View Full Version: Alinti Yazilar Arsivi
KADIN + GÖZYAŞI'Küçük bir erkek çocuk,annesine sordu: "Niçin ağlıyorsun?""Çünkü ben kadınım." Diye cevapladı annesi."Anlamadım!" dedi çocuk. Annesi, çocuğu kucaklayıp"Hiç bir zaman anlayamayacaksın!" dedi.Babasına "Baba, annem niçin ağlıyor?" diye sordu.Babanın cevabı: "Bütün kadınlarsebepsiz ağlayabilen yapıdadır" oldu.Küçük çocuk büyüdü, yetişkin adam oldu, halâkadınların niçin ağladıklarını keşfedemedi.Nihayet öldükten sonra cennete gittiğinde Allah'a sordu."Allahım!" dedi: "Kadınlarniçin bu kadar kolay ağlayabiliyorlar?"Allah:"Ben kadınları özel yarattım! Tüm yaşamınağırlığını taşıyabilecek kuvvette olmasına rağmenbaşkalarına teselli verecek kadar yumuşak omuzlar,doğumun acısına olduğu kadar doğurdukları evlatlarınınnankörlüğüne dayanabilecek iç kuvvetini verdim.Başkalarının kuvvetinin kalmadığında;devam edecek azmi,ailesinin hastalığında; yorgunluğapabuç bıraktırmayacak kudreti verdim.Her türlü şart altında,hatta kendilerini çok kötü incitseler de,çocuklarını sevmek duygusallığını verdim.Bu duygusallık her yaştaki çocuklarınınyaralarını sarmalarına, sorunlarını dinleyippaylaşmalarına yardım ediyor.Kocalarını tüm kusurlarıyla sevmek kuvvetini verdim.Onlara iyi bir kocanın eşini asla incitmeyeceğini fakatbazen destek ve kuvvetini deneyecek davranışlardabulunacağını anlayacak duyarlı bir zeka verdim.Tek zayıflık olarak kadınlara bir gözyaşı verdim...Tamamen kendilerinin sahip oldukları,ihtiyaçları olduğunda kullanmak üzere.İnsanlık için bir gözyaşı..." diye cevapladı...Kadını güzel yapan şey ne saçı, ne vücudu,ne de kendini ne şekilde taşıdığıdır.Kadını esas güzel yapan sevgisini paylaşabilmesi,fedakarlığı, sorumluluğu, anlayışı, sadece bilgiyedeğil aynı zamanda kalbe de yönelik aklıdır.'mystical2007-12-20 17:50:17
Bir yetimin yazdıklarıdır; Yaşım kırkı geçti. Size göre (ve hatta bana göre), babasız da yaşayabileceğim bir çağdayım. Dedem öldüğünde, babam da benim yaşlarımdaydı; belki daha da gençti. Geçen yüzyılın zar zor bağlanan telefon görüşmelerinden birinde, ne zamandır hasta olduğunu bildiğim dedemi sorunca babam usulca söyleyivermişti babasını kaybettiğini. Babamı teselli etmeye çalıştığımı hatırlıyorum da, kendimi teselli ettiğime dair bir fısıltı hatırlamıyorum. Babanın ya da annenin olmayışı çocuğuna “yetim” ya da “öksüz” gibi sıfatlar kazandırıyor da, dedenin yahut ninenin ölümü bir sıfat bile kazandırmıyor. Anlaşılan o ki, büyükbaba ya da büyükanne kaybı isimlendirilmeyecek kadar normal ve beklenen bir şey... Ve anlaşılan bir şey daha var ki, yaşınız ilerleyince de, babanızın yahut annenizin kaybından dolayı bir unvan vermiyorlar size. “Yetim” ve “öksüz” kelimelerinin çağrıştırdığı o derin ve ürpertili üşüme hali, yaşınız benim gibi kırkı geçmişse, size yakıştırılmıyor, çok görülüyor. “Eksilen bir şeyin yok ki, üstünden bir battaniye çekilmedi ki, içinde oturduğun ev yıkılmadı ki, özlemini çektiğin kasaba harab olmadı ki üşüyesin” der gibidir size bu unvanı çok görenler. Yetim öyle mi ama? Babasını kaybetmiştir bir kere. Ellerinden tuttuğunda kendini dünyanın hakimi zannettiren o iri, sıcak eller toprağa karışacaktır az sonra. Minik yüzüne akşamın alacasında kocaman bir tebessümle yönelince bütün korkularını silip süpüren o bakış donmuştur artık. Yetim kalanın kaybı çok büyüktür; büyük kelimesinin anlatamayacağı kadar büyük... Böyle olmalı ki, bir çocuğa “yetim” dendiğinde, derhal onun için de baba olmaya, onun o derin yitiğinin üzerini kalbinizi battaniye edip kapatmaya yeltenirsiniz. Öyle vazgeçilmezdir çocuğun anababaya ihtiyacı, ya anababalı olmalı çocuklar ya da ölmeli Behçet Necatigil’e göre: “Büyükler gidince çocuklar küçükse onlar da ölmeli/Çünkü kendi evlerinden gayrı evler el evleri/Hele o kış ayları korkulu akşam üzerleri.” Üşüdünüz değil mi? Peki sonra ne oluyor da, babanın yokluğu, “yetim” unvanını bile gereksiz görecek kadar kanıksanıyor. Ne oluyor da, çocuk olarak babamızın eksikliğini çektiğimizin, yokluğunu fark ettiğimizin nişanesi yakamızda durmaktan utanıyor? Kimse dönüp de bakacak değil elbet; işimiz çok, hayat devam ediyor. Babasızlığın edebiyatına vakit mi var? İçimizde kor gibi büyüttüğümüz ancak gözlerin yağmasından koruduğumuz bir yangın yeri gibidir babasızlığımız. Yüreğimizin diplerine doğru ince ince saldığımız, lâkin elimize alınca, dilimize varınca bizi boğmasından korktuğumuz bir sel gibidir babasızlığımız. Ruhumuzun karanlık kuytularında ışıktan kıskanarak besleyip belediğimiz, ama kıyılara dokunur dokunmaz kararacak diye ürktüğümüz incimizdir babasızlığımız. Sanki bütün toplum kocaman bir parmak olur kocaman bir dudağın üzerinde de, yine sevgisini saklayan, sevdiğini söylemeyi ayıpsayan çatık kaşlı bir baba yüzünün gölgesini üzerimize salarak, içimizde çığlık çığlık büyüttüğümüz babasızlık sızısını daha yüreğimizin taraçalarından yükselmeden susturuverir. Babaların hatırına babalar için suspus olunur. Yine de bir şair yüreğinin hece hece kanayan yaralarından uç verir o zoraki suskunluğun kuytularına terk edilmiş yetim çığlıklar: “Yaşama cesaretimi artıran/ağır acı oturuşunuz vardı” diyor Nuri Pakdil babası Ziyaioğlu Emin Pakdil’i anarken. Oğullar ve kızlar hemen bilmese de, hemen bilse bile hemen söyleyemese de, babalar, sadece varlıklarıyla bile çocukları için en usta simyacının çözemeyeceği bir güven yumağı dokur. Ne edersin ki, babanın varlığına dair o suskunluk çemberini yarıp konuşamazsın; sanki kendi sesinin ilk çağıltısında aranızda büyüttüğünüz o yumak dağılacak, kristal bir küre yere yuvarlanacak, kırılıp tuzla buz olacaktır. Sanki bir çığ kopacaktır sesinizin çarptığı baba yüzünde de, sen de o da altında kalacaktır. Kalkıp sevdiğini söyleyemezsin işte; varıp da kucağına, başını gömüp göğsüne böyleyken böyle diyemezsin. Henüz babamın hayatta olduğu, ancak babasızlığı kavramaktan uzak olduğum günlerden birinde, artık babasızlığı normal karşılanan bir büyüğümün sözü abartılı gelmişti bana: “Nefes alıp verdiğini bilmem bile yeter bana!” Şimdi babasızlığımın normal sayıldığı bu yaşımda, ben de abartı yapma zannıyla kuşatılmayı canı gönülden göze alarak öyle diyorum... Ebeveynlerimizi anmakta, baba aleyhine bir dengesizlik vardır. Annesizliği kolayca sese dökeriz, bile isteye acılı bir çığlığa dönüştürürüz de, babasızlığı ille de suskun bırakırız. Babanın yokluğu da varlığı gibi içimizde dilsiz dudaksız beklemeye koyulur. “Babalar pek anılmaz şiirlerde./Annelerdir daha çok sözü edilen./Beslenip barındıkları yere belki/Bir sığınma duygusudur şairleri/Biraz da buna yönelten. Yok benim de/Babam için bir şiirim./Taşı/İğri durur bu yüzden.”[Metin Demirtaş]. Babalar için yazılan şiirler ille de babalar gittikten sonra gelir; babanın yokluğunda onu daha yakın buluruz kendimize. Hayattayken yaşadığımız uzaklığın bedelini ancak ölümüyle öder gibidir babamız: “esmerdir akşamlarda babam/çok esmer güler resimlerinden/o kadar yakın bilmediğim/ölüme çok uzak günlerinden” [Ali Püsküllüoğlu]. Sadece oğulların mı, babaların dili de oğullarının yokluğunda açılır. Uzakların araya girmesi, ölümün hayatı bölmesi yıkıverir suskunluğun duvarlarını: “Ellerim Kerem’in elleri/Uzaktan çocuk haberleri/Dediler ki Kerem ölmüş/Güzellikler deren ölmüş/Canımın bağı oğlum/Kalbimin ağı oğlum/Acının dağı oğlum/Derdin otağı oğlum/Yel eser ağu oğlum (...) Cennetin güzel çocuğu/Gözleri gül tomurcuğu/Yavruların yavrucuğu/Unutma şu babacığı/Şu babacık gönlünü dağlıyor oğlum.” [Alaeddin Özdenören]. Kar tanesinin şeklini bilmek isteyen körün ikilemini yaşar gibidir oğullar ve kızlar... Dokunmadan bilemez karı, dokununca da erir kar. Habib Bektaş, hapisteki babalar için yazdığı şiirde, aynı zamanda, babaların yüreklerinde olanı dudaklarına taşımaktan alıkoyan o suskunluk hapsini resmeder gibidir: “Sen, baba/Neden hep/Ben uyuyunca geliyorsun/Ve neden hep/Tam sana sarılınca kayboluyorsun/Uyanıkken de, baba/Uyanıkken de gelsene.” Ölünce sarılıyoruz babamıza; ama hayattayken gelmiyor gibi yahut gelmemizi istemiyor gibi yahut gitmeyi biz istemiyor gibiyiz. Kar tanesi de soğuk ve sessizce dokunur ya yeryüzüne. Murathan Mungan, babadan uzaklığı tasvir ederken öylesine sıkı sıkıya sarılır ki ıssızlığın imgelerine tek bir çıtırtının bile şiirin harflerini ürkütüp kaçıracağını sanırsınız: “bir pazar gününe sabah nasıl iner/göklerden nefesi tıkanmış/soluk soluğa/bir parka kuşlar gibi kimsesiz/nasıl iner yoksul kanatlarıyla/siz hiç ağaçların sarsıla sarsıla/ağladığını gördünüz mü?/babanızdan sürgün olduğunuz gün.” Sanki yüreğimizden babamıza uçan kuşları donduruyoruz onlar yanımızdayken yahut uzaklara doğru süzülen turnalar gibi seyretmeyi seviyorlar içimizdeki duyguları; kanatlarımızın yere değmesinden ürküyorlar. “Babam öldü” diye başlıyor şiirine Mustafa Ruhi Şirin; bu ilk mısra şiirin akışında saklı duygu uçurumlarını en başında ayaklarımızın ucuna getiriyor. (Şair olmadığıma göre, sadece “Babam öldü!” diye tek mısralık bir şiir yazmayı deneyebilirdim; bu cümle nasılsa her şeyi anlatırdı.) Sonra bir sessizlik sokuluyor Şirin’in şiirine: “koptu çalar saatlerin/gergin yayı/babasız evlerde/kim susturacak/çığlıktan doğan fırtınayı.” Yaşım kırkı geçti, demiştim ya... Kendime yeter sanıyorsunuz beni. Babasızım ama yetim saymıyorsunuz beni. Bırakın da yetim olayım, boynum bükük gezeyim. İzin verin de itiraf edeyim: Hayatta olsaydı babam da, bu yazdığıma bir “aferin!” deseydi. Çok özledim seni, baba, çok. Seni özlediğim günleri bile özlüyorum. Suskun ve uzaktın ama içinde sen vardın o günlerin, nefesin vardı. Söyler misiniz lütfen, kim susturacak bu çığlıktan kopan fırtınayı? 05.02.2006 SENAİ DEMİRCİ
manolya80
15.04.2007, 17:06
SARI LİRA GİBİ ÖMRÜNÜZ!!!
"Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek"
Dediği gibi şairin;
O telaşla, bırakın Paris yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarımızı
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık.
Hep yetişecek bir yerler vardı
Aranacak adamlar, yapacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı;
Başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
Kör karanlıkta çalar saat sesi yerine;
Kuşluk vakti kızarmış ekmek kokusu
Veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.
20'li yaşlardayken 30'lara kurduk saatin alarmını,
30'larımızda 40'lara, belki sonra 50'lere...
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat,
Kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize...
Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor
Yanınızda...
Özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış...
Can DÜNDARmystical2007-07-26 17:45:27
Bir zamanlar bir genç varmış. Bu gencin sevdiği ve aşık olduğu dünyalar güzeli bir kız varmış. Onunla ilk bir radyoda duyduğu kan aranıyor ilanı için gittiği hastane de karşılaşmıştı. Kan verdiği kişi kızın amcasıydı. Kız ona teşekkür etmek için gittiğinde daha yeni yataktan kalkmış ve gitmek için hazırlanıyordu. Birden bulunduğu odanın kapısı açıldı ve kız içeri girdi. Çocuk ağır ağır kapıya baktı “Yine hemşirelerden biri geldi herhalde” diye düşündü, ama gelen hemşire değildi. Kız ona doğru yaklaştı “çok teşekkür ederim sayenizde amcam yaşayacak” dedi. Genç mağrur bir şekilde “ben olmasaydım bir başkası da gelir yardım ederdi. Hiç önemi değil.” Fakat kız onu dinlemedi. “Size bir yemek ısmarlayabilir miyim” dedi. Çocuk reddetmedi içinden “bu kadar güzel bir kız reddedilebilirmi” diye geçirdi. “Tabi ne zaman isterseniz.” “Hemen şimdiye ne dersiniz.” “Şimdimi ?” “Tabiki hem bende beklerken acıkmıştım” ikisi birlikte yemeğe gittiler. Yemekte muhabbetleri devam etti. Hep birbirleri hakkında konuştular. Oğlan kızdan ilk gördüğü anda hoşlanmıştı. Kız ise sadece teşekkür etmek istediği bir yabancıdan bu kadar çok hoşlanacağını düşünmemişti bile. Konuşmaları sırasında aynı şeylerden hoşlandıklarını fark ettiler, ikisi de aynı tür filmlerden hoşlanıyor, aynı tür müziği dinliyor, hatta son zamanlarda aynı kitapları okumuşlardı. Kız bir erkeğin kendisinin sevdiği şeyleri sevebileceğini daha önceden hiç düşünememişti ve karşısında böyle biri vardı. Yemekten sonra kız telefonunu verdi. “Daha sonra ararsan konuşuruz” dedi. Bu oğlanın çok hoşuna gitmişti. Akşam olduğunda kız telefonunda bir mesaj gördü “Dünyanın en güzel bayanına. İyi akşamlar” yazıyordu. Kız birden şaşırdı. Bu kadar erken bir cevap. Demek ki oğlanda ondan hoşlanmıştı. Buna çok sevindi ve hemen o da cevap gönderdi. Bu mesajlaşmaları birkaç gün böyle sürdü. Sonunda oğlan ona çıkma teklif etti. Kız hemen kabul etti. Hayatlarının en güzel günlerini yaşıyorlardı. İki sevgili , iki aşık. Aşkları o kadar büyüktü ki sevgileri o kadar içtendi ki bu sevgileri çevresindeki insanlara da yansıyordu. Fakat oğlanın ailesinin bu aşktan hiç haberi olmamıştı. Hep onunla sevilisi olmadığı için dalga geçiyorlardı, şimdi de sevgilisi olduğu için dalga geçecekleri ve bunu hiç istemiyordu. Ama kız ailesi ile tanışmayı çok istiyordu , oysa her seferinde bir bahane uydurup erteliyordu.oğlan kızın ailesini bir kere görmüştü. Ama hiç tanışmamıştı. Kızın ailesi İzmir de oturuyorlardı kendisi ise İstanbul da amcasını yanında oturuyor ve okuluna gidiyordu. Sonunda oğlan kızın ısrarlarına dayanamadı ve onu ailesi ile tanıştıracağını söyledi. Kız buna çok sevinmişti fakat daha önce ailesine gitmesi gerektiğini geri döndüğünde hemen ailesi ile tanışmak istediğini söyledi. Anlaştılar ve kız İzmir e doğru yola çıktı. Aradan bir gün geçti, iki gün geçti kızdan bir ses yoktu. Oysa İstanbul da birbirlerini görmedikleri anlarda hep telefonda birbirleri ile konuşurlardı. Peki şimdi ne oldu da aramamıştı.. yoksa ailesi mi izin vermemişti. Yada yanlış bir söz mü söyledi yanlış bir şey mi yaptı. Neden aramıyordu. Oğlan onu aramaya çalıştığında her seferinde telefonu kapalıydı. İki hafta , üç hafta , bir ay. Oğlan sonunda kızın onu bıraktığını artık onu istenmediğini düşünmeye başlamıştı ki ansınız bir akşam telefonu çaldı. Telefonu ilk kez ona bu kadar acı acı çalıyormuş gibi geldi. Telefonunun ekranına baktı, arayan oydu. Telefonunu hemen açtı “alo” “alo” telefonda ki ses kızın sesi değildi. Onun ablası olduğunu söyledi. Oğlanın telefonunu kızın rehberinde bulduğunu bir arkadaşı olduğunu tahmin ettiğini söyledi. Oğlan sevgilisiydim diyemedi, “evet bir arkadaşıyım ama ondan uzun zamandır haber alamıyordum” dedi. Ablası kızın yaklaşık bir ay önce İzmir e gelirken bir trafik kazası geçirdiğini üç haftadır komada olduğunu söyleyince oğlan birden dona kadı neden onu aramadığını şimdi anlamıştı fakat ablasının konuşmasından olayın bu kadar olmadığını da anlamıştı. “Kardeşimi geçen gün kaybettik” diyince oğlanın elindeki telefon bir den yere düştü. Duyduklarına inanmamıştı sevdiği , aşık olduğu kız ölmüş olamazdı. Telefondaki ses “alo” diye birkaç kez seslendi fakat oğlanın cevap verecek hali kalmamıştı. Hala inanıyordu. İlk uçakla izmire gitti. Gerçekten ölmüşmüydü. Bunu öğrenmeliydi. Ailesine gittiğinde dünyası bir kere daha yıkıldı. Çünkü duyduklarını hepsi doğruydu. Bittiği gün aşkını toprağa veriyorlardı. Yüreği buna artık dayanamadı ve gözerinden birkaç damla yaş aktı. Onu son bir kez daha görmeliydi. Bunun için cenazeyi arkadan takip etti camiden mezarlığa kadar peşlerindeydi. Mezarlıkta görebileceği bir köşeden onları izledi. Onun yüzünü son bir kez daha gördü. Alçak bir sesle “hoşcakal aşkım, sen bu dünyada sevdiğim tek kişiydin” dedi. Arkasını dönüp mezarlıktan çıkmaya karar verdi. Tam o sırada akrasından bir ses duydu. Bu sesi daha öncede duymuştu , telefonda ölüm haberini veren sesin aynısıydı. Kızın ablası ona seslendi. Oğlan arkasını dönmeden önce gözündeki yaşları sildi. “acaba siz bu kişimisiniz” dedi ve elindeki zarfı gösterdi. Zarfın üzerinde “Biricik aşkıma” yazıyor ve yanında da oğlanın ismi vardı. Oğlan ağlamaklı bir sesle evet o benim dedi. Ablası ona “bunu ölmeden önceki gece yazmış ve size vermemi istemişti” dedi ve zarfı verip uzaklaştı. Oğlan orada mektubu titreyen elleri ile hemen açmaya çalıştı. Mektupta sadece bir iki kelime vardı. “Aşkım, seni ne kadar çok sevdiğimi şimdi daha iyi anlıyorum. Herkes iyileşeceğimi söylese de ben öleceğimi biliyorum. Seni son bir kez görebilmek , sana son bir kez dokunabilmeyi ne kadar çok istiyorum ama mümkün olmadığını çok iyi biliyorum. Sana sadece tek bir şey söylemek istiyorum. SENİ SEVİYORUM VE ÖLDÜKTEN SONRA BİLE SEVİCEĞİM. Senden tek bir şey istiyorum. Benim ardımdan hayata küsme. Ona sarıl , benim için sarıl. Olumsuzluklara asla yenilme her zaman güçlü ol o zaman sevgim her zaman yanında olacak ve seni koruyacaktır. Kalp atışın olmak Sonra seni hissedebilmek Bir adımlık zamanda Bunları şiirinde sen söylemiştin bana bende sana söylüyorum bir adımlık zaman benim için sonsuza kadar sürecek hoşcakal aşkım. ” Oğlan bu yazıyı okurken göz yaşlarına artık hakim olamıyordu. Aradan yıllar geçti. O mektup hala oğlanın cebinde. Ne zaman bir olay olsa ne zaman üzülse mektubu açar ve yazanları okur üzülmemek için elinden geleni yapar. O zaman sevdiğinin yanında olduğunu bilir...
butterfly
20.04.2007, 06:09
Delikanlı kızı çok seviyordu,evleneceklerdi.
