkü, ÖLÜM BİR YOK OLUŞ DEĞİL,YENİDEN DOĞUŞTUR..
 
 
 
 mystical2007-07-02 06:15:46

azrakayra
03.07.2007, 12:20
Telefonda hemen hemen her gün kim bilir kaç kez kullandığımız ALO sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır.
Sevgilinin tam adı ALLESSANDRA LOLITA OSWALDO dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden GRAHAM BELL in sevgilisiydi.
Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu acar açmaz Allessandra Lolita Oswaldo diyordu.
Bell zamanla sevgilisine adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu Ale Lola diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve ona iki heceli bir ad buldu, Bu kısa ad ALO idi.
Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirilip tüm kente yaymaya çalıştığı telefonundan başka bir şey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell i telefonuyla baş başa bırakıp onu terk etti.
Yaslı Bell,sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefon başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatları sayısı da giderek artmaya başlamıştı.
Bell i artık başka kişilerde arıyordu; fakat o her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonu Alo diyerek açıyordu ve artık herkes Alo diyordu.
O günlerde herkes Alexandar Graham Bell in anısına saygıyla Alo demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı Alo sözcüğü o günlerden günümüze uzayarak geldi.

azrakayra
03.07.2007, 12:26
yakalanan çocuk ve babası arasında geçen hayali diyaloglar ortalık duman altı ve baba birden odaya giriverir ;baba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: ne sigarası , para verdiğin mi var. gasteye çay sardım içiyombaba: sigaramı içiyon len !?cocuk: yok baba , yapay atmosfer bu, hoca ödev verdi , o bakimdan yanibaba: ha ok ozamanbaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: hee canın mı çekti , içeceksen bak paket ordababa: hönk!cocuk: sen sigara mı içiyon len !?baba: hönk !cocuk: pardon baba replikleri karıştırdımbaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: ordan bakınca neye benziyoobaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: yok baba korku filmi çeviriyom , sigara dumanı da efekt şeyyettirsin diye yanibaba: oldu !baba: sen sigara mı içiyon len !? cocuk: öfff be sigarasız bir toplum için el ele ayakları mı yinebaba: hönk !baba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: heee , hatta halka bile cikarabiliyombaba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: ne demiş ünlü düşünür müslüm gürses : " biz babadan böyle gördük "baba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: aslında "sigara içmek" deyimi yanlış baba, sigara su mu ki içilsin , sigara tüttürülür. bunu irdelemek lazim , değil mi babaaababa: bittiyse dayak faslına geçelim diyordumbaba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: yaaf evet de kaçağını vermiş şerefsizlerbaba: sigara mı içiyon len sen ?cocuk: heeee , para olsa mala bile vuracam
 
 

azrakayra
04.07.2007, 06:27
 
Bir kız ve bir delikanlı, bir motosikletin üzerinde 180 Km hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor.Kız : Lütfen yavaşla, ben korkuyorum Delikanlı : Hayır, bak ne kadar eğlenceli Kız : Lütfen, lütfen, çok korkuyorum Delikanlı : Peki, beni sevdiğini söyle Kız : Seni çok seviyorum, lütfen yavaşla Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl Kız delikanlıya sıkıca sarılır Delikanlı : Şapkamı alıp, kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.. Ertesi güngazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet Kazası; Motorsiklet, fren arızası nedeniyle, bir binaya çarptı. Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu Gerçek ise öyleydi;Yolun yarısında, delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti. Bunun yerine, kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti. Sonra da kendi ölümü pahasına, kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı. İşte gerçek aşkın anlamı da buydu...
 