Ama sorunları birden artmıştı;işte ve evde...
Asabileşmiş,sevgilisini üzmeye başlamıştı.
Hatta ağlatmıştı bir keresinde...
Birgün yine mutlu oldukları bir anda,delikanlı sordu;
-Bana neden katlanıyorsun?Ama hemen cevap verme.
İyi düşün ben aynı soruyu kendime sordum ve cevabını buldum.
Kız düşündü veyanıtı verdi:
-Seni sevdiğim için katlanıyorum.
Delikanlının yüzü asılır gibi oldu.
Kız beklenen yanıtı vermediğini hissetti.
-Sen neden bana katlanıyorsun?dedi.
Delikanlı sımsıkı sarıldı kıza;
-Ben sana katlanmıyorum ki!!!
ben bu yazıyı ilk okuduğumda aynen kız gibi sevdiğim için dedim kendi kendime
cevabı alınca bozuldum biraz.
akşam eşime sordum aynı soruyu
beklenmedik bir şekilde
-ben sana katlanmıyorumki. dedi
tabi ben kendi kendime verdiğim yanıt karşısında utanmaya başlamışken devam etti
-SENİ KAİLE BİLE ALMIYORUM!!!!mystical2007-07-27 15:32:07
Bütün dostlara
Dolu Kavanoz ve 2 Fincan Kahve:*(Dostlariniz ve Sevdikleriniz için okuyun)Ne zaman hayatinda bazi seyler tasinamaz hale gelirse,ne zaman 24 saat kisa gelmeye baslarsa,O zaman *mayonez kavanozu ve2 fincan kahveyi* hatirlayiniz!Bir gun bir profesor,masasinin uzerinde birkac kutu oldugu haldefelsefe dersindedir.Ders basladiginda, hicbir sey soylemeden,onune buyukce bir mayonez kavanozunu alir veicerisini tenis toplari ile doldurur.Ve ogrencilere kavanozun dolup dolmadigini sorar,Ogrenciler ittifakla kavonozun doldugunu ifade ederler,Bu sefer profesor onundeki kutulardanbir tanesinden aldigi cakil taslarini,calkalayarak kavanoza doker,boylece cakil taslari kayarak,tenis toplarinin aralarindaki bosluklari doldurur.Ve ogrencilere tekrarkavanozun dolup dolmadigini sorar,Onlar da "evet" oldu derlerTekrar profesor masanin uzerindekiDiger kutuyu eline alir veicindeki kumu yavasca kavnoza doker.Tabii ki kumlar da cakil taslarinin aralarindakibosluklari doldurur.Ve tekrar ogrencilerekavanozun dolup dolmadigini sorar,Ogrenciler de koro halinde "evet" derler.Bu sefer profesormasanin *altinda* hazir bekleyen2 fincan kahveyi alir vekavanoza bosaltir,kahve de kumlarin arasinda kalan bosluklari doldurur.Ogrenciler gulerler!Profesor ogrencilerin gulusunudestekleyerek "eveet" diyerek;ben "Bu kavanozun sizin hayatinizi simgelediginiifade etmeye calistim" der.Soyle ki;Bu tenis toplari hayatinizdaki onemli seylerdir;dininiz,ibadetleriniz, aileniz, cocuklariniz, sihhatiniz,arkadaslariniz ve sizin icin*onemli olan seylerdir*/. /Sayet diger seyleri kaybetseniz de, bu *onemli seyler*kalir ve hayatinizi doldurur.O cakil taslari ise daha az onemli olan diger seylerdir;isiniz, eviniz, arabaniz vs.Kum ise diger ufak tefek seylerdir."Sayet kavanoza once kum doldurursaniz..."diye, anlatmaya devam eder,"cakil taslarina ve ozellikle de tenis toplarina(yeterli) yer kalmaz.Ayni sey hayatimiz icin de gecerlidir.Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek seylere harcar,israf ederseniz,onemli seyler icin vakit kalmayacaktir.Dikkatinizi mutlulugunuz icin onem arzedenSeylere cevirin.Cocuklarinizla oynayin.Sihhatinize dikkat edin.Esinizle yemege cikin.Evinizin ihtiyaclarini karsilayin.*Oncelikle tenis toplarini kavanoza yerlestirin.Oncelikleri, siralamayi iyi bilin.Gerisi zaten hep kumdur.*Bu ara bir ogrenci parmagini kaldirir ve sorar;"Pekiyii, o iki fincan kahve nedir?"Profesor gulerek:"Bu soruyu sorduguna sevindim.Hayatiniz ne kadar dolu olursa olsun,her zaman *dostlariniz ve sevdiklerinizle* bir fincan kahve icecek kadar vakit ayirin!"* *mystical2007-07-27 15:42:17
Zenginlik Nedir..Zenginlik;Merdivenleri yardımsız çıkabilmektir. Pencereden bakıp,yoldan geçenleri görebilmektir. Her akşam kendi kapını kapatabilmektir.Saçının okşanmasıdır.Kolundaki saatin geleceği göstermesidir. Bir sonraki hafta için plan yapabilmektir. Güzel günleri bekleyebilmektir.Bazen bir tabak makarnadır.Bazen iki tane domates ve bir taze ekmektir. Kendine inanabilmektir...Zenginlik varlığından mutluluk duyabileceğin her şeydir...Fakirlikse...Bir kez tanıyıp,Sonra yokluğunu öğrenmektir...
çatlak testiler
Çin'de bir adam, her gün boynuna dayadığı kalın sopanın iki ucuna asili testilerle dereden su taşırmış evine.. Bu testilerden birinin yan kısmında çatlak varmış... Diğeri ise hiç kusursuz ve çatlaksızmış ve her seferinde bu kusursuz testi adamın doldurduğu suyun tümünü taşır, ulaştırırmış eve.. Ama her zaman boynunda taşıdığı testilerden çatlak olanı eve yari dolu olarak varırmış. Iki sene her gün bu şekilde geçmiş. Adam her iki testiyi suyla doldurmuş ama evine vardığında sadece 1,5 testi su kalırmış... Tabi ki kusursuz, çatlaksız testi vazifesini mükemmel yaptığı için çok gururlanıyormuş... Fakat zavallı çatlağı olan kusurlu testi, çok utanıyormuş. Doldurulan suyun sadece yarısını eve ulaştırabildiği için de çok üzülüyormuş. Iki yılın sonunda bir gün, görevini yapamadığını düşünen çatlak testi, ırmak kenarında adama şöyle demiş:"Kendimden utanıyorum. şu yanımdaki çatlak nedeniyle, sular eve gidene kadar akıp gidiyor.." Adam gülümseyerek dönmüş testiye; "Göremedin mi? yolun senin tarafında olan kısmı çiçeklerle dolu. Fakat kusursuz testinin tarafında hiç yok. Çünkü ben başından beri senin kusurunu, çatlağını biliyordum.. Senin tarafına çiçek tohumları ektim.Ve hergün o yolda ben su taşırken, sen onları suladın.. 2 senedir o güzel çiçekleri toplayıp, masamı süslüyorum. Sen kusursuz olsaydın, o çatlağın olmasaydı, evime böyle güzellik ve zarafet veremeyecektim" diye cevap vermiş. Her birimizin kendine has kusurları vardır. Hepimiz birer çatlak testiyiz.. Fakat sahip olduğumuz bu kusurlar ve çatlaklardır hayatlarımızı ilginç yapan, mükafatlandıran, renklendiren.. Etrafınızdaki her kişiyi, oldukları gibi kabullenin.. Dışlarındaki kusurları değil, içlerindeki güzellikleri görün...
Gel, gel...Yine gel.Kafir, mecusi, putperest olsan da yine gel...Bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değildir.Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel...Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol,tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol,her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir. Nice insanlar gördüm, üzerinde elbisesi yok. Nice elbiseler gördüm, içinde insan yok. İnsan öncelikle kendi kusurlarını düzeltmeye çalışmalı, başkalarının ayıbını görmemelidir. Başkasında kusur arayanlar, kınadıkları hale mutlaka kendileri de düşerler Kamil odur ki; koya dünyada bir eser,Eseri olmayanın, yerinde yeller eser.
manolya80
13.05.2007, 10:12
Sizin hiç bebeğiniz öldü mü? Benim bebeğim öldü. Dondum kaldım. Kimseye diyecek bir söz de bulamadım. Sustum! .. Sustum! .. Sustum! .. Bir başına… Beni tarifsiz bir acı içinde bıraktı Tanrı. Yanımda değildi! Bu büyük acıyı kaldıracak kadar olgun/güçlü bir fani de değildim. Sadece ağladım. Ağladım! .. Ağladım! .. Ağladım! .. Çok iyi geldi ağlamak, yoksa çıldıracaktım! * * * Sorun edilecek bir şey de yoktu hani. İyiydik… Keyifliydik… Bebeğimiz dördüncü ayındaydı… Ve o gün (3 Mayıs 2007, saat 16.00) … Güle oynaya… Eşimin karnında gün sayan/dolduran bebeğimizin cinsiyetini öğrenmeye gitmiştik… Doktor, ‘bebeğinizin kalbi durmuş! ’ dedi. O kadar rahat söyledi ki; hiç bir şey olmamış gibi: Bebeğinizin kalbi durmuş! Bebeğinizin kalbi durmuş! Bebeğinizin kalbi durmuş! * * * Oysa bebeğimizin güzel annesi (Nûpel) , hamilelik elbiseleri bakınıyordu… Doğacak bebekle sınırlıydı hayatımız. Sağımız… Solumuz… Önümüz… Arkamız... Her şeyimizdi O! PENGUEN MİSALİ… KIRILMASIN (ÖLMESİN) DİYE… AYAĞIMIZIN ÜSTÜNDE TUTUP… ÜZERİNE TİTREDİĞİMİZ… GÜZEL Mİ GÜZEL YUMURTAMIZDI (BEBEĞİMİZDİ) O! Sebep yokken, kırıldı (öldü) yumurtamız (bebeğimiz) ! Kırıldı! .. Öldü! .. Kırıldı! .. Öldü! .. Güya biz o gün gidip bebeğimizin cinsiyetini öğrenecektik! .. * * * Doğacak bebeğimize bir isim bulma arayışına da girmiştik. Kızım olsun istiyordum… Ancak doğmasını çok istediğim kızıma bir türlü isim beğenemiyordum. Nûpel ne derdi bilemiyordum ama kafamdaki erkek ismi netti: Mehmet Hocayla (Altan) , babam Sait’in isimlerini bir arada kullanacaktım. Güzel ve uyumlu bir isim olacaktı, Mehmet Sait. Bebeğimizin cinsiyetini öğrenmek konusunda tam bir karar vermemiştik. Sanki doğuma kadar beklemek en doğrusuydu. Nazardan mı korkmuştuk ne, bilemiyorum! .. Bir sürü şey düşünüyorduk ama… Doğacak bebeğimizi iyi okullarda (yurtdışında) okutacaktık… Dinleyemediğim masallarla, çocukken okuyamadığım bütün çocuk klasiklerini ben okuyacaktım Ona. Kafaya koymuştum, ‘yazar’ olacaktı çocuğum. Sözünü sakınmayan, yürekli bir yazar! Ya olmasa, istemese yazar olmayı? Varsın olmasın, keyfi bilir! Hem arkadaş hem de babalık taslamayan bir baba/evlat hukukumuz olacaktı, bu kesin. Çapkın olsundu ama oğlum! .. Kızımsa bir güzel Işık! .. ‘Bu kafayla, bebeği de kendin gibi delirtirsin! ’ demişse de eşim; kendisine isim beğenemediğim güzel kızımla (Işık) , isminin Mehmet Sait olmasını arzuladığım oğlumla; bir orta yol bulacaktık artık. Taşıyacakları soyadlarının (Aydın) ağırlığı altında ezilmeyeceklerdi; buna asla müsaade etmeyecektim. Bebeğim ölü doğmasaydı şayet… * * * Hâlâ inanamıyorum olanlara… Fazla yaz(a) mayacağım artık! Bir sürü şey var daha anlatacak… Bu kadar yeter! Ölü doğdu diyorum bebeğim! .. Ölü! .. Ölü! .. Ölü! .. Sizin hiç bebeğiniz öldü mü? Benim bebeğim öldü. Ben öldüm! .. 7 Mayıs 2007, Pazartesi
manolya80
13.05.2007, 10:55
YILLAR ÖNCEYDİ... kadın; neden geldin? adam; seni çok özledim... kadın; gerek yoktu,biliyorsun.. adam; neden böyle davranıyorsun? kadın; SENİ ARTIK SEVMİYORUM! ! ! VE BUGÜN; adam; neden bu kadar sıkıyorsun beni? kadın; seni çok özledim... adam; boşver artık,bir önemi yok.. kadın; neden böyle davranıyorsun? adam; SENİ ARTIK SEVMİYORUM! ! ! bir kurşun yüreğini delip geçmişti..yer ayağının altından kaymışmıştı...başı dönüyordu,vurulmuştu ve kan kaybediyordu...canı çok yanmıştı....nasıl başarmıştı bu sözcükler böyle yaralamayı? nefes alamıyordu... ölmek istiyordu,olmuyordu...durmadan kanıyordu,ama birtürlü bitmiyordu... adam, gözlerinde anlamsız bir ifadeyle yarasını görmediği kadına bakıyordu...kadın,konuşamıyordu... adam, ne kolay söylemişti...kadın için hiç kolay olmamıştı...adam kadına,kadın adama bakıyordu öylece... kadın,umutla bekliyordu..adamın 'şakaydı' diyeceğini sanıyordu... adam,arkasını döndü,iki adım attı,durdu...sonra büyük bir hızla uzaklaştı.. kadın şimdi yıllar öncesindeydi yine...'seni sevmiyorum' demişti...adam,öylece bakakalmıştı...gözleri bulutlanmış,yalvarırcasına kadına bakıyordu...ama kadın,rahattı...üstünden kalkan bu büyük yük nedeniyle mesut bile sayılırdı...sadece bir an önce ordan uzaklaşmak istiyordu... parasız yatılı hüzünlerinin şehrindeydi o zaman kadın,çok gençti...adam da gençliğini kadına adayacağına söz vermişti...kadın,istememişti..erken tüketmişti aşkı,bitmişti...ve öyle acımasızca vurmuştu ki adamı,şimdi anlıyordu bunu... o genç adamı orda bırakıp gitmişti kadın,tıpkı şimdi adamın onu bıraktığı gibi...kadın,ordan içi rahat bir şekilde ayrılmıştı,'onu kandıracağıma,dürüst davrandım..böylesi daha iyi.' diye düşünüyordu...ama arkasında yaralayıp bıraktığı,kanamalı bir adam vardı,farkında değildi...onu orda öylece bırakırken,aynı zamanda büyük acıların kollarına bıraktığını da bilmiyordu..bunu yıllar sonra içi sızlayarak öğrenecekti... genç adam,yıllar sonra karşısındaydı...kadın,bu gözleri çökmüş,yüzü sararmış adamı bir zamanlar gerçekten sevdiğini düşündü...içi burkuldu...sıcak bir merhabadan başka verecek birşeyi olmasa da,adam mutluydu,belliydi...kadını görmek, onu yaşamla yüzleştirmişti...'başaracağım' diyordu...'kurtulacağım'...ve başardı da...ama kadın bir daha o gençliğindeki adamı görmedi... şimdi kendisini bırakıp giden adamın arkasından bakarken,o günleri elinde olmadan yaşıyordu...buraya gelirken kafasında yüzlerce güzel cümle vardı,şimdi hiçbirini hatırlamıyordu..adamın yüreğine sıktığı kurşun,hepsini yoketmişti...bitmişti...adam gitmişti... kadın,kanıyordu..yüreği sızlıyordu...gözlerindeki bulutların yağmasını engelleyemiyordu...acıdığı kendisi miydi, o genç adam mıydı,bilmiyordu...çaresizliğine ağlıyordu belki de...kafası bomboştu...yüreği ise acıyla dolmuştu...ne kendine sözü geçiyordu artık,ne yüreğine.. adam,gitmişti.. kadın,bitmişti...
ANNE MERHAMETİ “Bebeğimi görebilir miyim?” dedi yeni anne. Bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve şaşkınlıkla adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden doktor, hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu... Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu... Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlayarak: “Büyük bir çocuk bana ucube dedi...” Küçük çocuk bu üzüntüyle büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı. Annesi, her zaman ona: “Genç insanların arasına karışmalısın” diyordu. Ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu. Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu ile ilgili görüştü; “Hiçbir şey yapılamaz mı?” diye sordu. Doktor: "Eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya başlandı. İki yıl geçti bir gün babası: "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi. Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan olmuştu. Yeni görünümüyle psikolojisi de düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. yıllar geçmişti, bir gün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım...” Babası: “Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi. "Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil...” Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı geldi... Hayatının en karanlık günlerinden birinde, annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. babası yavaşça annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi? Gerçek güzellik fiziksel görünüşe bağlı değildir, ancak kalptedir! Gerçek mutluluk, gördüğün şeyde değil, asıl görünmeyen yerdedir... Gerçek sevgi, yapıldığı bilinen şeyde değil, yapıldığı halde bilinmeyen şeydedir
yasemen05
16.05.2007, 22:30
Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır.
büyük bir bahçede bir günebakan yaşarmış. güne bakan güneşe deliler gibi aşıkmış. güne bakanın dibinde de bir sarmaşık oda güne bakana aşıkmış.istermişki güne bakan yüzünü bir kez ona çevirsin onu sevsin. bu özlemle sımsıkı sarılmış güne bakanın gövdesine. ama ne faydaki her gün doğuşunda güne bakan yüzünü biricik aşkı güneşe döner hayran hayran onu seyredermiş ve güneş her batışında boynunu büker karnlığa karışırmış.sarmaşık güne bakanı böyle gördükçe bir umutla daha çok sararmış gövdesini güne bakanın bak ben burdayım demek istermiş gibi. günün birinde bir sabah sarmaşık güne bakanın güneşe değilde kendine baktığını görmüş. öyle sevinmiş öyle sevinmiş ki çok sonra anlamış gerçeği.okadar çok sarılmışki güne bakanın gövdesine onun ölmesine sebep olmuş sarmaşık. ve bir çiftçi bahçeye gelip ikisinin bedenlerinide topraktan ayırmış atmış bir köşeye...
biraz sıkıntılı bir öykü ama anlatımı çok hoşoma gitti paylaşmak istedim.
Kadının Günlüğü
Bugün üç yıl bitti. Onun karşısına gelinlikle çıktığım günkü kadar mutluyum.
Tanrım, onu ne kadar seviyorum. Mükemmel bir erkek, cazibeli, yakışıklı, anlayışlı, sevecen, her şey var.
Bugün Cumartesi,bıraktım arkadaşlarıyla eğlensin. En sevdiği yemek olan pastırmalı Kurufasulye ile pilav yapıyorum. Pişti, demleniyor. Banyo yaptım, en sevdiği kıyafeti giydim. Yemekten sonra, şöminenin karşısına bir şişe kırmızı şarapla uzanacağız..
Eve geldi sonunda. Beni öpüşü biraz soğuktu, aklı başka yerde sanki. Aman Tanrım, yoksa? Tüm cilvelerime rağmen, bana yanaşmadı. Arkadaşlarıyla ne yaptığını sordum, ağzında birşeyler Geveledi. Yemekte biraz keyfi yerine gelir gibi oldu, ama hala dalgın, hala uzak, hala kabuğuna çekilmiş.
Herhalde ÖTEKİNİ düşünüyor.Benden genç mi acaba? İşyerindeki sarışın pazarlama temsilcisi olmasın?
Şöminenin karşısında şarabımızı yudumlarken, artık dayanamadım "neyin var?" diye sordum. Gülümsedi, zoraki bir gülümseme, acı dolu, uzaklık dolu.. "Yok birşeyim" diye geçiştirdi.
O gürül gürül yanan aşkın bu kadar çabuk biteceğine inanamıyorum, daha dün bana ebediyete kadar benimle olmak istediğini söylüyordu. Bugün aramızda iletişim kopukluğu başladı bile. Belki de kilo alıyorum.
Çok mu vır vır yapıyorum? Elini tuttum. Elimi okşadı,ama eller hissiz, parmak uçları soğuk... Stepe başlasam?
Çocuk istesem? Yalan, yalan, yalan. Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil bunlar.
Bitti...Bittti...Bitti. Tanrım, ölmek istiyorum. Kendimi son kez onun kollarına attım. Ağlaya ağlaya uykuya dalmışım.
Erkeğin Günlüğü
Offff be, Fenerbahçe yine yenildi. Ama, kuru fasulye güzeldi...
KÜÇÜK BİR ÇOCUK,
Deniz kenarına oturmuş, gözlerinide ilerdeki bir noktaya dikmişti.Belki de bir saattir öylece duruyordu.Onun bu hâli, alışveriş için balıkçı sandallarının kıyıya dönmesini bekleyen bir ihtiyarın dikkatini çekti. Yaşlı adam, seke seke onun yanına gidip:- Merhaba delikanlı!. dedi. Bu gün deniz çok harika değil mi?
Küçük çocuk, başını çevirmeden;- Ama rüzgârlı, dedi. Topum denize düşünce sürükleyip götürdü.Adam, çocuğun yanına oturup:- Eğer biraz genç olsaydım, yüzüp onu alırdım!. dedi.Ama şimdi adım bile atamıyorum.Küçük çocuk, ona cevap vermedi. Ve kıyıdan uzaklaşan topunu daha iyi görebilmek için, hemen yanındaki tümseğe çıktı. Yaşlı adam, sakin bir ses tonuyla:- Ümidini hiçbir zaman kaybetme!. dedi. Bence dua etsen çok iyi olur. Çocuk, büyük bir sevinçle:- Dua etsem topum geri gelir mi? diye sordu. Denize düştüğü yeri bilir mi?- Allah isterse eğer, ona öğretir!. dedi ihtiyar. Topun geri gelmese de, duaların sevabı sana yeter.
Küçük çocuk, yaşlı adamın sözlerini biraz düşündükten sonra, her okuduğunda dedesinden bahşiş kopardığı duaları ard arda sıraladı. Daha sonra da, topun dönmesi için Allah'tan yardım istedi. Ama üzüntüsü azalmamıştı.O topa bir sürü para harcamış, bayram parasını bile ona katmıştı.Şimdi artık tek şansı, bazen olduğu gibi, rüzgârın âniden yön değiştirmesiydi. Ama deniz çok büyüktü, topu ise küçücük. Akşam üstü hava biraz daha sertleşti. Ve güneş batmak üzereyken sandallar döndü.Çocuk, eve gitmek istemiyordu. Bu yüzden de ihtiyarla birlikte oyalandı.Yaşlı adam, hep aynı balıkçıdan alışveriş yapardı.
Sonunda onu bulup:- Avınız inşallah iyi geçmiştir!. dedi Eğer varsa, birkaç kilo alabilirim.Sandaldaki adam, bir kova içindeki balıkları gösterip:- Zaten ancak o kadarcık tutmuştum, dedi. Denizde "av" diye bir şey kalmadı.- Dua etmeyi denediniz mi? diye atıldı çocuk. Ümidinizi sakın kaybetmeyin!.Balıkçı için her şey tesadüftü. Bnun için de "rasgele" derlerdi.Ama şimdi bir şey hatırlamıştı. Yıllar yılı unuttuğu bir şeyi.Çocuğun yanaklarını okşarken:- Dua ha!. diye mırıldandı. O zaman tutar mıyım?- Tutamasanız bile, duaların sevabı size yeter, dedi çocuk.Bunu yeni öğrendim. Balıkçı, böyle bir sözü ilk defa duyuyordu. Başını ağır ağır sallayarak:- Ben de yeni öğrendim!. diye gülümsedi. Üstelik de küçük bir öğretmenden.Çocuk, bu sözlerden çok hoşlanmıştı.Artık topun gitmesine üzülmüyordu. Yanındaki yaşlı adam ona bir göz kırparken, balıkçı tekrar sandala yöneldi ve ağların üzerindeki eski örtüyü açtı.Bir top vardı orada.Henüz ıslak olduğundan, ışıl ışıl parıldayan bir futbol topu. Balıkçı, onu çocuğa uzatıp:- Öğretmenlerin hakkı hiç ödenmez!. dedi. Bunu biraz önce denizde buldum!.Küçük çocuk, rüyada olmalıydı. Hiç beklenmedik şeylerin yaşandığı bir rüya. Aceleyle sağa sola bakındı. Ama her şey gerçekti. Balıkçı da, sandal da, ihtiyar da...Topu ise, işte ellerindeydi. Ona sıkıca sarılıp:- Bir daha benden izinsiz gezmek yok!. dedi. Ya dua etmeseydim ne olurdun o zaman?
SİZLERDE DUA ETMEYİ DENEDİNİZMİ SIKINTILI ANLARINIZDA?...BELKİ DUALARINIZ HEMEN GERÇEKLEŞMEYEBİLİR AMA O DUALARIN SEVABI YETER SİZLERE...YENİ ÖĞRENDİM BENDE....DUA EN KIYMETLİ BİR HAZİNE BİZİM İÇİN..BİTER DİYE KORKMAYIN İSTEDİĞİNİZ KADAR KULLANIN...ÖYLE BİR HAZİNE Kİ SINIRSIZ VE KARŞILIKSIZ VERİLMİŞ HEMDE...
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği bir dostu olmalı insanın... "Nereden çıktın bu vakitte" dememeli, bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;"Gözünün dilini" bilmeli; dinlemeli sormadan, söylemeden anlamalı...Arka bahçede varlığını sezdirmeden, mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi köklenmeli hayatında; sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin. ihtiyaç duyduğunda gidip müşfik gövdesine yaslanabilmeli, kovuklarına saklanabilmelisin.Kucaklamalı seni güvenli kolları,...dalları bitkin başına omuz, yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...En mahrem sırlarını verebilmeli, en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin; gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...Onca dalkavuk arasında bir tek o, sözünü eğip bükmeden söylemeli, yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.Alkışlandığında değil sadece, asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.Övmeli alem içinde, baş başayken sövmeli ve sen öyle güvenmelisin ki ona, övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin, "hak ettim" diyebilmelisin.Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş...Gözbebekleri bulutlandığında yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.Ve sen ağladığında, onun gözünden gelmeli yaş...
* * *
Böyle bir dostum var benim.Pek sık görmesem de hep yanımda olduğunu bildiğim, yalansız riyasız dertleşebildiğim.Kuşağımın en iyisiydi hilafsız...Beraber okuduk, birlikte koştuk son 20 yılın amansız parkurunu...Katılasıya ağladık, doyasıya güldük yol boyu... Ekmeğimizi ve acılarımızı bölüştük. Çocuklar doğurduk, büyükler gömdük.Sonunda yara bere içinde oraya buraya savrulduk.Buluştuk geçenlerde...Bitaptı; kayan bir yıldız kadar ışıltılı, bir o kadar yorgun:"- N'apıyorsun" diye sordum."- Seyrediyorum" dedi; "çaresizce, öfkeyle, şaşkınlıkla ama sadece seyrediyorum".Seyrettiği; kuşağımızın en kötülerinin, pespayelik yarışında ipi ilk göğüsleyenlerin zirveye hak kazanmalarındaki akıl almaz gariplikti.İyiliğin ve ustalığın bu kadar eziyet gördüğü, kötülüğün ve yeteneksizliğin bunca ödüllendirildiği bir başka coğrafya var mıydı acaba?Okuldaki ideallerimizden, gençlik coşkumuzdan söz ettik bir süre; tozlu raftaki bir kitabı yıllar sonra merakla karıştırır gibi...Ülkemizin kaderini değiştirmeye azimliydik mezun olurken; lakin karanlığını boğmaya yemin ettiğimiz ülke, karanlığına boğmuştu bizi...Pazarda görsek tezgahından meyve almayacağımız adamların cenderesinde bir ömür geçirmiş, tünelden çıkış sandığımız ışığın, üstümüze gelen kamyonun farı olduğunu çok geç fark etmiştik.Velhasılı ne sevebilmiş, ne terk edebilmiştik.Krizde geçmişti bütün gençliğimiz; ve şimdi çocuklarımıza tek devredebildiğimiz, çok daha ağırlaşmış bir kriz..."- İşte" diye iç geçirdi kadim dostum, "...bunları seyrediyorum bir kenardan sessizce..."
* * *
İşte en çok da böyle zamanlarda bir dostu olmalı insanın...Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış, cesaretle ihanet arasında gidip gelen bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri..."Parkurun bütün zorluğuna rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya; yenildik sayılmayız" diyebilmeli...Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda, küçücük bir kağıda yazdığımız kısa, ama ümitvar bir yazıyı, yüreğe benzer bir taşa bağlayıp birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:"Bunu da aşacağız!İmza: Bir dost!.."
Sevgili Anneciğim,Ne garip; yeni yeni farkediyorum ki, çocukları anne olunca çocuklaşıyor anneler... ... Ve insan, zamanın nasıl insafsız bir öğütücü olduğunu bu rol değişiminde anlıyor. Eminim karnındaki ilk tekmemden, hatta doktorların 'Bundan sonra ağır kaldırmak yok' müjdesinden beridir iki kişilik yaşıyorsun yaşamı... Doğum odasında bir küçük el saçlarına tutununca değişti herşey ve o el, o saçtan hiç eksik olmasın istedin. Kimbilir kaç geceyi karyola başuçlarında derin iç çekişler dinleyip hüzünlenerek uykusuz geçirdin, kaç emzirme seansında bitkin uyuyakaldın. O gün bugündür hayatı, bir toprakla çiçeği kadar ortak üretiyor, tüketiyoruz.Yolboyu, kusurlarını hiç görmedik birbirimizin, yeteneklerimizi abarttık karşılıklı; toz kondurmadık üzerimize, kol kanat gerdik... Ben dünyanın en iyi evladıydım, sense; tarihin en iyi annesi... Her çığlıkta başucumda biteceğini bilmenin güveniyle büyüdüm. Her derdimde benden çok dertleneceğini bilmenin o bencil alışkanlığıylaayakta kaldım.
Sevginle donandım... Ama sonra birden o korkunç çark devreye girdi ve yaşamın acımasız kuralı işledi ;Büyüdüm... Senin kollarında 'sen'den habersiz, bambaşka bir 'ben' çıktı ortaya. Bazen o eski 'ben'e hiç benzemeyen bir 'ben'... Çünkü farkettim ki, anlattığın masalların yaşamda karşılığı yokmuş. Kızlar bir prens umuduyla kurbağaları öpedursun, ben her yalanda burnumu yokladım. Şaşırdım. Bostandaki lahanaların, ısırılmış lahanaların ve benzeri pastoral ninnilerin modasının geçtiğini gördüm sokakta...
Söyleyemedim sana... 'Yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin artık eskisi kadar geçerli olmadığını' anlatan kitapları salonun ortasında açık bıraktım, açıp okuyasın diye... Her kuşağın o vazgeçilmez ikilemi depreşti yeniden; 'Devir de amma değişti' diye yakınırken sen; ben ilginle boğulduğumdan dertlendim. Bir yerim yaralandığında 'Anam görürse ne kadar üzülür' diye gizlemeye çalışmak küçük bir çocuk için nasıl bir yüktür bilir misin?Acından çok onda yaratacağın acı, acıtır canını...
Oysa ne çok acılar paylaştık seninle...Ve ne çok sevinçler yaşadık beraber...Nasıl dar günlerde yardıma koşup, kaç şenliğine ortak olduk birbirimizin? ...Lakin artık kafesten uçma vaktiydi.'Danaların girdiği bostan'da ayakta kalabilmenin yolu, tek başına kanat çırpmayı öğrenmekten geçiyordu.
Yargıladık birbirimizi bir dönem...Sorguladık... ...Sen bana eş dost çocuklarını örnek gösterdikçe, ben seni eş dost ebeveynleriyle kıyaslar oldum. Sen her sohbete 'Bizim çocukluğumuzda...' diye başladıkça ben, değişen takvim yapraklarını koydum önüne...
Nasıl da zalim bir çark bu değil mi? Doğuyor, doğuruyor ve günün birinde yuvadan uçacağını bile bile koca bir ömrü karşılıksız veriyorsun... Ve hayat birden ıssız bir adaya dönüşüveriyor. Sonrası kâh bir kapı zili beklentisi, kâh bir mektup, kâh bir telefon sesi... Gizliden gizliye özlenen bir torun müjdesi... Fotoğraflar sarardıkça solan bir yaşam ve uzaklaştıkça yakınlaştığımız bir mazinin geri dönmez anıları... Yazılarla konuştuk öyle zamanlarda...Bakışlarla anlaştık. Ağlaştık birbirimizden gizleyerek acılarımızı... Bir mimikle özleştik, bir gülüşle kavuştuk. Ben büyürken seni de büyüttüm.
Şimdi çok daha iyi anlıyoruz birbirimizi... Çünkü küçücük bir el saçlarımı kavrıyor geceleri... Karyola başlarında uykusuz geceler geçiriyorum. Pastoral ninnilerle büyütüyoruz oğlumu; yalancı çocukların burunları uzuyor masallarda, öpülen kurbağalar prens oluyor.
...Ve yaşamın değiştiğini, eski tecrübelerin geçersizleştiğini anlatan kitaplarıkaldırıyoruz salondan gizli gizli... O korkunç çark, acımasız bir hızla dönmeye devam ediyor. Zaman, öğütüyor kuşakları... İnsan ancak mahrum kalınca anlıyor sevginin değerini...Bense sevginden mahrum kalmaya fazla dayanamayacağımı biliyorum.
O yüzden bu Anneler Günü'nde sana upuzun bir ömür diliyorum. Hem biliyor musun?'SENİ ÇOK SEVİYORUM'......
manolya80
29.05.2007, 23:54
Konfüçyüs'den aşk öğütleri!!!1 - Tedavi edilemez derecede romantik olun.2 - Birlikte kitap okuyun, elele tutusun ve birlikte duzenli yürüyüslere çıkın...3 - Gülümsemeler bulaşicidir.Ona da bulaştırın...4 - Güvenilir bir sırdas olun ve onu hic kimseye sikayet etmeyin.5 - Onun en sevdigi çiçegi ,rengi,muzigi,şiiri ve yazarı bilin.6 - Ona, beklemedigi hoş sürprizler yapin.Hiçbir neden yokken de kart ya da küçük aşk notlari yollayin.7 - Birbiriniz icin özel ve gizli takma adlar bulun.8 - Aşk, birlikte saçmalamaktir.Arada bir, birlikte sonuna kadar saçmalayin.9 - Kimin hakli olduğunu tartışmayın, neyin dogru olduğuna karar verin.Her tartışma sonunda barış anlaşmasını bir öpücükle imzalayin.10 - Sevdiğinizi yalnızca onun duyabileceği biçimde eleştirin,övgünüzü ise bütün dünyaya duyurun.11 - Bedeninize iyi bakın.Daima sağlıklı ve dinç olmayi hem kendinize ve hem de ona borç bilin.12 - Bir kucaklaşmadan ilk ayrılan siz olmayin.13 - Eş seçmek kitap seçmeye benzer, iyi tasarlanmış bir kapak ve cilt ilginizi çekebilir.içerigi sağlam olmadikça sonunu getirmek zordur.14 - Aşk icin evlenin. Hem eşinizin hem de kendinizin en iyi arkadaşı olunmystical2007-10-12 08:43:06
Sevgili çocuğum, seni uyurken seyretmek, nefes alışını duymak için sessizce odana girdim. Gözlerin kapalı,huzuriçindesin. Sarı buklelerin melek yüzünü çerçeveliyor. Bir kaç dakika önce çalışma odamda çalışırken birdenbireiçimin sıkıldığını farkettim. Dikkatimi işime veremedim vebu yüzden sessizce seninle konuşmak üzere odana geldim.
Bu sabah, yavaş giyindiğin için sabırsızlanıp, sana söylendim.Yemek fişini kaybettiğin için seni azarladım ve kahvaltı ederken gömleğine süt döktüğün için sana sert sert baktım. "Yine mi?" dedim, içimi çekerek ve başımı kızgınlıkla ikiyana salladım. Sense bana bakıp, tatlı tatlı gülümsedin ve bana "Hoşçakal, anneciğim!" dedin.
Öğleden sonra, sen odanda oynayıp,yatağına dizdiğin oyuncaklarına bağıra çağıra şarkı söylerken, ben telefonkonuşmalarımı yapıyordum. Sana sessiz olmanı işaret ettim, sonra yine bir saat kadar telefonda konuştum. Daha sonra bir asker gibi sana emir verdim, "Oyalanıp durma, çabuk ödevini yap!" Bana "Peki,anneciğim." dedin ve hemen çalışmaya koyuldun. Sonra da odandan hiçbir ses gelmedi.
Akşam ben masamın başında çalışırken, korkarak yanıma geldin ve bana umutla, "Anneciğim, bu gece kitap okuyacak mıyız?" diye sordun. Sana kesin bir dille, "Bu gece olmaz." dedim, "Odan hâlâ karmakarışık! Sana kaç kez anımsatacağım odanı toplamanı !" Başın önünde, odana gittin. Çok geçmeden geri geldin ve kapının yanından bana bakınca, "Şimdi neistiyorsun?" diye sordum aksi bir ses tonuyla.
Hiçbir şey söylemedin. Yanıma geldin, boynuma sarıldın ve beni öpüp, "İyi geceler, anneciğim. Seni seviyorum!" dedin. Sonra da aceleyle odana gittin.
Daha sonra, duyduğum vicdan azabı nedeniyle, boş boş masama bakarak uzun bir süre oturdum. Acaba neden böyle davrandım, diye düşündüm. Beni kızdıracak hiçbir şey yapmamıştın. Sadece büyümeye ve öğrenmeye çalışan bir çocuk gibi davranmıştın. Bugün yetişkinlerin sorumluluklarladolu dünyasında kendimi kaybettim ve sana harcayacak enerjim kalmadı. Bugün sen benim öğretmenim oldun, beni öpmeyi, bana iyi geceler dilemeyi unutmadın ve üstelik ruh halimin iyi olmadığını fark edip, parmaklarının ucunda gezindin.
Şimdi seni uyurken seyrediyorum ve bugünüyeni baştan yaşamak istiyorum. Yarın, ben de sana, bugün senin bana gösterdiğin anlayışı göstereceğim, böylelikle belki gerçek bir anne olabilirim. Uyandığında sana sıcacık gülümseyip, okuldan geldiğinde sana moral vereceğim ve yatmadan sana kitap okuyacağım. Sen gülünce gülüp, sen ağlayınca ağlayacağım. Kendime daha büyümediğini, bir çocuk olduğunu ve senin annen olmaktan mutluluk duyduğumu anımsatacağım. Bugün senin anlayışlı davranışın bana çok dokundu ve bu yüzden gecenin bu saatinde sana teşekkür etmeye geldim,çocuğum, öğretmenim, arkadaşım olduğun ve bana gösterdiğin sevgi için.