azrakayra
04.07.2007, 06:39
Bir kadınla bir adam ayrı ayrı arabalarında giderlerken çarpışırlar. İkisinin de arabası mahvolur ama şans eseri ikisi de hiç yara almadan kurtulur. Arabalarından sürünerek çıkarlar ve kadın adama bakıp:"Çok ilginç! Sen erkeksin ben de kadın. Arabalarımız mahvoldu ama ikimize de hiçbir şey olmadı. Bu belki de tanışıp, dost olup, hayatımızın sonuna kadar huzur içinde birlikte yaşamamız için bir işarettir" der.Müthiş heyecanlanan adam: "Evet, galiba haklısın" diye cevap verir şaşkınlıkla."Bak, arabam hurdaya döndü ama bir şişe şarap sapasağlam. Bu kesin bir işaret. Bu şarabı içip şansımızı kutlamalıyız" diye devam eden kadın, şarap şişesini adama uzatır. Adam şişeyi alır, açar ve yarısını içip kadına verir. Kadın hemen şişenin mantarını kapatıp adama geri uzatır. Bunun üstüne adam sorar:"Sen içmeyecek misin?"Kadın cevap verir: "Hayır, ben polisi bekleyeceğim!"Kadının zeka raporu:1) Kadinda reglin basladigi gün, vücudu ostrojen hormonu salgilamaya basliyor. Ostrojen sayesinde rahim içi onariliyor, hücreler çogaliyor ve kan damarlari tamir ediliyor.2) Bu onarim, adetin baslangicindan itibaren 14 gün sürüyor. 14'üncü günden itibaren de kadinin yumurtalari olgunlasiyor ve cinsel birlesmeye hazir hale geliyor.3)Iste bütün bu süreçte kadinin zekasi inanilmaz bir düzeye çikiyor. IQ düzeyi ortalama 120'lere ulasiyor.4) Kadin bu dönemde daha iyi düsünebilen, olaylari çok iyi yorumlayabilen, daha aktif ve dikkatli bir hale geliyor. Kiz ögrencilerin basari ortalamasi diger günlere oranla yüzde 60 daha artiyor.5) Ancak... Bu 14 günün sonunda, eger 2 gün içinde kadin cinsel birlesme yasamazsa tüm aktivitesi düsüse geçiyor.6) Cinsel birlesme olmamasi nedeniyle, vücut bu kez progesteron hormonu salgilamaya basliyor.7) Bu hormon da kadinin daha sinirli bir hal almasina ve beyin aktivitesinin azalmasina neden oluyor. IQ orani 70-85'e kadar düsüyor.8) Rapordan çikarilacak sonuç: Kiz arkadaslarinizin, sevgililerinizin, eslerinizin zeka düzeyinin düsmesini istemiyorsaniz ne yapacaginizi artik biliyorsunuz. Yada tam tersi,