TEŞEKKÜRLER YAVRUM...
hikaye babamaAnnem 45 yılın metanetiyle, hiç onu yalnız bırakmamışlığıyla, ağlama dedi kısık sesiyle. Ağlamasın demiş gözlerini kapatırken, onu her an koruyabileceğim bir yere gidiyorum üzülmesin demiş gözünden akan tek bir damla yaş ile. Nasıl acımıştı içim anlatamam o gün..Ogün telefonuma gelen bir cevapsız arama zamansız gelen bir şeyin habercisi gibiydi.Beni hiç o saatte aramasına alışık olmadığım ablamdı arayan.Elimi telefonu almakla almamak arasında kalmıştı beynim.Çığlık yükseliyordu sanki telefonun her arama sesinden tek tek .Telefonu açan ablamın küçük kızı benim ilk göz ağrım beyaz peynirimdi.Teyze diye seslenişinden ters giden bişeyler olduğunu anlamıştım.O bana hiç teyze demezdi eğer kızgın yada üzgün değilse.Canım derdi canım benim derdi söze başlarken.Telefonda; teyze.... canım dedi, canım gitti dedi....O an sanki bütün dünya ters dönmeye başlamış kulaklarım duymaz olmuştu...Bütün metanetimi toplayıp tüm cesaretimle ne olduğunu sordum...Bana hiç alışık olmadığım bir tavırla;dedem... baban.... canımız... dedi.Gerisini getiremeden sessizliğe gömüldü.Elimden düşen telefona aldırış bile etmeden aşağı katta bulunan aile dostumuzun kapısını çaldım.Halimin nasıl olduğuna bile aldırış etmeden; kendimi en son tüterken bıraktığım baba ocağımda buldum.Herkes ordaydı bir ben yoktum.Yerden kalkmayan gözlerin arasından ablamın sesini duyar gibi oldum.Son nefesinde seni istemiş yoktun neden? diye isyanı çınladı beynimde..O an kendime kızgınlığımla isyanlar dilime dolanmıştı.Neye yarardı ki dünya niye dönerdi ki artık.Bitmişti herşey durmalıydı dünya.Canım babam artık sesini bile duyuramadıktan sonra neden vardım ki..Herşeyin bittiğini düşündüğüm bir andı o an.herşey anlamını yitirmiş feryadlar yüreğime işlemişti..Kalabalıkta arkamdan bir el omzuma tutunup ağlama dedi.Annem 45 yılın metanetiyle hiç onu yalnız bırakmamışlığıyla ağlama dedi kısık sesiyle.Ağlamasın demiş gözlerini kapatırken sakın ağlamasın onu her zaman görebileceğim bir yere onu her an koruyabileceğim bir yere gidiyorum üzülmesin demiş gözünden akan tek bir damla yaş ile.Yıkılmıştım içimin hiç acımadığı kadar çok acıdığını hissediyordum ne ayağa kalkıp anneme sarılabiliyor ne de gözümden akanlara söz geçirebiliyordum.Birlikte onu hiç değişmeyecek yerine teslim edip, geldiğimiz yere toprağa emanet edip gelmiştik ablam ve annemle..Şimdi daha güçlü olmamız gerek dedi annem.Çünkü o bizi hiç olmadığı kadar daha iyi görebilecek.Şimdiye kadar yapılan ne varsa bunun hesabını ancak biz yanına gidince sorabilecek ama bundan sonrakilerin hepsinden haberi olacak.Onu üzmemeliyiz o benimle sizinle nasıl gurur dolu bu dünyada yaşadıysa şimdi onun gurur duymaya onurlanmaya hepimizden daha çok ihtiyacı olacaktır dedi ve o günden bugüne dek her günümüz ona sevgi göndererek ona dua ederek yaşamakla saygıyla sevgiyle geçti.SENİ OLDUĞUN YER GİBİ SONSUZ SEVGİYLE ANIYORUZ BABAM.SENİ ÇOK ÖZLEDİK...alıntıdır.......mystical2007-10-12 08:50:09
Ben bir rüya gördüm içinde bir çiçek,bir zirve ve ilahi bir ses olan. Aşk koydum adını…Ve yaşadıklarım bana anlattı ki günah işledim… Cezamı çekerken fark ettim aslında nerede olduğumu… Derler ki dağların zirvelerine yakın bir çiçek açar.O tüm doğanın bahşettiği güzelliklerin tazeliğini taşır.Zirvede açmasının sebebi de budur.O doğanın güzelliğine hükmeder ve ulaşılmazdır.Fakat bazen ona ulaşanlar ve onun güzelliği karşısında bir buz denizinin ortasında kalmış gibi hislerini kaybedenler olur.İşte onlar için tüm zaman durmuş, dünyadaki tüm duygular yok olmuştur.Çünkü onlar dünyanın tüm güzelliklerinin tazeliğini taşıyan asmin’in büyüsündedir artık.Bu onlara iki duyguyu yaşatır.Birincisi,Cenneti dünyanın zirvesinde yaşama hazzını…İkinci si de,bunu yaşatan varlığa uzaktan bakıp dokunamama acısını… Bu öyle bir kaostur ki bunu yaşayan ender insanlar iki ayrı uçta, aslında dünyanın nasıl bir dengede durduğuna şahit olurlar.Her güzelliğin içinde bir acı her acının içindede bir güzellik olduğuna dair denklem aslında asmin in yarattığı bir eşitsizliktir…Dünyanın varoluşundan bu yana tartışılan tüm karşıtlıkları yansıtır asmin. O tüm soruların doğduğu beşikten yani sonsuzluktan gelir ve tüm cevapların eridiği yok oluşa doğru sürer hayatını… O zirvelerin tazeliğidir insanların avuç açtığı.O tazeliğin yadsınamaz yaşam formudur doğanın hiç durmadan haykırdığı… O sonsuzluğun çiçeğidir tanrısal bir ilhamın üzerine titrediği…Ben bir rüya gördüm içinde bir çiçek,bir zirve ve ilahi bir ses olan. Aşk koydum adını…Ve yaşadıklarım bana anlattı ki günah işledim… Cezamı çekerken fark ettim aslında nerede olduğumu…Ben bir zirvedeydim,karşımda dünyanın en kutsal ilahi sözleriyle yıkanmış bir çiçek vardı.. Ne yazık ki insanca davranıp bu yüceliğin büyüsüne kapılarak ona dokunmaya çalıştım….Aslında bilmem gerekirdi,insanca dokunuşlar ilahi varlıkları incitir… Ama bilemedim ve sonucunda bütün görünmez gazaplar yüreğime doldu…Acıyla kıvranırken uyandım rüyamdaki rüyadan…Ve anladım ki cennetin güzellikleri cennetten gelen bu çiçeğe sahip olmakta değil… O güzellikler bu çiçeğe duyduğun aşkla, ona dokunmadan yaşayabilmekte…Ben seçilmiş biriyim ki bu rüyayı gördüm…İçinde bir çiçek, bir zirve ve ilahi bir ses olan bir rüya… Şimdi seni daha iyi tanıyor ve daha farklı bir aşkla seviyorum asmin…Sonsuzluktan gelen ,evrendeki tüm ilahi seslerle yıkanmış ,zirvelerin çiçeği………………..Kalbim ve tüm aşkımla … mystical2007-10-12 08:45:27
Umudunuzu kaybettiğinizi düşünmeyin.Böyle hissederseniz bilin ki, O bir sokak lambasının ışığında onu bulmanızı bekliyor. O gün her gece olduğu gibi karanlık, bir yorgan gibi örtmüştü yaşadığım şehri.Nedense farklı bir kasvet dolaşıyordu damarlarımda.Kemer altındaki küçük, köhne meyhaneden yalnızlığımın koluna girerek çıktığımda, aldığım alkol etkisini çoktan göstermeye başlamıştı.Sıcak, bunaltıcı bir havanın hakim olduğu gece yarısında,saatler sabaha kavuşmak için koşuşturuyordu.Bense bu hıza hiç uyum sağlayamayan bir sakinlikle adımlıyordum sokakları…Cebimden anahtarlarımı çıkardım usulca…Her ahşam o saatlerde yaptığım rutin eylemleri gerçekleştirmeye başlamıştım.Birazdan evimin kapısını açacak, ışıkları hiç yakmadan yatağa gidip yatacaktım.İçinde boğulduğum kabusların beni hapsettiği yatağımda, huzursuzca sabahı bekleyecektim.Yanımda yatan yalnızlığımla birlikte…En azından onu görene kadar böyle olacağını düşünüyordum.Titrek ışıklı bir sokak lambasının altında duruyordu.Gözlerimi, bana hiç yabancı gelmeyen bu siluetten ayıramıyordum. Onu izlediğimi fark edince döndü.Terkedilmişliğin acısını taşıyan yüzüne, aydınlık katan gözleriyle bana baktı.Tuhaf bir dinginlik belirdi içimde.Gözlerinin etkisinden kendimi kurtardığımda, iradesizce ona doğru yürüdüğümü fark ettim.Sessizce beni bekliyordu.Yanına geldiğimde gülümseyerek;- Merhaba dedi.- Merhaba dedim.Tanışıyor muyuz?- Unutmuş olmalısın ama normaldir.Beni çok uzun zaman önce terk ettin?- Ben mi? Diyebilmiştim şaşkınlıkla.- Evet sen dedi tekrar gülümseyerek.- Nasıl oldu peki?- Anlatırım ama önce beni evine götürmelisin.O gece uzun zamandır ilk defa evimin ışıklarını yaktım.Karşılıklı sessizce oturuyorduk.- Kimsin? diye sordum.- Ben umut dedi.- Anlat bakalım hikayeni.- Sen aslında bütün hikayeyi biliyorsun.- Bunu nereden çıkardın.Seni hiç hatırlamıyorum ki.- O zaman anlatayım…Ben umudum..Senin umudun…Tıpkı diğer insanların sahip olduğu umutlar gibi.Biz insanlarla birlikte doğar onların yaşamlarına bahşediliriz.Amacımız insanların hayatlarına daha bir bağlı yaşamasıdır.Fakat bazen insanlar bizi terk ederler.Sonrada kaybettiklerini düşünerek hayıflanırlar…Oysa, biz onları bir sokak lambasının ışığında bekleriz.Onlar tarafından bulununcaya dek…- Neden bir sokak lambasının ışığında?- Çünkü ben umudum.Senin aydınlığında değil, karanlığında ortaya çıkar ve seni aydınlatırım…- Peki şimdi ne olacak?- Şimdi yat dinlen.Rahat uyu.Bil ki yarın farklı bir sabaha uyanacaksın.Bunlar onun son sözleri değildi. Ben uyuyuncaya kadar uzun uzun konuştu…O gece aslında hayatım da çok değerli bir şeye sahip olduğumu anladım…UMUDA…Artık yalnızlığımla aynı yatağı paylaşmıyorum.Zannedersem ayrıldık.Ertesi gün çok farklı bir sabaha uyandım,umudu hayatıma tekrar kabul ettiğim için…Umudunuzu kaybettiğinizi düşünmeyin.Böyle hissederseniz bilin ki, O bir sokak lambasının ışığında onu bulmanızı bekliyor.Umudunuzu ve umduğunuzu bulmanız dileğiyle…mystical2007-10-12 08:44:32
düşünüyorum yinede varım
Sabah lavabo başında ayna karşısında nasıl göründüğümüze bakarken kısa süre sonra aralarına karışacağımız insanların karşısında kullanacağımız mimiklerin alıştırmasını yapmak çok akılkarı bir iş olmalı ..yada tuvalette hiç ilgisiz şeyleri anımsamak ve düşünmek ..
Bu yazıda giriş gelişme ve sonuç varmı ? Yazının edebi bir değeri olacakmı bilmiyorum ...Ama insanın aklına geleni karaladığı satırların çok değerli belkide en değerli eserler olduğunu düşünüyorum ...Nedenmi?
Çırılçıplak kaldığında düşünceler en halis olanı yansır kelimelere ve en cesurca itiraflar bu anlarda yapılır .Belkide en gerçekçi yüzleşmeler bu lahzalarda yaşanır . Zordur kendini beğenmek ve beğendirmek bencilliğinden uzak durmak çünkü her ruh övgüye muhtaçdır kabul etsede etmesede. Övgü iyi olana güzel olana yapılır ve ruh bunu bilir akıl inkar etsede bu niyazi, ruh nazlamak ister.
İşte saçmalamak bunun için takdire sayandır fikrimce.
Hiç bir deliyi ,tamamen akıl ve şuurunu yitirmiş olan bir insanı saçmalarken dikkatlice dinledinizmi?
Bu deli saçmaları ne çok geçmiş hatırayı ne çok acıyı ,sevinci ve yaşanmışlığı barındırır içinde bilemezsiniz.
Anlamsız ezgiler halinde bazen belli bir refleks eşliğinde mırıldanılan o sözler altından kalkılamamış bir ömrün yankılarıdır .
Onlar en güçlü olanlardır belkide her şeyi belleklerinden silmiş ve tümüyle benliklerinden vazgeçmişlerdir.
Kim olmak önemini yitireli çok olmuşdur bir çoğu için.Var olmakdan dolayı acı çekmekden kurtulmuşdur onlar ,ve sadece fiziksel varlıklarını algılarlar kendileri hakkında hiç bir fikirleri yokdur onlar yaşama ve tüm karmaşasına rest çekmişlerdir,artık ne acı çekerler nede sevinci hissederler .
Bir zamanlar onları ürküten gelecek mefhumunu yitireli çok olmuşdur, kimi bir anda kimi bir günde yada gecede soyutlamışlardır kendilerini bizim dünyamızdan.Kimileride uzun cablar ve doğruyu bulma telaşıyla bir ömrü tüketmekdeyken yavaş yavaş dalarlar bu cunun girdabına hiç farketmeden...
Artık sorgulayacakları ne bir geçmişleri nede bir hataları kalmışdır.
Ve her gün tüm aklı selimiyle uyanıp günlük işlerini endişelerini gözden geçiren ,fırsat buldukça geçmişini ve geleceğini didkleyerek sözüm ona ders almaya uğraşan,hayat ve yaşam kavramlarına anlam bahsetmek adına türlü fikrin peşinden gidip türlü deneme ve yanılmalarla tecrübe edindiğine inanıp zaman adını verdiği ve kendisine kısıtlı bir süre tanındığını düşünerek aklınca en doğru biçimde yararlanmaya çalışdığı sözde süreyi kullanan bizler ....
Akıllıyız biz....Öyle ya delirmediğimize göre akıllıyız demekdir...
Belkide farkında değiliz deliliğimizin yadafarkına varmamaya çalışıyoruz...
Sabah lavabo başında ayna karşısında nasıl göründüğümüze bakarken kısa süre sonra aralarına karışacağımız insanların karşısında kullanacağımız mimiklerin alıştırmasını yapmak çok akılkarı bir iş olmalı ..yada tuvalette hiç ilgisiz şeyleri anımsamak ve düşünmek ..
Sürekli kendimize ve başkalarına nedenli akıllı ve işe yarar biri olduğumuz isbatlamaya çabalamak illede bir şeyleri başkalarından daha iyi yaptığımıza inanamaya ihtiyaç duymak bu ihtiyaçlar tatmin olmadığında bunalıma girmek ,her olumsuzluk için bir bahane bulmaya uğraşmak ,yada her ölümlü adımda kendimizi dev aynasında görmek çok akıllıca olmalı...
Bizi mutsuz kılan şartları kabullenmek ve tahammül etmek adına ödünler vermek ve bir şeyleri değiştirememenin cesaretsizliğini toplumsal kurallara uymak olarak açıklamak belkide çok keskin bir zekanın ürünüdür.
Korkularımızı kabullenmeyip agresiflikle tüm zaaflarımızı örtbas etmek ,hatalarımızın faturasını çıkartmak için bir ömür boyu bir muhasebeci titizliğiyle ölçüp biçip sonunda kabağı başkalarının başında patlatabilmek insan oğlunun var oluşundan buyana bulunan belkide en akıllıca yöntem.
Ha !! elbette kimi zaman bir ortaçağ şövalyesi yada asilzadesi tavrı ile günahlarımızı itiraf edip sözde sorumluluk alabilen olgun kişiliği oynamak ve dahası bunun doğruluğuna inanıp özde yine kendi egomuzu okşamaya çalışmak da oldukça zeka gerektiren bir durum....
Oysa gerçek asalet ve cesaret bir delinin mırıltilrında ,kulakları tırmalayan çılgın kahkahalarında yada histerik hıçkırıklarında saklıdır.Tüm egolardan uzak bütün ihtiraslardan soyutlanmış tüm açıları anlamını yitirmiş bu tavır ve davranışlar "halış insanoğludur " hani şu kendimizle başbaşa kaldığımızda yaptıklarımız yada düşündüklerimiz varya hani şu düşünüp isteyip ama başkalarından gizlemeye çalışdiğimiz arzular iste asl olan bunlar gerçek biz onların toplamından ibaret .
Tüm cinsel güdülerimiz tüm hayvanı istek ve arzularımız bütün durtularımizle asıl biz buyuz.
Ve bir deli bunların tümünü kontrolsüz biçimde sergiler utanmaz gizlenmez inkar etmez sadece yaşar ...
Ne bedenini nede ruhunu bir kaliba sokmak çabasında değildir "düşünmüyordur ve yinede vardır"
Ve belkide gerçek varoluş budur.
Gerçek özgürlük budur.
Belkde tüm gerçek bundan ibarettir.
mystical2007-07-27 16:23:52
gündüz simitle gece ümitle
Hay Allah! dalmış gidiyorum ammada kopurtmuşum sabunu Allah vere de birilerinin gözüne kaçmasa malum yine yaygara kopar Mazallah!!!
Bu gün keyfim yerinde ! şöyle hem etliye hem sütlüye karışacak ,hem suya hem sabuna dokunacak bir kaç satır döktürecek kadar da muziplik havamdayım.
Eh canım ülkemde de çeşit bol maşallah !
Türk mutfağı gibi mübarek !
Hangisinden başlasam acaba önce etlimi yoksa sütlümü ?Önce suya mı dokunmalı sabuna mı ?
Adetimdir ellerimi yıkamadan sofraya oturamam annem sağolsun alıştırmış çoçuklukdan beri, eh! madem eller yıkanacak o zaman önce sabunu alıp suyla bir güzel köpürtmeli dimi ama?
Anlaşılan son zamanlarda her kes bunu yapıyor canım ülkemde ,ortalık sabun köpüğü tarzı değersiz ve kalitesiz heberlerden geçilmez oldu.
E bide gözüne sabun kaçanlar var !...hani şu gözü yanıp ortalığı velveleye verenlerden söz ediyorum helde başkasının köpürttüğü sabundan kaçmışsa bu zatların gözüne seyredin curcunayı ...
Onlar ortalığı karıştırana dursun akıllı geçinenler çokdan ellerini yıkayıp geçmişler memleket sofrasının baş köşesine .
Önlerinde etliler sütlüler sömürüp duruyorlar tıka basa.Aman dikkat mide fesadı geçirmeyiniz bu şölenden uzak kalmayınız!!
Ne zaman doyacakları meçhul zatlar somura dursun ,bir yanda da yiyecek ne etlisi ne sütlüsü olmayan yurdum insanı ...
Bekleşirler bir arada belki içlerinden biri doyar da midesi yerine vicdanının sesini duymaya başlar tabi başka aç midelerin seslerinide .
Sıcak bir aş ve güvenli bir gelecek umuduyla bekleşenler daha ellerini bile yıkamaya fırsat bulamamışdır .Ne yapsınlar ülkemin bir yerinde ismi lazım değil bir diskoda gece yarısı tavandan dökülen sabun köpükleri yarı bellerinde kadar gelmiş alkol şehvet ve sabun kokusu içinde çılgınlar gibi eğlenenler tüm sabunları tüketmişler.
Olsun yurdum insanı aç gözlü değildir oldum olası kanaat etmeyi bilir , arap sabununa bile razı olur icabında ,yeterki sofrada yer açılsın.Yeterki yiyecek bir lokması ,giyecek bir hırkası ve birazcık güveni olsun geleceğe.
Hay Allah! dalmış gidiyorum ammada köpürtmüşüm sabunu Allah vere de birilerinin gözüne kaçmasa malum yine yaygara kopar Mazallah!!!
Neyse etliye sütlüye bu günlük boş vereyim zaten yer yok şimdilik sofrada hem olsada böylelerinin yanında oturmak bozar bizi ...
İçim bayıldı şimdi etli sütlü istemem sizin olsun olsunda belki bir gün gözünüz doysun ...
Ben yurdum insanı tarzı gündüz simitle gece ümitle yaşarım .
Terk-i adet maraz doğurur derler eskiler, bi bildikleri var zahar! Çeyrek ekmek bir kaç zeytin bir domates neyimize yetmez !!
Varsın etliler sütlüler onların olsun ,bize azıcık aşımız ağrısız başımız yeter de artar bile .Huzur olsunda gerisi varsın sağlık olsun.
Yüreğiniz umutlu ,umudunuz bereketli olsun. mystical2007-07-27 16:20:20
sevmeyi bilmekZaten o gelip senin eline konmuş. Daha ne istiyordun ki. İsteseydi başkasının da eline konardı. O sana onu sevmen için müsaade etmiş zaten. Sen neden kaçmasın diye kapattın ki elini. Buraya nasıl geldiğini dahi bilmiyordu.Sadece sevgilisiyle yaptığı kavgayı ve kapıyı vurup çıktığını hatırlıyordu.Arabaya atlayıp öylesine basmıştı gaza ve kendini,İstanbul da çok az kalmış ağaçlarla bezeli bir parkta, bu bankın üzerinde otururken bulmuştuDüşüncelerinde hep o suçlayıcı ifadeler vardı"Sen kıskanç,her şeyi yanlış anlayan ve her şeyden kötü bir anlam çıkarmaya meyilli birisin."Sevgilisi onu bu şekilde suçlamıştı."Ne var yani" diye geçirdi içinden"Sen elin adamlarıyla internet'te mesajlaş ben aaa hayatım ne kadar iyi yapıyorsun mu diyeceğim? Yok yaa, tamam moderniz de o kadar değil hani. Bizim de içimizde bir taş fırın erkeği var."Bir senedir birlikteydiler sevgilisiyle ve iki aydır aynı evde yaşıyorlardı. Onu çok seviyordu ve onu mutlu etmek için her şeyi yaptığına inanıyordu. Ama o evdeki bilgisayarda başka erkeklerle konuşuyordu. İşin vahim tarafı bunun normal olduğu savunuyordu.Damarlarında akan kanın yavaşlaması düşüncelerini biraz daha berraklaştırmıştı.Etrafına bakındı. Oturduğu bank'ta yalnız olmadığını gördü.Yaşlı tonton bir teyze gülümseyerek ona bakıyordu."Bahar geldi",dedi yaşlı teyze başını hafifçe öne eğerek. Sonra tekrar başını kaldırdı. İleride koşturup duran bir çocuğa bakarak."Bu benim son torun. En küçük olan oğlumun kızı. Arada bir Pazar günleri bize gelir. Eee çocuk bu devamlı evde oturmaktan sıkılıyor. Bizde bu parka geliriz arada"İster istemez gözü çocuğa kaydı. Bir kelebeğin peşinde koşturup duruyordu küçük kız, bir o yana bir bu yana.Kendi çocukluğu aklına geldi. Oda çok severdi kelebekleri. Hatta filmlerden gördüğü şekilde kelebek koleksiyonu bile yapmaya kalkmıştı bir ara... Tam çocukluğuna gitmişti ki küçük kızın can hıraş feryatlarıyla kendine geldi."Babaanne, babaanne baaaak yakaladım"Küçük kız bu feryatlar içerisinde iki avucunu birleştirmiş koşarak onlara yaklaşıyordu. Babaannesi büyük bir sevecenlikle oturduğu bank'ta öne doğrularak,"Neyi yakaladın yavrum" dedi."Kelebeği babaanne, kelebeği" dedi küçük kız. Sonra büyük bir sevinçle ellerini aralayarak babaannesine uzattı.Evet küçük kızın elinde minik bir kelebek vardı. Ama hiç hareket etmiyordu. Küçük kız bunu görünce durakladı."Ama o ölmüş. Niye öldü babaanne o ölmesin ben onu çok seviyorum. Küçük kız hıçkırıklara boğulmuştu."Babaanne torununu teselli etmeye çalışarak.."Demek ki fazla sıkı tutmuşsun", dediKüçük kız çocukça bir reddedişle"Hayır o geldi benim elime kondu. Bende kaçmasın diye diğer elimi üstüne koydum."Babaanne torununun hıçkırarak anlatışına, şefkatle onun başını okşayarak cevap verdi."Ama yavrucuğum zaten o gelip senin eline konmuş. Daha ne istiyordun ki. İsteseydi başkasının da eline konardı. O sana onu sevmen için müsaade etmiş zaten. Sen neden kaçmasın diye kapattın ki elini. O istemeseydi senin eline konmazdı. Onu kaçırmamak için elini kapatmasaydın belki hiç kaçmayacaktı. Ama elini kapatınca bak ne oldu"Beyninde şimşekler çakıyordu. Babaanneyle torununun gittiği neredeyse bir saat oluyordu ama o hala babaannenin söylediği son sözleri düşünüyordu. Anlamıştı hem de her şeyi anlamıştı.Aniden kalktı, arabasına binip geldiği hızla evine yol aldı. Ama bu sefer geldiği gibi bilinçsiz değildi.Eve geldiğinde sevgilisini, iki kişilik hazırlanmış mükellef bir sofranın başında onu beklerken buldu.Usulca mahcup bakışlarla onu izleyen sevgilisine yanaştı, kulağına eğilerek, "Kelebeğim seni çok seviyorum, dedi" mystical2007-10-12 08:47:30
kaçınılmaz son
Hiç bir ilişki ilk günlerin heyecanını sürdürebilecek kadar güçlü değildir, sanırmısınız ki leyla ile mecnun kavuşsalar yine birbirlerini çok seveceklermiydi??? Onları efsaneleştiren kavuşamamalarıdır...
Hiç bir ilişki ilk günlerin heyecanını sürdürebilecek kadar güçlü değildir, sanırmısınız ki leyla ile mecnun kavuşsalar yine birbirlerini çok seveceklermiydi??? Onları efsaneleştiren kavuşamamalarıdır...
Tabiki onlarda diş macununun ortadan sıkılmışlığı üzerine büyük bir kavga yapmayacaklarmıydı?
Aşklar asla ilk günlerin coşkusunu, güzelliğini taşıyamaz...
Evliliklerde de aşkın devam edeceğini düşünmek tamamen yanlışdır. Evlilikde çoğu zaman olmayan aşk, zaman zaman, ışığın yanıp sönmesi gibi ortaya çıkar, bir yanar bir söner, tekrar tekrar aynı adama yada kadına aşık olursunuz , zaten hazırsınızdırda, evli olduğun insandır o, ona aşık olmayacaksında kime olacaksın? Kimde arayacaksın aşkı?
Maazallah bir başkasına yönelmek, aşkı başka bir insanda aramak, duyulmazsa kendi vicdanın tarafından, duyulursada toplum tarafından linç sebebidir, dolayısı ile her zaman zorunlu hissedersin kocaya tekrar aşık olmayı.
O dünyalara değişmek istemediğiniz, belki dakikanızı ayrı geçirmek istemediğiniz kişi, bir gün size yabancı, bir gün olsada olur, olmasada olur, hatta bazen sinirlerinizi bozan hiç bir şeyine katlanamadığınız biri haline gelmiştir.
Siz eski günleri derin ah lar ile çekerken, acaba o aynı şeyleri içinden geçiriyor mudur? Sevgi sözcükleri azalmış, o birbirinizin gözlerinize anlamlı bakışlar yerini yorgun, anlamsız bakışlara bırakmıştır.
Ne olurdu her şey ilk günlerdeki kadar güzel kalsa, nerede yanlış yapılıyorduda, kaçınılmaz son hep aynı oluyordu? Adı üstündedir, ne kadar uğraşılsada her zaman ilk zamanlar özlenecek, şimdiki zamandan bir türlü memnun olunamayacaktır, herşeyin bir evresi olduğu gibi ilişkininde evreleri vardır, bir önceki evreye geri dönüş imkansız, çok zor, yada kısa süre için olarak tanımlanabilmektedir.
Oysa her zaman ümit edilmez mi masallardaki gibi bir aşk? Sonsuza kadar mutlu yaşadılar hikayesi, masallar masallarda kalmaktadır, kimse kimseyle sonsuza dek sorunsuz, büyük aşkla yaşayamayacaktır.
Belki hatamız beklentilerimizi yüksek tutmamız aşkdan çok fazla şey beklemekdir, hayatın anlamını, tüm sorunların sonunu, yaşadığımız yanlızlığın paylaşımını, aşık olunca her şey düzelir yada aşkımızla hepsinin üstesinden gelebiliriz, evet belki kısa bir süre için hayatta ilgiyi kendi üzerine çekecek, yeni bir uğraş edineceksiniz, ancak hayatınız bir hortum gibi aşkınızı da içine alıp onu özümseyerek, sıradanlaştırıp yaşayabileceksiniz ve aşk nasıl olsa bitecek..
Aşkı yada aşkınızı hayatının merkezine koymamanız sizin için daha iyi gibi gözükürken her zaman sonunu bildiğiniz bir ilişkiyi her seferinde umut ile denersiniz, sonra da mazoşist bir yapı ile aynı duyguları, acıları, kavgaları, kırgınlıkları sevgi ile kabul edersiniz.
O yüzdendir ki, ne kadar çok severseniz sevin, aşkın büyüsü çok yakın zamanda sizi terkedecektir, ve yine aynı kısır döngü hayatınızda dehlizini dahada derinleştirecektir.
mystical2007-07-27 16:22:44
ayşe arman nasıl hamiş kaldı:)Kafana takma bak neler oluyor
Biyolojik saat mi?
Etraftan gizli bir baskı mı?
Nedir?
Anlaması ve anlatması hiç kolay değil ama bir sabah uyandım ki:
‘‘Aman Tanrım, ben bir kompleks sahibiyim!’’
Bir bu eksikti!
Çocuk kompleksi.
Bebek bebek!
Benim niye bir bebeğim yok?
Aşık olduğum bir adam var (nerede tahta vuracağım?), güzel bir ilişkim var (nerede tahta vuracağım?), iyi de neden bir bebeğim yok?
Artık zamanımın geldiğine mi inanıyorum, anne olmam gerektiğine mi, yoksa geç kalacağım korkusu mu? Yeryüzünde doğal sayılan bir şeyi kaçıracak mıyım duygusu mu? Kariyer da yaparım çocuk da sloganının 2. bölümünden eksik kalmak istemem ya, acaba o yüzden mi?
Resmen yavaş yavaş takıntı haline geliyor kafamda bu bebek meselesi.
Ben size bir şey söyleyeyim mi, kendin yaşamadığın her şey palavara. Bir sürü insan anlatıyor ya, yok bebeğin kokusu, yok annelik, yok bebek isteği ama başıma gelmeden dinlediklerimden bir şey çıkartabilmem mümkün değilmiş meğer.
Bu çocuk isteği kuvvetli bir şekilde bastırınca kavrıyorum durumu.
Daha önce de hamile kalmışlığım var, ama o zaman ‘‘Zamanı değil’’ demişim, istememişim.
Şimdi istiyorum...
*
Da...
Bu iş zannedildiği kadar kolay olmuyor. Ya da benim zannettiğim kadar. Doktora ‘‘Benim ne yapmam lazım?’’ diyorum.
‘‘Biyolojik bir rahatsızlığınız yok. Denemeye devam edin’’ diyor.
Millet, bu işin ritüelleri olduğunu söylüyor.
Ne kaybederim ki?
Etraftan duyduklarımı uygulamaya başlıyorum.
Bacaklarımı duvara dayadığım ilk ay, hamile kalacağımdan yüzden 100 eminim!
Böyle yaparlarmış olurmuş...
Olmuyor.
Gelde takma. Sinir oluyorum.
Ben arızalı mıyım?
Doktora soruyorum.
‘‘Hayır’’ diyor, ‘‘Denemeye devam edin.’’
‘‘Emriniz olur Doktor Bey.’’
Devam...
Da...
Tık yok.
Her ay aldığım predüktörün haddi hesabı da yok.
Artık iyice takıntı haline geliyor.
Yürek çarpıntısı haline geliyor.
Afaganlar basıyor:
Neden benim bebeğim olmuyor?
Neden benim bebeğim olmuyor?
Neden benim bebeğim olmuyor?
*
Henüz doğurmamışlar benim bu telaşımı hiçbir şekide anlamıyorlar.
Ya da anlıyorlar; benzer şeyler hissediyorlar, susuyorlar. Deniyorlar deniyorlar, gizliyorlar. Bu çocuk meselesi garip bir mesele, çiftler çocuk sahibi olmak için ne kadar uğraş verdiklerini nedense anlatmaktan hoşlanmıyorlar. Resmen yalan söylüyorlar.
Annem, ablam gibi bütün çocuk doğurmuş kadınlar ise ‘‘Üzülme canım’’ diyorlar, ‘‘Artık her şeyin bir çaresi var.’’
Gözlerini benden kaçırarak ekliyorlar: ‘‘Tıbben.’’
İyice sinirimi bozuyorlar.
Bir de ‘‘Acaba denemekten ipin ucunu mu kaçırıyorsunuz?’’ diyenler çıkıyor.
Çok sevişirsen de olmazmış!
Beni tamamen delirtiyorlar.
Sonunda bir an geliyor ne yalan söyleyeyim usanıyorum, sevişmek dışında her şeyden vaz geçiyorum:
Doktora gitmekten, ona sorular sormaktan, aşılama yöntemini araştırmaktan, kendimi telaşa vermekten, sevgilime hayatı zehir etmekten...
Bu meseleyi rölantiye alıyorum. Rafa kaldırıyorum.
Artık başka bir yaza diyorum...
*
Ama ben iflah olmaz bir şeyim.
Dakika bir, gol bir!
Acilen kendime başka bir takıntı buluyorum.
Spor!
Bakın, o da çok önemli.
En az bebek kadar.
Hemen Hillside'a başlıyorum, Burçin Hoca'yla tanışıyorum.
Ona açık davranıyorum:
‘‘Benim hayalim fit olmanın ötesi. Ben sizin vücudunuzdan istiyorum!’’
Gülüyor.
‘‘Bir senede sizinkini de yaparız böyle. Ama tabii sürekli gelirseniz...’’ diyor. Gelmez olur muyum?
Madem hamile kalamıyorum...
O zaman sıkı popolu, hafif kaslı, güzel vücutlu bir kadın olurum.
Bunun için uğraşırım.
Allah sizi inandırsın sadece İstanbul'da değil Dubai'de de spor yapıyorum. LPG'ye gidiyorum.
Ben yavaş yavaş kilo da veriyorum, popoma pareyo bağlamadan ortalıkta salınacak hale geliyorum.
Kısa vadeli başka planlar da yapıyorum.
Ekim ayında bir Hindistan sonra bir Yemen...
Binbir Gece Masalları gibi seyahatler hayal ediyorum...
Ve ve ve..
Bacaklarımı duvara dayamaktan tamamen istifa ediyorum.
*
Bu kadar lafla kafanızı şişirdim, aslında söylemek istediğim bir cümle: Kafama takmaktan vazgeçtiğim anda hamile kaldım!
HAMİŞ: Şimdi kara kara Burçin Hoca'ya şunu soruyorum. ‘‘Sizin vücudunuzdan vazgeçtim. Karnım dışımda diğer taraflarımın benim eski vücuduma benzeyebilmesi için ne yapmam lazım?’’
Ayşe Armanmystical2007-10-12 08:46:12
azrakayra
02.07.2007, 06:11
Bir babanın evladına öğüdü gerçekten güzel bir yazı..Bir baba evlenmek uzere olan ogluna tavsiyelerde bulunuyormus.Son tavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demis.Mutfagi ve yemek yapmayi bilmeyen delikanli "Olur" demis cekine cekine.Baba, ocaga ayni buyuklukte uc kap koymus, hepsini suyla doldurup ucunun dealtini yakmis.Simdi, istedigim her seyden iki tane vereceksin bana" demis ogluna.Sirasiyla havuc, yumurta ve kavrulmamis kahve cekirdegi istemis...Oglu hepsinden ikiser tane vermis babasina.Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayi ikinci kaba ve iki kavrulmamiskahve cekirdegini ucuncu kaba koymus.Her ucunu de yirmi dakika sureyle kaynatmis.Daha sonra kaplari indirip yemek masasina buyur etmis oglunu.Yemek masasinda uc tabak duruyormus.Kaplarda kaynayan havuclari,yumurtalari ve kahve cekirdeklerini buyuk bir ozenle tabaklarayerlestirmis.Sonra ogluna donup sormus: "Ne goruyorsun?"Oglu dusunurken aciklamaya baslamis."Havuclar haslandikca aslini kaybedip yumusamis.Yumurtalar gorunuste bastaki gibi sert duruyorlar ama icleri katilasmis.Kahve taneleri ise oldugu gibi duruyor, basta neyseler sonunda da oyleler.."Sonra asil tavsiyesine sira gelmis: "Evlilikte ask ve sefkat birlikteolmalidir.Asksiz bir evlilikte her iki es de su gordugun havuclar gibi birbirlerinituketirler, eskitirler, porsuturler.Sefkatsiz bir evlilikte ise esler birbirlerine ne kadar tahammul etselerde, su gordugun yumurtalar gibi icten ice katilasirlar,birbirlerindenuzaklasirlar.Askin da sefkatin de oldugu bir evlilikte ise, sartlar ne olursa olsun,esler tipki su kahve taneleri gibi, birbirlerinin yaninda kalirlar, kendikisiliklerini yitirmezler.Kahve tanelerinin tekrar kaynatilmaya hazir olmalari gibi, onlardabirbirleriyle bas basa uzun yillar gecirmeye isteklidirler.Oglu aldigi bu dersten tatmin olmusa benziyordu. "Asil ders bu degil!" dedibaba.Oglunun elinden tuttu, ocagin uzerinde biraktigi kaplarin icinde kalansulari gosterdi."Havuclardan ve yumurtalardan arta kalan suya bak... Ikisinde de bir tatyok "Kahve cekirdeklerini cikardigi kaptaki suyu yavasca bir fincana bosaltti.Mis gibi taze kahve kokuyordu. Fincani ogluna uzatti."Icmek istersin herhalde" dedi.Oglu kahvesini yudumlarken konusmasini surdurdu."Kahve cekirdekleri gibi birbirlerini tuketmeyen eslerin paylastigi yuva daiste boyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici.Baska herkesin fincanina koyup yudumlayacagi taze kahve gibi...Cunku onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine askla ve sefkatledavranarak hayata kendi tatlarini, kokularini ve renklerini katmayibasarirlar."Kahve taneleri gibi olabilecegimiz bir yasam gecirmemiz dilegiyle
azrakayra
02.07.2007, 06:12
Geri sayım sen doğduğunda başladı !
Eğer (9) canlı bile olsaydın
en fazla (8) kez kaçabilirdin Ölümden !
Bil ki (7) Düvele sultan dahi olsan yerin
(6) Mekan olacak sana.
En fazla (5) Metre kumaş götürebileceksin !
Kapatacaksın (4) açsanda gözlerini !
Bu (3) günlük fani dünyada
Azraile (2) kat olup yalvarsanda nafile
EceL geldiğinde (1) gün öleceksin !
İşte, o an herşey (0) dan başlayacak.
Çünkü, ÖLÜM BİR YOK OLUŞ DEĞİL,YENİDEN DOĞUŞTUR..
mystical2007-07-02 06:15:46
azrakayra
03.07.2007, 12:20
Telefonda hemen hemen her gün kim bilir kaç kez kullandığımız ALO sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır.
Sevgilinin tam adı ALLESSANDRA LOLITA OSWALDO dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden GRAHAM BELL in sevgilisiydi.
Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu acar açmaz Allessandra Lolita Oswaldo diyordu.
Bell zamanla sevgilisine adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu Ale Lola diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve ona iki heceli bir ad buldu, Bu kısa ad ALO idi.
Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirilip tüm kente yaymaya çalıştığı telefonundan başka bir şey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell i telefonuyla baş başa bırakıp onu terk etti.
Yaslı Bell,sevgilisinin bir gün onu arayacağı umuduyla telefon başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatları sayısı da giderek artmaya başlamıştı.
Bell i artık başka kişilerde arıyordu; fakat o her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonu Alo diyerek açıyordu ve artık herkes Alo diyordu.
O günlerde herkes Alexandar Graham Bell in anısına saygıyla Alo demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı Alo sözcüğü o günlerden günümüze uzayarak geldi.
azrakayra
03.07.2007, 12:26
yakalanan çocuk ve babası arasında geçen hayali diyaloglar ortalık duman altı ve baba birden odaya giriverir ;baba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: ne sigarası , para verdiğin mi var. gasteye çay sardım içiyombaba: sigaramı içiyon len !?cocuk: yok baba , yapay atmosfer bu, hoca ödev verdi , o bakimdan yanibaba: ha ok ozamanbaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: hee canın mı çekti , içeceksen bak paket ordababa: hönk!cocuk: sen sigara mı içiyon len !?baba: hönk !cocuk: pardon baba replikleri karıştırdımbaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: ordan bakınca neye benziyoobaba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: yok baba korku filmi çeviriyom , sigara dumanı da efekt şeyyettirsin diye yanibaba: oldu !baba: sen sigara mı içiyon len !? cocuk: öfff be sigarasız bir toplum için el ele ayakları mı yinebaba: hönk !baba: sen sigara mı içiyon len !?cocuk: heee , hatta halka bile cikarabiliyombaba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: ne demiş ünlü düşünür müslüm gürses : " biz babadan böyle gördük "baba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: aslında "sigara içmek" deyimi yanlış baba, sigara su mu ki içilsin , sigara tüttürülür. bunu irdelemek lazim , değil mi babaaababa: bittiyse dayak faslına geçelim diyordumbaba: sigara mı içiyon len sen !?cocuk: yaaf evet de kaçağını vermiş şerefsizlerbaba: sigara mı içiyon len sen ?cocuk: heeee , para olsa mala bile vuracam
azrakayra
04.07.2007, 06:27
Bir kız ve bir delikanlı, bir motosikletin üzerinde 180 Km hızla gidiyorlar ve aralarında şöyle bir konuşma geçiyor.Kız : Lütfen yavaşla, ben korkuyorum Delikanlı : Hayır, bak ne kadar eğlenceli Kız : Lütfen, lütfen, çok korkuyorum Delikanlı : Peki, beni sevdiğini söyle Kız : Seni çok seviyorum, lütfen yavaşla Delikanlı : Şimdi de bana sıkıca sarıl Kız delikanlıya sıkıca sarılır Delikanlı : Şapkamı alıp, kendine takar mısın? Başımı çok sıktı.. Ertesi güngazetelerde şöyle bir haber çıktı: Motorsiklet Kazası; Motorsiklet, fren arızası nedeniyle, bir binaya çarptı. Üzerindeki 2 kişiden sadece biri kurtuldu Gerçek ise öyleydi;Yolun yarısında, delikanlı frenlerin bozulduğunu anlamış ama bunu kıza belli etmek istememişti. Bunun yerine, kızdan kendisini sevdiğini söylemesini istemiş ve kendisine son defa sarılmasını istemişti. Sonra da kendi ölümü pahasına, kızın başlığı takmasını ve hayatta kalmasını sağlamıştı. İşte gerçek aşkın anlamı da buydu...