barosum
08.07.2007, 12:30

TÜRKLERE MAHSUS ÖLÜMLER· Bir iscinin 600 tonluk press makinasinin arasindan emeklemek suretiyle gecerek ucundaki 2450santigratlik firinda sigarasini yakmayacalismasi. (KarabükDemir Çelik Fabrikalari)· Kurtarmaya gelen ambulansin suratiniza park etmesi. (E5 Otoyolu, Kumburgaz mevkii)· Tras olurken berberin "rahatlatir" güdümlü, boynu aniden saga sola çevirme hareketi sonucu,boynun kirilmasi. (Erzurum, Merkez BerberSalonu)· Kafasinda mermer kirdirmaya çalisan medyatik karatecilerin travma sonucu ölümü (Esenler KareteSalonunda)· Kurban bayraminda kaçan koçlarin boynuzlari bir yerlerinize sokmasi sonucu ölüm (K.Maras'inÇogulhan Kasabasi)· Mideye kaçan sinegi öldürmek için agza sheltox sikmak suretiyle ölüm (Istanbul/Sultanbeyli)· Bir arabaya 11 kisi binip viyaduge ucmak (molla Gürani Viyadügü/Istanbul)· Katta olmayan asansore binme tesebbusu (Ali Kirca/Kuruçesme'deki evinde; sadece yaralanma)· Balkona 50kisi çikilmasi sonucu balkonun çökmesiyle olusan toplu ölüm.(Dudullu'da bir Köy nisantöreninde)· Ormanda zehirli mantarlari ailece yiyerek,? anaa ne guzel !!? diyip aksama evde ölu bulunan Turkailesi (Datça'da)· Yatagindaki tahtakurusu veya bilimum haserati oldurmek icin yatagi ilacladiktan biraz sonrauykuya dalarak gocmek (Bodrum/Yalikavak Köyü)· Elektrik diregine yaslanip ayakkabisina kacan tasi cikartmak icin ayagini silkelerken elektrikcarptigini sanan yardimsever bir laz tarafindan kafasina kurek, kalas vb vurularak ölmek.(Rize/Ardesen Kasabasi/Tunca Köyü)· Denizcilik isletmesinin Gaziantep tankerinde gecen bir olay: Geminin ücüncü mühendisi kontrolicin geminin buhar kazanina girer (kimseyehaber vermemistir). Daha sonra isgüzarin biri "niye bu kazan kapagi açik" der ve kapagi kapatirakabinde gemi sefere cikar. (Kocaeli/DilovasiIskelesi)· Yolda mutlu mesut yürürken kafaya balkon düsmesi (Gene Dudullu'da)· Iskence sonucu intihara meyil gosterip ayakkabi bagcigi ile kendini asarak ölmek (GayrettepeIstanbul Il Emniyet Md.lügü Nezarethanesi)· Para cekmek amaciyla girilen bankamatik gisesinde elektrik carpmasi sonucu ölum. (ZiraatBankasi, Bozcaada Subesi)· Trafik kazasindan yarali olarak kurtarilip, hastaneye kaldirilirken ambulansin kaza yapmasisonucu ölum. (Ülkemizin bir çok sehrinde sikrastlanan bir vaka)· Nüfus sayimi nedeniyle bom bos olan otoyolda bir sayim görevlisinin bariyerlere girmesi sonucuölümü. (TEM otoyolu Gebze mevkii)· Ayni is yerinde biri gündüz bir gece vardiyasinda olmak üzere çalismakta olan baba oguldan birimobylette motor ile ise gitmekte digeri ise bir baska mobylette ile eve dönmekte iken, yolüzerindeki sert bir virajda karsilasmalari ve birbirlerine selam vermek isterken çarpisipberaberce ölmeleri. (Konya, Meram Mahallesi)· Kafalar güzel bir sekilde TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki bes kisinin; süper fm'de çalmayabaslayan oynak bir sarki sonrasi aracisaga çekmesi ve Otoyol da göbek atmaya baslamasi sonucu ölüm. Daha da ilginci bu 5 kisiden 3'ününölümü ve üçüne de ayri ayri araçlarin çarpmis olmasi(Adapazar/Hendek)· Eskiden anlatilan bir lunapark vakasi: Parkin 2 kafadar gece bekcisi, uçan sandelye midir nediriste onu çalistirip bi güzel kurulmuslar.Bekçilerin ikisi de bütün gece kusarak hakkin rahmetine kavusmuslar. (Yil:1971,yer:GöztepeLunaparki "Simdilerde Göztepe Parki'nin oldugumevkii")