azrakayra
04.07.2007, 06:39
Bir kadınla bir adam ayrı ayrı arabalarında giderlerken çarpışırlar. İkisinin de arabası mahvolur ama şans eseri ikisi de hiç yara almadan kurtulur. Arabalarından sürünerek çıkarlar ve kadın adama bakıp:"Çok ilginç! Sen erkeksin ben de kadın. Arabalarımız mahvoldu ama ikimize de hiçbir şey olmadı. Bu belki de tanışıp, dost olup, hayatımızın sonuna kadar huzur içinde birlikte yaşamamız için bir işarettir" der.Müthiş heyecanlanan adam: "Evet, galiba haklısın" diye cevap verir şaşkınlıkla."Bak, arabam hurdaya döndü ama bir şişe şarap sapasağlam. Bu kesin bir işaret. Bu şarabı içip şansımızı kutlamalıyız" diye devam eden kadın, şarap şişesini adama uzatır. Adam şişeyi alır, açar ve yarısını içip kadına verir. Kadın hemen şişenin mantarını kapatıp adama geri uzatır. Bunun üstüne adam sorar:"Sen içmeyecek misin?"Kadın cevap verir: "Hayır, ben polisi bekleyeceğim!"Kadının zeka raporu:1) Kadinda reglin basladigi gün, vücudu ostrojen hormonu salgilamaya basliyor. Ostrojen sayesinde rahim içi onariliyor, hücreler çogaliyor ve kan damarlari tamir ediliyor.2) Bu onarim, adetin baslangicindan itibaren 14 gün sürüyor. 14'üncü günden itibaren de kadinin yumurtalari olgunlasiyor ve cinsel birlesmeye hazir hale geliyor.3)Iste bütün bu süreçte kadinin zekasi inanilmaz bir düzeye çikiyor. IQ düzeyi ortalama 120'lere ulasiyor.4) Kadin bu dönemde daha iyi düsünebilen, olaylari çok iyi yorumlayabilen, daha aktif ve dikkatli bir hale geliyor. Kiz ögrencilerin basari ortalamasi diger günlere oranla yüzde 60 daha artiyor.5) Ancak... Bu 14 günün sonunda, eger 2 gün içinde kadin cinsel birlesme yasamazsa tüm aktivitesi düsüse geçiyor.6) Cinsel birlesme olmamasi nedeniyle, vücut bu kez progesteron hormonu salgilamaya basliyor.7) Bu hormon da kadinin daha sinirli bir hal almasina ve beyin aktivitesinin azalmasina neden oluyor. IQ orani 70-85'e kadar düsüyor.8) Rapordan çikarilacak sonuç: Kiz arkadaslarinizin, sevgililerinizin, eslerinizin zeka düzeyinin düsmesini istemiyorsaniz ne yapacaginizi artik biliyorsunuz. Yada tam tersi,
TÜRKLERE MAHSUS ÖLÜMLER· Bir iscinin 600 tonluk press makinasinin arasindan emeklemek suretiyle gecerek ucundaki 2450santigratlik firinda sigarasini yakmayacalismasi. (KarabükDemir Çelik Fabrikalari)· Kurtarmaya gelen ambulansin suratiniza park etmesi. (E5 Otoyolu, Kumburgaz mevkii)· Tras olurken berberin "rahatlatir" güdümlü, boynu aniden saga sola çevirme hareketi sonucu,boynun kirilmasi. (Erzurum, Merkez BerberSalonu)· Kafasinda mermer kirdirmaya çalisan medyatik karatecilerin travma sonucu ölümü (Esenler KareteSalonunda)· Kurban bayraminda kaçan koçlarin boynuzlari bir yerlerinize sokmasi sonucu ölüm (K.Maras'inÇogulhan Kasabasi)· Mideye kaçan sinegi öldürmek için agza sheltox sikmak suretiyle ölüm (Istanbul/Sultanbeyli)· Bir arabaya 11 kisi binip viyaduge ucmak (molla Gürani Viyadügü/Istanbul)· Katta olmayan asansore binme tesebbusu (Ali Kirca/Kuruçesme'deki evinde; sadece yaralanma)· Balkona 50kisi çikilmasi sonucu balkonun çökmesiyle olusan toplu ölüm.(Dudullu'da bir Köy nisantöreninde)· Ormanda zehirli mantarlari ailece yiyerek,? anaa ne guzel !!? diyip aksama evde ölu bulunan Turkailesi (Datça'da)· Yatagindaki tahtakurusu veya bilimum haserati oldurmek icin yatagi ilacladiktan biraz sonrauykuya dalarak gocmek (Bodrum/Yalikavak Köyü)· Elektrik diregine yaslanip ayakkabisina kacan tasi cikartmak icin ayagini silkelerken elektrikcarptigini sanan yardimsever bir laz tarafindan kafasina kurek, kalas vb vurularak ölmek.(Rize/Ardesen Kasabasi/Tunca Köyü)· Denizcilik isletmesinin Gaziantep tankerinde gecen bir olay: Geminin ücüncü mühendisi kontrolicin geminin buhar kazanina girer (kimseyehaber vermemistir). Daha sonra isgüzarin biri "niye bu kazan kapagi açik" der ve kapagi kapatirakabinde gemi sefere cikar. (Kocaeli/DilovasiIskelesi)· Yolda mutlu mesut yürürken kafaya balkon düsmesi (Gene Dudullu'da)· Iskence sonucu intihara meyil gosterip ayakkabi bagcigi ile kendini asarak ölmek (GayrettepeIstanbul Il Emniyet Md.lügü Nezarethanesi)· Para cekmek amaciyla girilen bankamatik gisesinde elektrik carpmasi sonucu ölum. (ZiraatBankasi, Bozcaada Subesi)· Trafik kazasindan yarali olarak kurtarilip, hastaneye kaldirilirken ambulansin kaza yapmasisonucu ölum. (Ülkemizin bir çok sehrinde sikrastlanan bir vaka)· Nüfus sayimi nedeniyle bom bos olan otoyolda bir sayim görevlisinin bariyerlere girmesi sonucuölümü. (TEM otoyolu Gebze mevkii)· Ayni is yerinde biri gündüz bir gece vardiyasinda olmak üzere çalismakta olan baba oguldan birimobylette motor ile ise gitmekte digeri ise bir baska mobylette ile eve dönmekte iken, yolüzerindeki sert bir virajda karsilasmalari ve birbirlerine selam vermek isterken çarpisipberaberce ölmeleri. (Konya, Meram Mahallesi)· Kafalar güzel bir sekilde TEM otoyolunda seyreden bir araçtaki bes kisinin; süper fm'de çalmayabaslayan oynak bir sarki sonrasi aracisaga çekmesi ve Otoyol da göbek atmaya baslamasi sonucu ölüm. Daha da ilginci bu 5 kisiden 3'ününölümü ve üçüne de ayri ayri araçlarin çarpmis olmasi(Adapazar/Hendek)· Eskiden anlatilan bir lunapark vakasi: Parkin 2 kafadar gece bekcisi, uçan sandelye midir nediriste onu çalistirip bi güzel kurulmuslar.Bekçilerin ikisi de bütün gece kusarak hakkin rahmetine kavusmuslar. (Yil:1971,yer:GöztepeLunaparki "Simdilerde Göztepe Parki'nin oldugumevkii")
mystical2007-10-12 08:33:20
İKİ ABD BAŞKANININ BAŞINA GELENLERİ OKUYUNCA ŞAŞIRMAMAK ELDE DEĞİL. AŞAĞIDAKİ BİLGİLER TAMAMEN GERÇEK BİLGİLERDİR. Abraham Lincoln’un kongreye seçildiği yıl 1846. John F. Kennedy’nin kongreye seçildiği yıl 1946. Abraham Lincoln’un ABD Başkanı olduğu yıl 1860. John F. Kennedy’nin ABD Başkanı olduğu yıl 1960. Her iki başkan da bir cuma günü suikasta kurban gitti. Her iki başkan da başlarına isabet eden kurşunla oldu. Lincoln’un sekreterinin soyadı Kennedy idi. Kennedy’nin sekreterinin soyadı Lincoln idi. Lincoln ve Kennedy güneyliler tarafindan öldürüldü. Lincoln ve Kennedy’nin koltuğuna güneyliler oturdu. Yerlerine gelen başkanların soyadları Johnson’dı. Lincoln’den sonra başkan olan Andrew Johnson’ın doğum yılı 1808’di. Kennedy’den sonra başkan olan Lyndon Johnson’ın doğum yılı 1908’di. Lincoln’u vuran John Wilkes Booth’un dogum yılı 1839’du. Kennedy’yi vuran Lee Harvey Oswald’ıd doğum yılı 1939’du. İki suikastçinin de üç ismi vardı. İki suikastçinin de isimlerinde 15 harf vardı. Lincoln, “Kennedy” isimli bir tiyatroda vuruldu. Kennedy, “Lincoln” marka bir otomobilde vuruldu. Lincoln’u vuran tiyatrodan kaçtı, bir depoda yakalandı. Kennedy’yi vuran depodan kaçtı, bir tiyatroda yakalandı. Her ikisi de davaları başlamadan öldürüldü. Ve son olarak... Lincoln ölmeden bir hafta önce Maryland Monroe’daydı. Kennedy ölmeden bir hafta önce Marilyn Monroe’ylaydı.(alıntıdır)
Dağlık bir bölgede adam küçük oğluyla yürürken, oğlan ayağını taşa çarpar ve can acısıyla, "AHHHH" diye bağırır.Dağdan, "AHHHH" diye bir ses gelir ve bu sesi duyan çocuk hayret eder. Merakla, "SEN KİMSİN?" diye bağırır; ama aldığı tek yanıt, "SEN KİMSİN?" olur.Çocuk bu yanıta kızar ve, "SEN BİR KORKAKSIN!" diye bağırır. Dağdan aldığı yanıt, " SEN BİR KORKAKSIN!" dır.Babasına bakar ve "BABA NE OLUYOR?" diye sorar."Oğlum dikkat et!" diyen baba, vadiye doğru, "SANA HAYRANIM!" diye bağırır.Ses, " SANA HAYRANIM!" diye yanıtlar.Baba, "SEN HARİKASIN!" diye yine bağırdığında, bu kez dağdan, "SEN HARİKASIN!" yanıtı gelir.Çocuk şaşırmıştır, ama hala ne olduğunu anlayamamıştır. Babası açıklamasını yapıyor, 'İnsanlar buna 'Yankı derler, ama aslında bu 'Yaşamdır. Yaşam daima sana senin verdiklerini geri verir. Yaşam yaptığımız davranışların aynasıdır. Daha fazla sevgi istediğin zaman daha çok sev! Daha fazla Şefkat istediğinde, daha şefkatli ol! Saygı istiyorsan insanlara daha çok Saygı duy. İnsanların sabırlı olmasını istiyorsan sende daha sabırlı olmayı ÖĞREN. Bu kural yaşamımızın bir parçasıdır, her kesiti için geçerlidir.' Yasam bir tesadüf değil, yaptıklarınızın aynada bir yansımasıdır.
KÖR ÇOÇUK Adamın biri, ilk defa gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkıngezindikten sonra yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arkakoltukta tek başına oturan çocuğa:- Buraların yabancısıyım, demiş. Parkın hemen yanıbaşındaki fırınıarıyorum, çok yakın olduğunu söylediler.Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra:- Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş. Ama sağ tarafa gitmenizgerekiyor herhalde.Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuşister istemez.Çocuk:-Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.- iyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtangelmediği ne malûm?- Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.Üstelik,manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,fırındanyeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, cebinden birkağıt para çıkartıp teşekkür ederken farketmiş onun kör olduğunu.Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış,adamın kendisini farkettiğini.Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken - Üç yil önce bir kazageçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledimki.Sizinkiler sağlam öyle değil mi?Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:- Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, benden iyigördüğündür
1- Kendimi neselendirmek istedigim zaman en iyi yolun baska birini neşelendirmeye çalışmak olduğunu öğrendim. 2 - Bir bebegin evlilik sorunlarini çözemeyecegini ögrendim.3- Bir tartismayi tatliya baglamadan yataga gidilmemesi gerektiğini öğrendim.4- Isyerinde romantik iliskiler aranmamasi gerektigini ögrendim.5- Insanin kendisinden daha sorunlu birisiyle evlenmemesi gerektigini ögrendim. 6- Çalistirdigimiz insanlara iyi davrandigimizda, onlarin da müsteriye iyi davrandiklarini ögrendim. 7- Bir toplantida zekâmi ya da sohbetimi göstermek konusunda tercih yapmak gerektiğinde sohbeti seçmenin daha iyi olacağını8- Insanlara iyi davranmanin hiçbir maliyeti olmadigini ögrendim. 9-Gerçekten yasamaya baslamak için emeklilik beklenirse, çok uzun bir süre beklenilmiş olunacağını öğrendim 10-Iyi kalpli olmanin mükemmel olmaktan daha önemli oldugunu11-Bir domuza ve bir çocuga istedikleri her seyi verirseniz sonuçta çok iyi bir domuzunuz ve çok kötü bir çocuğunuz olacağını öğrendim.12-Kimle evlenecegin kararinin hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim. SEVGİAdam yeni kamyonuna bakmak için evinden çıktığında, üç yaşındaki oğlunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasını mahvettiğini görmüş. Hemen oğlunun yanına koşmuş ve çocuğun eline çekiçle vurmaya başlamış. Biraz sakinleşince oğlunu hemen hastaneye götürmüş. Doktor, çocuğun kırılan kemiklerini kurtarmaya çalıştıysa da elinden bir şey gelmemiş ve çocuğun iki elinin parmaklarını kesmek zorunda kalmış. Çocuk ameliyattan çıkıp gözlerini açtığında,bandajlı ellerini fark etmiş ve gayet masum bir ifadeyle, Babacığım,kamyonuna zarar verdiğim için çok üzgünüm." demiş ve sonra babasına şu soruyu sormuş: "Parmaklarım ne zaman yeniden çıkacak?" Babası eve dönmüş ve hayatına son vermiş... Birisi masaya süt döktüğünde ya da bir bebeğin ağladığını işittiğinizde bu öyküyü hatırlayın. Çok sevdiğiniz birine karşı sabrınızı yitirdiğinizi anladığınızda, önce biraz düşünün. Kamyonlar onarılabilir, ama kırılan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarılamaz; genellikle kişiyle performansı arasındaki farkı göremeyiz. İnsan hata yapar. Hepimiz hata yaparız. Fakat öfkeyle ve düşünmeden yapılan şeyler insanı sonsuza kadar rahatsız eder. Harekete geçmeden önce durun ve düşünün. Sabırlı olun. Anlayış gösterin ve sevin
Şubat 2007 Dünya'nın 130 ülkesinden bilim adamları (IPCC) 6 yıl aradan sonra toplandı ve dünya'daki değşimleri tekara konuştular..bir de ne görsünler! bugüne kadar ki hesaplamaları çoğunlukla yanlış! ve BM , Çöleşmenin Türkiye'den , KOnya'dan ( Avrupa'da) başlayacağını söyleyince bizim DSİ nin ve hatta tüm aydın çevrenin paçası tutuştu...Ve Devlet Su İşleri hayatının en kapsamlı araştırmasını yaptı ki durum çok vahim! Türkiye hemncecik SU FAKİRİ İLAN EDİLDİ!oysaki daha 30 yıl var deniyordu!!!!!!!!!hatta bir baktılar ki bir çok göl kurumuş! nehirler kurumuş!aynı sıralarda TMMOB ( Mühendisler Odası) kapsamlı bir araştırma yaptı ve gördü ki malesef Türkiye'mizde hiç bir kurum, henüz Küresel İklim değişiklşiği için herhangi bir proje yapmamıştı!oysaki tüm dünya yıllardır hazırlanıyorlardı. Halen yağmurlardan sıkılan ingiltere'de onlarca senedir araba yıkama, hortıumla sulama yasaklanmış hatta duşlar bile çoktan beri kontrol altına alınmıştı.Dünya havaya nasıl CO2 salmayayım da Ülkemi çöl yapmayayım diye uğraşırken onlarca senedir, Türkiye 1994-2004 yılları arasında, havaya CO2 salma 1. OLMUŞTU. ve bunun sonucunda da, 13-14 yıl önce bilim çevreleri Türkiyue'nin bu durumdan en az etkilenecek Ülke oldupğunu söylerken, şimdi en çok etkilenen ülkelerin başında geliyoruz!!!Sevgili dostlar,lütfen duyarsız kalmayın, bu konuda BİLİNÇLENİN! MEyayı, basını beklersek çocukalrımıza bir alan kalmayacak. Üzülerek söylüyorum ki, böyle giderse bizim de sonumuz vahim! yaşlanmaya vaktimiz olmaycak!Böyle giderse, akdeniz de El-Ninolar zincirler bekleniyor. Yani biz havayı ve dopğğayı kirletmeye devam edersek, bu zincirler sonucunda bir NUH tufanı olması ihitmali çok yüksek!'!!!yapacaklarımız çok basit:1. Sanayinin duyarsızlığına çözüm olarak, Tüketim ÇIlgınlığımıza bir son vereceğiz! Ne kadar az alır, ne kadar az tüketirsek, onlar da o kadar az havayı ve çevreyi kirletirler!2. Su ve Enerjiyi sanki yarın bulamayacakmışız gibi ( ki öyle) harcamalıyız. Prizlerde takılı şarj cihgazı, standy-by da alet bırakmayıp, mümkün olduğunca enerjiyi minimum tüketmenin yolalrını arayacağız. Sebze yıkadığımız sularla bahçe sulayacağız, ev temizlyeceğiz!3. Deterjan ve çamaşır suuyu hem insanın hem çevrenin DÜŞMANIDIR. Bunun tersini söyleyen cehaletin esiridir. Bu konuda alternatif temizlikle ve hijyenle iligili konuları takip ediniz. Çamaşır suyu ve fosfatlı deterjanların çok azı bile, karıştığı atık suların bir daha doğaya dönüşümünü önlüyor! içlerindeki faydalı bakterileri öldürüp, herşeyi daha da fazla kirletiyor! çünkü bu faydalı bakteriler bize lazım! aynı baarsaklarımızın bu bakteriler olmayınca bozulması ve sürekli ishal olup ölmemeiz gibi! ( bakınız: antibiyotik ishali)4. Çevremizi usanmadan bu konuya duyarlı omaya davet edip, alışkanlıklarımızdan ve sevdikelrimizin alışkanlıklarından feragat etmeliyiz!5- belediyeleri beklemeden, geri dönüşüm birimlerini arayarak, sıkıştırarak, en azından şimdiden evde çöplerimizi ayırıp, ayrı bir şekilde çöpe verip GERİ DÖNÜŞÜME GEÇMELİYİZ! ( çöplüklerde bazı kişiler maddi kazanç için bunları topluyor, ayrı biriktirirseniz en azından bunların almasına ve geri dönüşüme katkınız olur)6- BİR KİŞDEN NE OLUR DEMEYİNİZ!!!Yüce ATATÜRK de BİR KİŞİYDİ! AMA BAKIN SONUÇ: ZAFERDİR
hayatı tersden yaşasakyasamin en tatsiz tarafi sona eris seklidir. suphesiz ki yasami tersten yasamak daha guzel hatta mukemmel olurdu. nasil mi ?cami'de uyaniyorsunuz. bir tahta sandik icersinde, herkes karsinizda saf durmus, iyiliginize dua ediyor ve tum haklar helal edilmis vaziyette. tabuttan dogruluyorsunuz, yasli, olgun ve agirbasli olarak.herkes etrafinizda, buyuk bir itibar, iltifatlar, cocuklar torunlar hepsi hazir. arabaniza kurulup evinize gidiyorsunuz. dogar dogmaz devlet size maas bagliyor, aylik veya uc ayda bir maasinizi aliyorsunuz. ne guzel, hazir maas, hazir ev...altmisli yaslara kadar hersey garanti, huzur icinde yasiyorsunuz. sagliginiz gittikce duzeliyor kaslar gucleniyor, kuvvetleniyorsunuz.bir gun calismak istiyorsunuz ve ise ilk basladiginiz gun size hosgeldin hediyesi olarak bir plaket ve altin kol saati veriyor patronunuz.. ve genel mudurluk veya bunun gibi yuksek bir makamdan tecrubeli bir insan olarak ise basliyorsunuz. herkes karsinizda elpence divan.vucudunuzda da bazi hosa giden hareketler de basliyor gittikce zayifliyor forma giriyorsunuz diger hormonal aktiviteler artiyor, fevkalade...aman ne guzel gunler basliyor...derken birgun patron size artik universiteye gitsen daha iyi olur diyor. bu arada babaniz ortaya cikmis, "fazla calistin" diyor "artik eve don, isi birak, okumaya basla, harciligin benden olsun..." keyfe bakar misiniz ? okudgunuz dersler gittikce kolaylasiyor ekmek elden su golden bir donem basliyor. partiler, diskotekler, kizlarin sayisi artiyor.derken anne ve babaniz sizi goturup getirmeye basliyor, araba kullanma derdi de yok artik...Gunun birinde sizi okuldan da aliyorlar, "evde otur, keyfine bak, oyuncalaklarinla oyna" diyorlar... mamaniz agziniza veriliyor, zaman zaman altinizi bile temizliyorlar, hatta bu durum aliskanlik yaratiyor ve hic tuvalet kullanmamaya basliyorsunuz.derken anneniz bir gun size sut verme kararini aliyor ve baska bir keyifli donem basliyor. mama artik her yerde, her an ve en taze seklinde hazir. bir gun karanlik ilik ve sicak bir ortama giriyorsunuz. beslenmek icin agzinizi acmaya dahi gerek yok, bir kordondan besleniyorsicacik yumusacik gurultu ve patirsiz bir ortamda yasiyorsunuz. kuculuyor, kuculuyor, ufacik bir hucre halini aliyorsunuz. ve gunun birinde muthis keyifli bir sevismeyle hayatiniz bitiyor...mystical2007-10-12 08:32:51
KÖTÜ SÜRPRİZ: :)Adam oğlunun odasının önünden geçerken hayretle bakakaldı. Yatağı güzelce toplanmıştı ve odası hiç olmadığı kadar derli toplu görünüyordu. Sonra adam yastığın üzerine bırakılmış mektup zarfını farketti. Üzerinde -Babama- yazıyordu. Aklından geçen bin bir kötü düşünceyle mektup zarfını açtı ve titreyen elleriyle mektubu okudu:Sevgili baba;Sana bu satırları derin bir pişmanlık ve üzüntü içinde yazıyorum. Kız arkadaşımla kaçmak zorundaydım çünkü seni ve annemi yaşanacak rezaletten uzak tutmak istedim. Gerçek tutku ve aşkı ben Joanla buldum ve o öyle tatlı ki anlatamam...Şunu biliyordum siz onun vücudunun her yerine taktığı küpeleri,derisine işlettiği dövmeleri, kendine has o çılgın giyim tarzını asla ama asla onaylamayacaktınız ve tabi benden çok büyük olmasıda bir sorundu. Fakat benim için bunlar değildi gerçek tutku ve gerçek aşk... Baba Joan hamile!Joanın dediğine göre çok mutlu olacağız. Ormanda kendine ait bir karavanı ve tüm kış yetecek kadarda yakacağı var. Bir sürü çocuğa sahip olma düşüncesi rüyalarımızı süslüyor.Joan benim gözlerimi esrar gerçeğine açtı ve artık biliyorum ki esrar kimseye zarar vermez. Esrar yetiştirecek ve insanlara pazarlayacağız ve yine bu sayede ihtiyacımız olan kokoin ve ekstaziye ulaşacağız.Artık tam anlamıyla bilime yalvarıyoruz dualar ediyoruz şu AIDSin çaresi bulunsun ve Joan sağlığına kavuşsun diye.. O kesinlikle iyileşmeyi hakediyor. Endişelenmeyi bırak baba ben 15 yaşındayım ve kendi başımın çaresine bakabilirim. Eminim birgün geri döneceğiz ve sen kendi torunlarını>tanıyacak, seveceksin Oğlun Cihad.NOT: Baba yazdığım mektubun tek kelimesi bile doğru değil. Ben Mehmet'lerdeyim. Sadece sana; masamın üzerinde seni bekleyen karneden daha kötü şeylerin olduğunu hatırlatmak istedim. mystical2007-10-12 08:20:32
İNSAN KALBİ İÇERDEN AÇILIR 19. Yüzyılın büyük İngiliz ressamlarından William Holman Hunt'ın, bir bahçeyi tasvir eden bir tablosu Londra Kraliyet Akademisi'nde sergileniyordu. Hunt'ın "KÃinat ışığı"adını verdiği bu tabloda geceleyin elinde bir fenerle bahçede duran filozof kılıklı biradam görülüyordu. Adam, serbest kalan eliyle bir kapıyı vuruyor ve içeriden bir cevap bekler gibi görünüyordu. Tabloyu tetkik eden bir sanat eleştirmeni Hunt'a dönerek: "Güzel bir tablo doğrusu, ama mÃnÃsını bir türlü kavrayamadım."dedi. "Adamın vurduğu kapı hiç açılmayacak mı? Ona kapı kolu takmasını unutmuşsunuz da..." Hunt, gülümsedi ve ekledi: "Adam alelade bir kapıya vurmuyor ki... Bu kapı; insan kalbini simgeliyor... Ancak içerden açılabildiği için dışında kola ihtiyacı yoktur."