mystical2007-10-12 08:33:20

barosum
08.07.2007, 12:49
İKİ ABD BAŞKANININ BAŞINA GELENLERİ OKUYUNCA ŞAŞIRMAMAK ELDE DEĞİL. AŞAĞIDAKİ BİLGİLER TAMAMEN GERÇEK BİLGİLERDİR. Abraham Lincoln’un kongreye seçildiği yıl 1846. John F. Kennedy’nin kongreye seçildiği yıl 1946. Abraham Lincoln’un ABD Başkanı olduğu yıl 1860. John F. Kennedy’nin ABD Başkanı olduğu yıl 1960. Her iki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti. Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla oldu. Lincoln’un sekreterinin soyadı Kennedy idi. Kennedy’nin sekreterinin soyadı Lincoln idi. Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafindan öldürüldü. Lincoln ve Kennedy’nin koltuğuna güneyliler oturdu. Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson’dı. Lincoln’den sonra başkan olan Andrew Johnson’ın doğum yılı 1808’di. Kennedy’den sonra başkan olan Lyndon Johnson’ın doğum yılı 1908’di. Lincoln’u vuran John Wilkes Booth’un dogum yılı 1839’du. Kennedy’yi vuran Lee Harvey Oswald’ıd doğum yılı 1939’du. İki suikastçinin de üç ismi vardı. İki suikastçinin de isimlerinde 15 harf vardı. Lincoln, “Kennedy” isimli bir tiyatroda vuruldu. Kennedy, “Lincoln” marka bir otomobilde vuruldu. Lincoln’u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı. Kennedy’yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı. Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü. Ve son olarak... Lincoln ölmeden bir hafta önce Maryland Monroe’daydı. Kennedy ölmeden bir hafta önce Marilyn Monroe’ylaydı.(alıntıdır)

barosum
08.07.2007, 12:49
Dağlık bir bölgede adam küçük oğluyla yürürken, oğlan ayağını taşa çarpar ve can acısıyla, "AHHHH" diye bağırır.Dağdan, "AHHHH" diye bir ses gelir ve bu sesi duyan çocuk hayret eder. Merakla, "SEN KİMSİN?" diye bağırır; ama aldığı tek yanıt, "SEN KİMSİN?" olur.Çocuk bu yanıta kızar ve, "SEN BİR KORKAKSIN!" diye bağırır. Dağdan aldığı yanıt, " SEN BİR KORKAKSIN!" dır.Babasına bakar ve "BABA NE OLUYOR?" diye sorar."Oğlum dikkat et!" diyen baba, vadiye doğru, "SANA HAYRANIM!" diye bağırır.Ses, " SANA HAYRANIM!" diye yanıtlar.Baba, "SEN HARİKASIN!" diye yine bağırdığında, bu kez dağdan, "SEN HARİKASIN!" yanıtı gelir.Çocuk şaşırmıştır, ama hala ne olduğunu anlayamamıştır. Babası açıklamasını yapıyor, 'İnsanlar buna 'Yankı derler, ama aslında bu 'Yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok Saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sende daha sabırlı olmayı ÖĞREN. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.' Yasam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.

barosum
08.07.2007, 12:50
KÖR ÇOÇUK Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkıngezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arkakoltukta tek başına oturan çocuğa:- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırınıarıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmenizgerekiyor herhalde.Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuşister istemez.Çocuk:-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.- iyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtangelmediği ne malûm?- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.Üstelik,manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırındanyeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden birkağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış,adamın kendisini farkettiğini.Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken - Üç yil önce bir kazageçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledimki.Sizinkiler sağlam öyle değil mi?Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyigördüğündür

barosum
08.07.2007, 12:51
1- Kendimi neselendirmek istedigim zaman en iyi yolun baska birini neşelendirmeye çalışmak olduğunu öğrendim. 2 - Bir bebegin evlilik sorunlarini çözemeyecegini ögrendim.3- Bir tartismayi tatliya baglamadan yataga gidilmemesi gerektiğini öğrendim.4- Isyerinde romantik iliskiler aranmamasi gerektigini ögrendim.5- Insanin kendisinden daha sorunlu birisiyle evlenmemesi gerektigini ögrendim. 6- Çalistirdigimiz insanlara iyi davrandigimizda, onlarin da müsteriye iyi davrandiklarini ögrendim. 7- Bir toplantida zekâmi ya da sohbetimi göstermek konusunda tercih yapmak gerektiğinde sohbeti seçmenin daha iyi olacağını8- Insanlara iyi davranmanin hiçbir maliyeti olmadigini ögrendim. 9-Gerçekten yasamaya baslamak için emeklilik beklenirse, çok uzun bir süre beklenilmiş olunacağını öğrendim 10-Iyi kalpli olmanin mükemmel olmaktan daha önemli oldugunu11-Bir domuza ve bir çocuga istedikleri her seyi verirseniz sonuçta çok iyi bir domuzunuz ve çok kötü bir çocuğunuz olacağını öğrendim.12-Kimle evlenecegin kararinin hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim. SEVGİAdam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin

barosum
08.07.2007, 12:53
Şubat 2007 Dünya'nın 130 ülkesinden bilim adamları (IPCC) 6 yıl aradan sonra toplandı ve dünya'daki değşimleri tekara konuştular..bir de ne görsünler! bugüne kadar ki hesaplamaları çoğunlukla yanlış! ve BM , Çöleşmenin Türkiye'den , KOnya'dan ( Avrupa'da) başlayacağını söyleyince bizim DSİ nin ve hatta tüm aydın çevrenin paçası tutuştu...Ve Devlet Su İşleri hayatının en kapsamlı araştırmasını yaptı ki durum çok vahim! Türkiye hemncecik SU FAKİRİ İLAN EDİLDİ!oysaki daha 30 yıl var deniyordu!!!!!!!!!hatta bir baktılar ki bir çok göl kurumuş! nehirler kurumuş!aynı sıralarda TMMOB ( Mühendisler Odası) kapsamlı bir araştırma yaptı ve gördü ki malesef Türkiye'mizde hiç bir kurum, henüz Küresel İklim değişiklşiği için herhangi bir proje yapmamıştı!oysaki tüm dünya yıllardır hazırlanıyorlardı. Halen yağmurlardan sıkılan ingiltere'de onlarca senedir araba yıkama, hortıumla sulama yasaklanmış hatta duşlar bile çoktan beri kontrol altına alınmıştı.Dünya havaya nasıl CO2 salmayayım da Ülkemi çöl yapmayayım diye uğraşırken onlarca senedir, Türkiye 1994-2004 yılları arasında, havaya CO2 salma 1. OLMUŞTU. ve bunun sonucunda da, 13-14 yıl önce bilim çevreleri Türkiyue'nin bu durumdan en az etkilenecek Ülke oldupğunu söylerken, şimdi en çok etkilenen ülkelerin başında geliyoruz!!!Sevgili dostlar,lütfen duyarsız kalmayın, bu konuda BİLİNÇLENİN! MEyayı, basını beklersek çocukalrımıza bir alan kalmayacak. Üzülerek söylüyorum ki, böyle giderse bizim de sonumuz vahim! yaşlanmaya vaktimiz olmaycak!Böyle giderse, akdeniz de El-Ninolar zincirler bekleniyor. Yani biz havayı ve dopğğayı kirletmeye devam edersek, bu zincirler sonucunda bir NUH tufanı olması ihitmali çok yüksek!'!!!yapacaklarımız çok basit:1. Sanayinin duyarsızlığına çözüm olarak, Tüketim ÇIlgınlığımıza bir son vereceğiz! Ne kadar az alır, ne kadar az tüketirsek, onlar da o kadar az havayı ve çevreyi kirletirler!2. Su ve Enerjiyi sanki yarın bulamayacakmışız gibi ( ki öyle) harcamalıyız. Prizlerde takılı şarj cihgazı, standy-by da alet bırakmayıp, mümkün olduğunca enerjiyi minimum tüketmenin yolalrını arayacağız. Sebze yıkadığımız sularla bahçe sulayacağız, ev temizlyeceğiz!3. Deterjan ve çamaşır suuyu hem insanın hem çevrenin DÜŞMANIDIR. Bunun tersini söyleyen cehaletin esiridir. Bu konuda alternatif temizlikle ve hijyenle iligili konuları takip ediniz. Çamaşır suyu ve fosfatlı deterjanların çok azı bile, karıştığı atık suların bir daha doğaya dönüşümünü önlüyor! içlerindeki faydalı bakterileri öldürüp, herşeyi daha da fazla kirletiyor! çünkü bu faydalı bakteriler bize lazım! aynı baarsaklarımızın bu bakteriler olmayınca bozulması ve sürekli ishal olup ölmemeiz gibi! ( bakınız: antibiyotik ishali)4. Çevremizi usanmadan bu konuya duyarlı omaya davet edip, alışkanlıklarımızdan ve sevdikelrimizin alışkanlıklarından feragat etmeliyiz!5- belediyeleri beklemeden, geri dönüşüm birimlerini arayarak, sıkıştırarak, en azından şimdiden evde çöplerimizi ayırıp, ayrı bir şekilde çöpe verip GERİ DÖNÜŞÜME GEÇMELİYİZ! ( çöplüklerde bazı kişiler maddi kazanç için bunları topluyor, ayrı biriktirirseniz en azından bunların almasına ve geri dönüşüme katkınız olur)6- BİR KİŞDEN NE OLUR DEMEYİNİZ!!!Yüce ATATÜRK de BİR KİŞİYDİ! AMA BAKIN SONUÇ: ZAFERDİR