yasemen05
13.07.2007, 04:11
Bir zamanlar dünyaya gelmeye hazırlanan bir çocuk varmış. Bir gün Allah'a sormuş; "Allahım, beni yarın dünyaya göndereceğini söylediler. Fakat, ben o kadar küçük ve güçsüzüm ki, orada nasıl yaşayacağım?" "Tüm meleklerin arasında senin için bir tanesini seçtim, O seni bekliyor olacak ve seni koruyacak. Meleğin sana hergün şarkı söyleyecek ve gülümseyecek. Böylece sen onun sevgisini hissedecek ve mutlu olacaksın." "Peki, insanlar bana birşey söylediklerinde, dillerini bilmeden, söylediklerini nasıl anlayacağım?" "Meleğin sana dünyada duyabileceğin en tatlı ve en güzel sözcükleri söyleyecek.Sana konuşmayı, dikkatle ve sevgi ile öğretecek." "Peki, ben seninle konuşmak istersem ne yapacağım?" "Meleğin sana ellerini açarak bana dua etmeyi de öğretecek." "Dünyada kötüler olduğunu da duydum. Beni onlardan kim koruyacak?" "Meleğin seni kendi hayatı pahasına da olsa koruyacak." "Fakat, ben seni bir daha göremeyeceğim için çok üzgünüm." "Meleğin sana sürekli benden söz edecek ve ulaşmanın yolunu öğretecek." O sırada cennette bir sessizlik olur ve dünyanın sesleri cennete kadar ulaşır. Çocuk gitmek üzere olduğunu anlar ve son bir soru sorar; "Şimdi gitmek üzere isem, benim Meleğimin adı ne?" "Meleğinin adının önemi yok yavrum. Sen onu, ANNE diye çağıracaksın." mystical2007-10-12 08:27:19
manolya80
13.07.2007, 15:19
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı... Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona... Eğer yapabilirsen ona mucizeleri öğret... Fakat ona sessiz zamanlar da tanı... Hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona... Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde dahi... Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı sert olmasını öğret ona... Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona... Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret... Ve eğer kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa, dimdik ayakta durup savaşmasını öğret... Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun, bırak cesur olacak kadar sabrı olsun aşkı öğret ona ne anlama geldiğini duyguyu öğret ona... Ne kadarını yapabilirsin bir bak...
manolya80
13.07.2007, 15:38
Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir. Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir . Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya; Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı) Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz
arkadaşlığın değeriOldukça hırçın karakterli bir genç varmış.Bir gün babası ona çivilerle dolu bir torba vererek,ona şöyle bir nasihatte bulunmuş;" Bir arkadaşınla tartışıp kavga ettiğinde,bir arkadaşını herhangi bir sebepten dolayıincittiğinde veya kalbini kırdığında,o arkadaşın için odana koymuş olduğumşu tahta perdeye bir çivi çak."O günden sonra genç adam babasının tavsiyesine uyarakbirinci gün tahta perdeye 37 çivi çakmış.Sonraki günlerde kendi kendini kontrol etmeye çalışmışve geçen her günün sonunda daha az çivi çakmış.Nihayet bir gün gelmiş ki hiç çivi çakmamış.Babasına gidip söylemiş.Babası onu yeniden tahta perdenin önüne götürerek oğluna;"Bugünden başlayarak tartışmayıp kavga etmediğinher gün için tahta perdeden bir çivi çıkart (sök) demiş."Günler aylar geçmiş.Bir gün gelmiş ki tahta perdede hiç çivi kalmamış.Babası ona "aferin evladım, bu durum senin arkadaşlarınaiyi davrandığının ve onlarla iyi geçindiğininbir göstergesidir ama bu tahta perdeyebiraz daha dikkatli bakmanı senden rica ediyorum.Görmüş olduğun gibi tahta perdede bir çok delik var.Artık arkadaşların ve dostlarınla arandaki ilişkilergeçmişteki gibi güzel olmayacak" demiş.Arkadaşlarınla tartışıp kavga ettiğin zaman onları kırıcı,incitici kötü kelimeler söylemiş olabilirsin veyayapabilme imkanın olduğu halde onların makul ve mantıklıistek ve arzularını yerine getirmeyerekonları incitmiş veya elinde imkanların olduğu haldezor anlarında arkadaşlarına yardım etmemiş olabilirsin.Arkadaşlarına söylemiş olduğun her kötü kelime veyayapmış olduğun olumsuz bir davranış veyaelinde imkanın olduğu halde onların makul istekleriniyerine getirmemiş olman, bil ki arkadaşlarını derinden incitirve onların yüreğinde derin bir yara bırakır.Aynen bu çivilerin tahta perdede bıraktığı delikler gibi.Yaptığın her olumsuz davranış sonrası arkadaşına senibin defa affetmesini söyleyebilirsin ama bu delikaynen arkadaşının yüreğinde kalacaktır veasla kolay, kolay kapanmayacaktır.Ve babası son olarak oğluna şu nasihatte bulunmuş:"Gerçek bir dost veya bir arkadaşender bir mücevher gibidir.Seni güldürür, yüreklendirir,sen her ihtiyaç duyduğunda sana yardımcı olur,seni dinler, sana yüreğini açar" demiş
__________________mystical2007-10-12 08:15:12
Küçük itfaiyeciAnnesi, lösemiyle savaşan altı yaşındaki oğluna bakarken dalıp gitmişti. Kalbi, acı içinde olmasına rağmen, kararlılık duygusunun da etkisini hissediyordu. Her ebeveyn gibi o da oğlunun büyümesini ve umutlarını gerçekleştirmesini istemişti. Ama bu, artık mümkün değildi. Löseminin buna fırsat tanıması olası değildi. Oysa o oğlunun hayallerini gerçekleştirmesini istiyordu. - "Bob! Büyüyünce ne olmak istediğini hiç düşündün mü? Hayatında neler olmasını dilediğin ve hayal ettiğin oldu mu?" diyesordu. Bob, beklemeden cevap verdi;- "Anneciğim, ben büyüyünce hep itfaiyeci olmak istedim". Anne de gülümsedi ve;- ''Dileğini gerçekleştirebilecek miyiz bir bakalım'' dedi. Daha sonra, Arizona'daki itfaiye müdürlüğüne gitti ve orada yüreği en az Arizona kadar büyük itfaiyeciler ile tanıştı. Onlara oğlunun son isteğinden söz etti ve oğlunun itfaiye arabasına binip şehirde küçük bir tur atmasının mümkün olup olmadığını sordu.- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz" dedi itfaiyecilerden biri, "eğer oğlunuzu Çarşamba sabahı saat yedide hazır ederseniz, onu o gün şeref konuğu yapar, itfaiyeci kimliğine büründürürüz. Bizimle itfaiye müdürlüğüne gelir, bizimle yemek yer, yangın söndürmeye gelir. Hatta bize ölçülerini verirsen, ona üzerinde Arizona itfaiyecilerinin sarı renk üzerine işlenmiş ambleminin olduğu gerçek bir itfaiyeci kostümü diktirir, lastik botları ısmarlarız. Hepsi Arizona'da üretiliyor.'' Üç gün sonra, itfaiyeci Bob'u aldı, ona elbisesini giydirdi ve hasta yatağından itfaiye arabasına kadar eşlik etti. Bob, itfaiye arabasına kuruldu ve müdürlüğe doğru yol almaya başladı. Kendini çok mutlu hissediyordu. O gün Arizona'da tam üç yangın ihbarı olmuştu. Değişik itfaiye arabalarına, hatta itfaiye müdürünün özel arabasına da binmişti. Yerel televizyonlar da onu izleyip, çekmişlerdi. Hayallerinin gerçek olması, gösterilen sevgi ve ilgi, Bob'u o kadar etkilemişti ki, doktorların söylediğinden tam üç ay daha fazla yaşamıştı. Bir gece bütün yaşam belirtileri dramatik bir şekilde yok olmaya başlayınca, hiç kimsenin yalnız ölmemesi gerektiğine inanan başhemşire, aile bireylerini hastaneye çağırdı. Daha sonra Bob'un itfaiyede geçirdiği günü hatırladı ve itfaiye müdürlüğüne telefon açıp Bob'un bu dünyaya veda ederken yanında, özel kıyafetleri içinde bir itfaiyecinin bulundurulmasının mümkün olup olamayacağını sordu. İtfaiye Müdürü;- ''Bundan daha iyisini de yapabiliriz, beş dakika içinde ordayız. Yalnız, acaba bize bir iyilik yapar mısınız? Sirenlerin çaldığını duyduğunuzda, yangın olmadığı anonsunu yaptırabilir misiniz? Sadece itfaiyecilerin önemli bir meslektaşlarını ziyarete geldiklerini söyleyiniz ve lütfen onun odasının penceresini açınız'' diye yanıtladı.Yaklaşık beş dakika sonra hastaneye çengel ve merdiven taşıyan kamyonet ulaştı. Merdiveni açtı ve Bob'un 3.kattaki odasına doğru yaklaştı. Tam on dört itfaiyeci Bob'un odasına tırmandılar. Annesinin izniyle onu kucakladılar ve ona onu ne kadar sevdiklerini söylediler. Ölümle pençeleşen Bob itfaiye müdürüne baktı ve ;- ''Efendim ben şimdi gerçekten itfaiyeci miyim?'' diye sordu.- ''Bundan şüphen mi var Bob?'' diye yanıtladı müdür. Bu kelimelerden sonra Bob gülümsedi ve gözlerini sonsuza dek kapattı.Belki unuttunuz, belki hatırlamıyorsunuz, belki de çok duygusuz, çok katı oldunuz; ama bilin ki "HAYAT; SEVGi VE UMUT SAÇMAKTIR." Eğer bunu okuyunca gözleriniz dolmuyorsa sizin için yapılacak bir şey kalmamış demektir... Yok eğer doluyorsa o zaman sevdiklerinizin kıymetini bilin ve gerçek sevginizi ortaya koyun, lütfen.
__________________
Efsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den ölmekteydi. Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar yağmaktaydı.Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: "Neden Tanrı böylesine kötü bir hastalık için seni seçti?" Arthur Ashe buna şu cevabı verdi: "Tüm dünyada…50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,5 milyon tenis oynamayı öğrenir, 500,000 profesyonel tenisi öğrenir,50,000 yarışmalara girer,5,000 büyük turnuvalara erişir,50'si Wimbledon'a kadar gelir,4'ü yarı finale,2'si finale kalır.Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya "Neden ben?" diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya "Niye ben?" mi demeliyim?Mutluluk insanı tatlı yaparZorluklar güçlü yapar,Hüzün ise insan yapar,Yenilgi mütevazı yapar,Başarı insanı ışıldatırAma yalnız Tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar. Tanrı'ya asla "Niye ben?" diye sormayın… Ne olacaksa olacak…O'nun kendine has usulleri vardır… Herşey kendi Iyiliği için olur…Inancınızı koruyun."ARTHUR ASHE
NİYE BEN Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu... Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Brenda'nın gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı. "Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et." Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı. Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlattı. Bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazdı: " Allah 'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..." "BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...
DOĞUM GÜNÜFırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski birdostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi."İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum." Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriyeyaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin solyakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçetopallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahınayaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi."Benim ikizler acıkmıştır."Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahınaltına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılanekmeklerden dört-beş tane çıkardı.Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaçtanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeğibeklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!.."Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakirolduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum.""Kim bu adam?" diye sordum."Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasındavefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardıronlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor veufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum."Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugüntaze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve birazsonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasınadoldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu."Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sanabugün pasta gibi ekmek vereceğim."Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayıgöğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi."Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"mystical2007-10-12 08:17:51
Ben, bir erkeğin kendisine emanet edilen kadın mahremiyetini hayatıpahasına koruması gerektiğine inanan kuşaktanım.Bizim kuşak, cinayetten yargılanırken geceyi birlikte geçirdiği kadınınadını vermemek için cinayet saatinde nerede olduğunu açıklamayan ve idama razı olan erkeklerin hikâyelerini anlatan kitaplarla, filmlerle büyüdü.Kadının mahremiyeti bizim için kutsaldır.O mahremiyete ihanet eden bir erkekten daha aşağılık biri olamaz bizimkuşağın gözünde.Bu ölçünün, bir toplumu sağlam tutan değerlerden biri olduğuna da inanırım.Bir toplumda her şey olabilir, savaşlar, ayaklanmalar, kıyımlar yaşanabilir, bunlar atlatılır, tarih yaraları sarar, hayat kendi dengesini yeniden bulur ama erkekleri kadın mahremiyetine ihanet etmeye başlayan bir toplum bence ciddi bir çürüme işareti veriyor demektir. Kolay kolay iyileşmez.Son yıllarda birlikte oldukları kadınların resimlerini ya da filmleriniçekip bunları yayan erkekler çoğalmaya başladı."Bir iki aşağılık adam" deyip geçebilirsiniz.Ama bence öyle kolayından üstünden atlanıp geçilecek bir olay değil bu.Temel soru şudur:Bu adamlar, böylesine rezilce bir iş yaparken nasıl oluyor da toplumun tepkisinden çekinmiyorlar?Aforoz edilmekten, ayıplanmaktan, isimlerini lekelemekten, ailelerini utandırmaktan korkmuyorlar?Toplumun pek de sert bir tepki göstermeyeceğine güveniyorlar herhalde.Bunda da haklılar.Daha önce seviştikleri kadınların resimlerini, filmlerini yayınlayanlar ne oldu?"Bu adamlar ahlaksızdır" damgası toplumun vicdanında bu insanların alnına vuruldu mu?Sadece o adamların değil, o adamlara selam verenlerin bile buahlaksızlığı paylaştığı inancı kabul gördü mü?Yoksa toplum, mahremiyeti ihanete uğramış kadınların resimlerinigörebilmek için mi hareketlendi?Mahremiyet hainini ortak hayatımızın dışına mı attık?Yoksa suçuna ortak mı olduk?Böyle insanları reddedecek bir reflekse sahip olmayan toplumlarınvicdanlarında bir zayıflık, ahlaklarında birçürümüşlük başlamış demektir.Ve, bence bir toplum için en tehlikeli şey böyle bir çürümedir.Bir toplumu toplum yapan onun bayrağı, sınırı, toprağı değildir bence,onu toplum yapan ortak ve tartışılmaz vicdaniölçüleridir.Bu ölçüler hukuk ve devlet tarafından korunmaz, bu ölçüleri koruyanlaro toplumun edebiyatı, yazısı, hikâyesi, efsanesi, masalıdır.Yazılı olmayan yasalarıdır.Ne oldu bizim efsanelerimize, hikâyelerimize, masallarımıza, yazılı olmayan yasalarımıza?Neden kadınların mahremiyetine ihanet edenler bu kadar rahat davranabiliyorlar?Niye iğrenti dolu bakışlarla karşılaşacaklarından çekinmiyorlar?Bir değil, iki değil, üç değil...Bu tuhaf erkeklerin sayısı artıyor.Tam neresinden olduğunu bilmiyorum ama toplum bir yerinden çürüyor.Çocuklarımıza yanlış masallar anlatıyoruz belki.Belki ortak ölçülerimizi, vicdani değerlerimiziyeterince iyi öğretmiyoruz.Belki de gizli bir çürüme, yaralarla kendini gösteren bir tür kanser gibi kendini bu adamların varlığıyla gösteriyor.Bir kadının mahremiyetine ihanet eden her şeye ihanet edeceğineinanırım ben.Böyle adamları arasında barındıran toplumların da çürüdüğünü düşünürüm.Bu adamların varlığı beni korkutuyor.Ortak vicdanımızı ve ölçülerimizi kayıp mı ettik diye endişeleniyorum.Vicdanını ve ölçülerini kaybeden bir toplum her şeyini kaybeder çünkü.Ahmet Altan
işin bitince beni severmisin anneKapidan iceri girer girmez neseyle bagirdi:"Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?""Görmüyor musun? Telefonla konusuyorum."Hic kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu,babasiarabayi seviyordu.Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda.Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hic yer kalmiyordu.Nerelere gitsindi?Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu.Kosarak yanina gitti."Sana yardim edeyim mi?" dedi en sevimli halini takinarak. Annesimanalimanali bakti."Hayirdir. Bir yaramazlik filan. Bak bir de seninle ugrasmayayim.Cok yorgunum zaten."Yorgunluk nasil bir seydi. Bazen elinde oyuncagiyla uykuyadaldiginda anneannesi oyuncagi yavasca elinden alir "Nasil yorulmusyavrucak. Uykunun gül kokulu kollari sarsin seni" diyerek alnina biröpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksaeger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu."Annecigim yoruldugun zaman gül kokulu uykulara dalarsin.Anneannem öyle söylüyor.""Uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. Yorgunluktanölüyorum."Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun oldugumdan. Böyleyorgun yorgunken..."Annecigim sen yorulma diye...""Yemekte konusuruz cocugum. Bankada isler yetismedi.Baban gelenekadar bunlari bitirmem lazim. Hadi sen oyna biraz.""Hani siz yoruluyorsunuz ya...""Eeee....""Ben de oynamaktan yoruluyorum.""Ne yapayim?""Bilmem..."Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da büyükler, yapilmasigerekenleri hicbilmiyorlardi. Isiklar söndü birden.Annesi öfkeyle söylenmeye basladi."Mum da yok" diye diye karistirdidolaplari el yordami.Cocuk sirtüstü yatip, anneannesinin köyünü düsündü.Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. Delitavsanin duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne.Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukarkaldirarak tavsan kafasi yapti. "bak deli tavsan" diyerekparmaklarini oynatti.Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol acti. Tavsanalabildigine hür dolasti sagda solda.Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun düstü. Duvardaki görüntü ominikavuclarin acilmasiyla kayboldu. Kolu yavasca kanepeden asagisarkti.Neden sonra isiklar geldi. Kadin cocugun hic konusmadigini akiletti birden.Kanepeye kostu. Kücücük dizlerini karnina dogru cekerek uykuyadalmisti.Masanin üstündeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez birpismanlik doldurdu icini. Uyandirmaktan korka korka kücük alnina biröpücük kondurdu.Cocuk sanki bu öpücügü bekliyormuscasina"Isin bitince beni sever misin anne?" dedi.mystical2007-10-12 07:53:43
Artık iyice anladım ki, konuşmak beni yoruyor. Ağzım, çenem, ruhum, aklım hepsi işbirliği yapmış, ne kadar az söz o kadar memnuniyet.Evet konuşmanın gerçekliğine tam olarak inanmıyorum ama başkasını dinlemeyi kendim için gerekli görüyorum.Bu tembellik hali ile korkarım tatsız tuzsuz bir şey olacağım. Kadın evliya olmalara kalkışacak, dünya nimetlerinden uzaklaşıp sopamı pardon asamı elime alıp ufka bakacağım. Eh bu dünyanın işlerini halletmiş olduğuma göre sıra, öteki tarafın işlerini çözmeye gelecektir. Peki konuşmamakla evliya olunur mu? Bir dünya nimeti midir ki konuşmak?Bazı içi boş “Ne haber” ler vardır, coşkun bir sel misali çıkar ağızdan. Cevap aynı coşkuya gelir. Olmadığın halde “iyiyim” demek ne yorucu bir iştir.Riyakarlığa kafayı takmakla mı çenem hareket etmekte böylesi isteksiz oldu acaba. Düşünce ya da duygumuz, söz olurken bizi tam olarak anlatabilir mi? Aynı dili konuşmak her zaman mümkün müdür? Mevlana, sadece ve sadece dört kelimeyle, derya gibi konuya gayet açık bir yorum getirmiş: Söylediklerin karşındakinin anlayabileceği kadardır! Söz bizi her zaman, tam olarak anlatamaz. Bu sebeple çıkarımların sadece söz üzerinden olması yanlış.Duruş, davranış, bakış.Sözler bazen kaybolur, gerçek karşımda durmaktadır.Sükûnet, dinginlik ve dudaklara yerleşen ince bir tebessümle gözlerden yansıyan ironik bir bakış. Sadece buna ihtiyacım var ve artık iyice anladım ki, konuşmak beni yoruyor.