barosum
08.07.2007, 12:54

hayatı  tersden yaşasakyasamin en tatsiz tarafi sona eris seklidir. suphesiz ki yasami tersten yasamak daha guzel hatta mukemmel olurdu. nasil mi ?cami'de uyaniyorsunuz. bir tahta sandik icersinde, herkes karsinizda saf durmus, iyiliginize dua ediyor ve tum haklar helal edilmis vaziyette. tabuttan dogruluyorsunuz, yasli, olgun ve agirbasli olarak.herkes etrafinizda, buyuk bir itibar, iltifatlar, cocuklar torunlar hepsi hazir. arabaniza kurulup evinize gidiyorsunuz. dogar dogmaz devlet size maas bagliyor, aylik veya uc ayda bir maasinizi aliyorsunuz. ne guzel, hazir maas, hazir ev...altmisli yaslara kadar hersey garanti, huzur icinde yasiyorsunuz. sagliginiz gittikce duzeliyor kaslar gucleniyor, kuvvetleniyorsunuz.bir gun calismak istiyorsunuz ve ise ilk basladiginiz gun size hosgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altin kol saati veriyor patronunuz.. ve genel mudurluk veya bunun gibi yuksek bir makamdan tecrubeli bir insan olarak ise basliyorsunuz. herkes karsinizda elpence divan.vucudunuzda da bazi hosa giden hareketler de basliyor gittikce zayifliyor forma giriyorsunuz diger hormonal aktiviteler artiyor, fevkalade...aman ne guzel gunler basliyor...derken birgun patron size artik universiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babaniz ortaya cikmis, "fazla calistin" diyor "artik eve don, isi birak, okumaya basla, harciligin benden olsun..." keyfe bakar misiniz ? okudgunuz dersler gittikce kolaylasiyor ekmek elden su golden bir donem basliyor. partiler, diskotekler, kizlarin sayisi artiyor.derken anne ve babaniz sizi goturup getirmeye basliyor, araba kullanma derdi de yok artik...Gunun birinde sizi okuldan da aliyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncalaklarinla oyna" diyorlar... mamaniz agziniza veriliyor, zaman zaman altinizi bile temizliyorlar, hatta bu durum aliskanlik yaratiyor ve hic tuvalet kullanmamaya basliyorsunuz.derken anneniz bir gun size sut verme kararini aliyor ve baska bir keyifli donem basliyor. mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazir. bir gun karanlik ilik ve sicak bir ortama giriyorsunuz. beslenmek icin agzinizi acmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyorsicacik yumusacik gurultu ve patirsiz bir ortamda yasiyorsunuz. kuculuyor, kuculuyor, ufacik bir hucre halini aliyorsunuz. ve gunun birinde muthis keyifli bir sevismeyle hayatiniz bitiyor...mystical2007-10-12 08:32:51

barosum
08.07.2007, 12:56

KÖTÜ SÜRPRİZ: :)Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı. Yatağı güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu görünüyordu. Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını farketti. Üzerinde -Babama- yazıyordu. Aklından geçen bin bir kötü düşün