__________________
KAHVEHer kahve aynı tadı taşımaz... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan onagöre değişir...Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostun ağlarken içtiğin kahvenin tadı kederlidir... Kahve telvesine yüreğinin acısı karışır.Bir pazar öğle sonrası annenin “hadi bir kahve yap da içelim” dediğikahve huzurludur... Köpükler annenin göz bebeklerine yansır... Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir... Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudançıkma çabasıdır... Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın... çıktığın an uyuyakalırsın... ferahlıktır.Dostlarla icilen kahve nesedir... Kahkahalar kopuklerin uzerinde yuzer...Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır... Acıdır tadı... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...Baban için yaptığın kahve sevgi doludur... çay bardağında, azşekerli... Kahve gibi görünmez sana... Ama sıcaktır dumanları tüter vekokusu büyülüdür. Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve başkadır... Isıtır insanın içini.Yorgun olduğunda içtiğin kahve hafifletir seni... Kendine getirir,unutturur günün ağırlığını.Kahve aynı kahvedir belki... köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynıkahvedir... Ama içilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadları değişir... Herkahve aynı değildir bu yüzden...Alıntı
azrakayra
20.07.2007, 10:08
KISKANMAMAYI ÖĞRET ONA!Annelik uzun zaman alan ve günün yirmi dört saati devam eden adı 'insanyetiştirmek' olan bir iş. Bir kere bilmelisin ki, zaman alacak. Neye zamanharcarsan onun karşılığını alırsın. İşine zaman harcarsan işinden, eşine zaman harcarsan eşinden, çocuğuna zaman ayırırsan da ondan karşılığınıalırsın.Yapabiliyorsan gözyaşlarını tutmamasını öğret, acı çekmedenolgunlaşamayacağı nı...Kıskanmamayı öğret ona, arkadaşının başarısından mutlu olmayı, birlikte sevinçleri paylaşmayı, içinden 'neden ben değil de o?' demeden...Kazanmaktan mutluluk duyup içine sindirmeyi, ama aynı zamanda kaybetmeyiöğrenmesini. Çünkü bir adım sonrasında görünüşte galip olanları gösterecek hayat ona.Her şeyin bir sonu olduğunu öğret. Sahip olduğu bütün değerlerin bir günkeyif vermeyebileceğ ini. Kazanılan ve harcananın bir sonu olduğunu, gidilenyerlerin zamanla bıkkınlık verebileceğini, her şeyi tüketebileceğini, tüketemeyeceği tek şeyin bilgi olduğunu öğret. Kitaplardan keyif almasını,ders çalışmak istemiyorsa zorlanmamasını , ama okumayı sevmesini öğret ona.Elbet er ya da geç alacaksın biliyorum, ama mümkün olduğunca geç al ona bilgisayarı. Ona kendisi ile kalacağı sakin zamanlar ver, sıkılmayı öğretona, sıkılıp ta kendini yönlendirmeyi bulmasını.Doğaya götür onu, hayvanlardan korkmaması gerektiğini öğret. Arıların bizisokmasından çok, nasıl bal yaptığını anlat. Doğanın kendi içindeki gizemini bulmasına yardımcı ol, yağmurdan sonraki toprak kokusundan keyif almasınısağla. Soğuk kış gecesinde ateş yakmayı öğret, belki büyüdüğünde bir gece sevgilisine ateş yakar ve belki binlerce yıldızın altında birbirlerine sarılırlar, bunu öğrenmemiş diğer sevgililerin aksine...Şartlar çok zor olsa da yalan söylememesi gerektiğini öğret ona.Kazandığı elli milyonun piyangodan çıkan beş yüz milyardan çok daha keyifliolduğunu öğret. Alın terine saygıyı öğret ona. Aşk acısı çekmenin hiç aşık olmamaktan daha güzel bir duygu olduğunu öğret.Kendi doğruları üzerinden kimsenin onu yargılamasına izin vermemesigerektiğini öğret, başkalarını da kendi doğruları üzerindenyargılamamayı. .. Bunun başkalarını dinlememek olduğunu değil, söylenenlerikendi eleğinden geçirmesi gerektiğini öğret. Kendi fikirlerine inanmanıngüzelliklerini anlat.Hayatı sorgulamayı öğret ona... Bilginin en büyük güç olduğunu öğret. Yapabilirse bunu en büyük fiyata satmasını, ama kalbini ve ruhunu kendisinesaklaması gerektiğini öğret.Haklı olduğu konuda sonuna kadar diretmesini öğret ve haklıyken dikdurmasını.Günün birinde yaptıkları değil yapmadıkları için pişmanlık duyabileceğini öğret.Basit yaşaması gerektiğini öğret ona, çay içmekten keyif almayı..."İstemiyorum" , "hayır" demeyi öğret ona, istediğinde ise "istiyorum"demeyi,Sevdiğinde ise "seni seviyorum" diyebilmeyi öğret ona. Bir kot pantolon ve tişörtle üniversiteyi bitirmeyi öğret ona.Temiz kokmasını...Sorgusuz sevmeyi...El yazısı ile notlar yazmayı...Lafı dolandırmamayı ...Sevdiklerinin hiçbir zaman çantada keklik olmadığını, dostluğa yatırım yapması gerektiğini, kıymetini bilmeyenlerden uzaklaşmasını öğret ona.Müziği sevmesini, sporla barışık yaşamasını,İşlerin hiçbir zaman bitmediğini söyle ona, en yoğun zamanda bile kendinevakit ayırması gerektiğini öğret... Ama en çok da kendini sevmesini öğret...Kendini sevmezse kimsenin onu sevmeyeceğini. ..Kendine çiçek almazsa kimseden çiçek beklememesi gerektiğini.. .Kendine özenli yemekler yapıp sofralar kurmazsa kimsenin onun için yemek hazırlamayacağı nı...Hayatta her şeyden çok kendisinin önemli olduğunu öğret ona...__._,_.___mystical2007-10-12 07:49:03
butterfly
23.07.2007, 07:36
Rahip mezarlıktaki işini bitirmek üzereydi . O anda elli yıllık karısını kaybeden 78 yaşındaki adam : " Onu ne kadar çok sevdim ." diyerek çığlık çığlığa ağlamaya başlamıştı . Yaşlı adamın yaşlı sesi törenin asil sessizliğini bozmuştu . Mezar başındaki diğer aile bireyleri ve dostlar şok olmuslardı , utanç içindeydiler . Yetişkin çocukları alı al moru mor babalarını yatıştırmaya çalıştılar : "Tamam , baba . Seni anlıyoruz ." Yaşlı adam gözlerini dikmiş kazılan mezara yavaş yavaş inen tabuta bakıyordu ...
Rahip törene devam etti . Törenin sonunda , aile bireylerini ölüm töreninin kapanışı olarak tabutun üstüne toprak atmaya çağırdı . Yaşlı adam hariç hepsi sırayla toprak attılar . Yaşlı adam hala : "Onu ne kadar çok sevdim" diye sesli sesli konuşuyordu . Kızı ve iki oğlu konuşmasını engellemek istediler , ama o devam etti , "Onu sevmiştim !"
Kalabalık mezarlığı terk etmeye hazırlanırken , yaşlı adam gitmemekte direniyordu . Gözlerini mezara dikmiş bakıyordu . Rahip yaklaştı : "Kendinizi nasıl hissettiğinizi biliyorum , ama gitme zamanı geldi . Buradan ayrılmalı ve kendimizi hayatın akışına bırakmalıyız ." dedi . Yaşlı adam çaresizlik içinde bir kez daha "Onu ne kadar çok sevdim ."diyerek söylendi . "Beni anlamıyorsunuz ," dedi rahibe "ama ben bunu ona sadece bir kere söyleyebildim ."
Zil çalmadığı sürece zil değildir .
Şarkı söylenmediği sürece şarkı değildir .
Sevgi gönlümüzde tutsak olsun diye yaratılmamıştır .
Sevgi insanlara verdiğiniz sürece sevgidir ...
Bu olay nazi kamplarında yaşanmıştır.
Kapı açılıyor ve bir nöbetçi asirlere hazırlanın banyo yapmaya
gidiyorsunuz diyor. Baba oğluna hadi gidelim bak banyo yapacakmışız
diyor ama biliyor ki gaz odalarına götürülüyorlar. Odaya girerken
herkesin eline bir sabun veriyorlar kapıyı kapatıyorlar. Millet
tavandaki deliklerden gaz gelmesini beklerken gerçekten de su gelmeye
başlıyor.
Fakat çocuk bir köşede oturmuş bekliyor.
Babası hadi gel bak banyo yapıyoruz diyor.
Çocuk: İyi de baba. Bu sular nereden çıkacak..
ben ılk bsta anlamamıstım ama sonradan anladım cok zekı bır cocuk
Dinî inançlara ve yasayışa uzak bir gençtir Ertan. Öğrencilik yılları da hep böyle geçmiştir. Sadece kendi düşünceleri doğrudur. Mezun olup askerliğini yaptıktan sonra bankada çalışmaya başlar, bu arada evlenir, çoluk çocuğa karışır.Namaz kılma, oruç tutma gibi Allah'ın emirlerini yerine getirmez, hatta oruç tutmayı saçma bulur. "Ne o öyle, insan akşama kadar aç kalıyor, hiç bir anlamı yok" der. "Aç, susuz kalmayla ibadet mi olurmuş?" diye etrafındakilere söylenir. Yalnız ibadetlerini yerine getirenleri saygıyla karşılar. Devamlı çay ve sigara içer. Bunların üzerine yoğun iş temposu da eklenince vücudu yorgun düşer. Gırtlak kanserine yakalanır. Genç eşi ve iki küçük çocuğuyla birlikte zor günler geçirir.Hayat aynı yol üzerinde gitmemektedir. Sağlıklı ve mutlu günlerin arkasından, çetin bir hastalıkla boğuşmayla geçen acılı yıllar gelir.Yapılan tedkiklerden sonra ameliyattan başka bir çözüm olmadığı ortaya çıkar. Saatlerce süren bir ameliyat geçirir. Ameliyatı risklidir, eğer hastalık vücudunu sardıysa belki birkaç aylık ömrü kalmıştır. Ne var ki, çektiği acılar ve ıztıraplardan sonra bile yine düşünceleri değişmemiştir. Dünyanın faniliğini, ahiretin önemini hissetmesi gerekirken, yine aynı boşvermiş hayata devam etmektedir. Bankadan malûlen emekli olur ve tedavisi birkaç sene devam eder.Böylece yıllar geçer. Artık iyileşmiştir. Çektiği onca acıyı geride bırakmıştır. Eşi ise, kendisinin aksine daha bir inançlıdır, elinden geldiğince ibadetlerini yerine getirir. Ramazan aylarında eşi tek başına sahura kalkar, oruç tutar, kendisine de:- Ibadetlerini yerine getirmiyorsun, hiç olmazsa Ramazan boyunca orucunu tut, der. Ama Ertan Bey, her zaman olduğu gibi aldırış etmez. Bir Ramazan günü yine eşi sahura kalkmıştır, tüm ısrarlarına rağmen yine beyini oruç tutmaya ikna edemez. Ertan Bey o gün pencereyi açmıştır ve tam o sırada sabah ezanı okunmaktadır. Her yer sessizdir, sadece diğer camilerden de gelen ezan sesleri semayı çınlatır.Bu ses, her zaman duyduğu ezan sesiydi, ama hiçbir zaman o Ilâhî davet onun dikkatini bu kadar çekmemişti. Fakat bugünkü bambaşkaydı sanki. Ezanın her cümlesi, sanki onun ruhuna, kalbine hitap ediyordu. Acaba o manevî çağrı yeni bir yaşantının başlangıcı mı olacaktı? Neden her Müslüman oruç tutuyordu, aç susuz kalıyordu? Kendi de bir gün oruç tutmayı denese, Yaratanın verdiği nimetlerin değerini anlayıp aç kalan insanların durumunu anlasa, ne olurdu?Tüm bunları düşünürken ezan sesi evin içini doldurmuştu. Sanki müezzin evin içinde okuyormuş gibi, davete icabet etmesini istiyordu. Birden yaşantısı gözünün önünden geçti. Kimdi, dünyaya niye gelmişti, niçin insanlar bu mübarek ayda ibadet edip Allah'a kulluklarını yerine getirmeye çalışıyorlardı? Kafası iyice karışmıştı. Yıllardır geçiştirdiği sorular beynine hücum etmişti. Sanki kaçış yoktu artık. - Aman Allah'ım, dedi. Ne oluyor bana? Sanki her şey anlamsızdı. Ezanın meydana getirdiği ulvî düsünceler ve duygular sanki her şeye bir mana veriyordu. Vücudunun titrediğini hissetti. Bugün ne olmuştu ona? Her zaman duyduğu ezan değil miydi bu? Ama bugün garip düşüncelere dalmıştı. Elinde olmadan hüngür hüngür ağlıyordu. O gün sahur yemeği yemediği halde oruç tutmaya karar verdi. Garipti. Hayatının ilk orucunu, sahursuz ve aç bir şekilde tutuyordu. O gün tarifsiz bir huzur vardı içinde. Aynı gün namaz kılmak için sureleri ezberlemeye çalıştı ve namaza başladı.Bu büyük değişim herkesi şaşırtmıştı. Allah ne büyüktü! Onca acıya, sıkıntıya rağmen ölüm ve ahireti düşünmeyen bir insan, ezan sesiyle hidayete ermişti. Tabiî bu değişimden en çok mutlu olan eşiydi. Artık sahura birlikte kalkıyorlar, birlikte namaz kılıyorlardı.
Onlarla yıllar önce tanıştım. Bir cafede yani yemekten sonra müzik dinlemeye gidilebilen bir yerde... Ben masalardan birinde, tek başıma vazonun içinde duruyordum. Canım sıkılıyordu aslında. Özel olarak bu iş için, evleri, cafeleri, restorantları ve iş yerlerini süslemek, insanlar tarafından sevdiklerine hediye edilmek üzere yetiştiriliyordum. Benim kaderimde de buraya satılmada vardı, sevdiklerimden ayrılmış, bu vazoya yerleştirilmiştim. Can sıkıntısı içinde akibetimi bekliyordum daha ne kadar yaşayacağımı bilmeden. Kimse benimle ilgilenmiyordu. O gelene kadar...Çok güzel bir kadındı. Simsiyah saçları, düzgün vücudu, sade elbisesi ve narinliğiyle bir yıldız gibi parlıyordu. Kapıdan içeri girer girmez gözüm takıldı. Onun elinde, saçında veya yakasında olmak isteğiyle dolup taştım birden. Boş masama otursunlar diye dua ettim. Yanında birileri vardı, etrafa bakıyorlardı. Bende bakındım ve kalbim çarpmaya başladı, benden başka boş masa yoktu, demek ki bana geleceklerdi...Yanılmamıştım. Oturur oturmaz beni fark etti. ALLAH'ım ne güzel bir kırmızı gül diyerek önce beni seyretti, sonra yapraklarıma yumuşak elleriyle dokundu, daha sonra burnuna götürdü beni. Ben onun dokunuşları ve kokusuyla ürperirken oda benim kokuma bayılmıştı. Eline alıp,uzunca bir süre tuttu beni. Arada bir kokladı,kokumu içine çekti. Derken...Derken o çıkageldi. Hiç beklemediğim, ummadığım bir anda masaya geldi. Kadınla ilk kez tanışıyorlardı. Küçük bir merasimden sonra kadının yanına oturdu. Ben yine onun ellerindeydim... Birden kadının kulağına eğilip, "kırmızının sana çok yakıştığını biliyor musun?" dedi. Sesi çok kibardı... Doğrusunu isterseniz, ben bile etkilenmiştim. Gözlerini kaldırıp ona gülümsediği an bakışlarının son derece çarpıcı olduğunu gördüm. Benim ki daha etkilenmişti. İkimizde dikkatlice incelemeye başladık adamı. Kendini beğenmiş bir havası vardı. Yakışıklıydı Allah için, şık ve iyi giyimli, ağzı laf yapan biriydi. Sık sık kulağına bir şeyler söylüyor, oda çapkına gülümsüyordu. Meğer oda benim gibi kapıdan içeri girdiği andan itibaren güzel kadını izlemiş...Birkaç dakika sonra iş işten geçmişti. Tahmin ettiğim şey gerçekleşti. O andan itibaren yalnızca ikisi vardı orada. Birlikte sohbet ettiler, konuştular... Bende mutluydum ama birazdan onların gideceğini düşünmek acı veriyordu. Daha goncaydım, en azından bir haftalık ömrüm vardı, ama bundan sonraki günlerimi burada, bu karanlık yerde geçirmek istemiyordum. Beni alırmıydı giderken? Yanında götürürmüydü? Ben bu duygularla doluyken kalkmakta olduklarını fark ettim. Aman Allah'ım gidiyordu! Gidiyorlardı. Adam geldikten sonra benimle hiç ilgilenmemişti. Beni unutmuştu. Ayağa kalktı, çantasını aldı, ceketini omuzlarına attı ve yavaş yavaş uzaklaştı masadan. Beni bırakarak... Kahrolmuştum. Bütün ümitlerim sona ermişti. Ona son bir kez veda etmek üzereyken, genç adamın masaya döndüğünü gördüm. Bir şey unutmuştu herhalde. Geldi bana uzandı...Yoksa...Beni aldı, önce kokladı, kokumu onun yaptığı gibi içine çekti ve onun yanına gitti... Gözlerinin içine bakarak "Bütün bir gece çok hoş bir ikiliydiniz, onu yalnız mı bırakacaksın" diyerek beni uzattı. Daha önce biraz kıskanmıştım, ama o anda çok sevdim bu adamı. Sarılıp öpmek geldi içimden. O gece ve sonrası onlarla birlikte aşkı, mutluluğu, tutkuyu, ihtirası yaşadım. Çok büyük bir aşka tanık oldum. Ama korkuyordum. Hislerim bu aşkın uzun sürmeyeceğini söylüyordu. Evet çok seviyorlardı birbirlerini ama başka dünyaların insanıydılar...Her şeyleri farklıydı. Bu ilişki onları tüketecekti... Beni bir hafta boyunca vazoda baktı. Her gün suyumu değiştirdi, uzun yaşamam için vitaminlerle besledi beni. Her sabah yataktan kalkınca okşadı, sevdi, kokladı. Her akşam eve geldiğinde benimle ilgilendi. Yapraklarımın dökülmekte olduğunu fark edince kurumamamı, yapraklarımın dökülmemesini sağladı. Ömrümü uzattı. Aradan yıllar geçmesine rağmen hala yaşıyordum. Hala onunla beraberim. Onun yatağının başucundayım. Ben onunlayım ama buluşmamızı sağlayan bizimle değil artık. Korktuğum başıma geldi. Bir yıl sürdü ilişkileri. Aşk dolu geceler yerini kavgalara bıraktı. Hiç istememe rağmen birbirlerini kırmalarına şahit oldum. Onunla birlikte bende ağladım. Her kavga, daha tutkulu bir barışmayla sonuçlanıyordu. Ama sonra bir gün gitti ve bir daha hiç aramadı...Ama o günden sonra her gün bir arkadaşım geldi evimize. Her gün kırmızı bir gül getirdi çiçekçiler. Kimden geldiğine dair hiçbir not olmadı güllerin üzerinde. Ama oda bende kimin gönderdiğini biliyorduk.Aradan yıllar geçti, başkaları geldi gitti eve. Ama o hiç gelmedi. Gülü hep geldi. O da güllerin hiçbirini atmaya kıyamadı. Hepsini yaprakları dökülmeye başladıktan sonra kuruttu, yaprakları ufaladı, banyoda, odalarda sakladı. Saklamaya devam ediyor...Bu güzel kokulu evde ben öldüm bir gün ve... benimle birlikte o güzel kadın da öldü. Ama ev hala onun kokusuyla doluydu..
Sevgi...SEVGİYİ TARİF ETMEYE KALKSAM, SENİ ANLATIRDIM DÜNYAYA . . .Korkunun olduğu yerde aşk yoktur. Cesarettir sevmek. Düzenlere, oyunlara, kötülüklere meydan okumaktır. Sevmek; uzaklaşmaktır yalandan, bencilliği hiçe saymaktır. Bir başka açıdan da inanmaktır sevmek. Gerçekten inanmaktır, tümden inanmaktır. İnsan sevince; sevdiğine bütün varlığı ile teslim olmamışsa, yeteri derecede sevmemiş demektir. Ve ona kayıtsız şartsız inanmıyorsa, sevgiden bahsetmeye bile hakkı yoktur.Kıskançlık; inancımızın bütünlüğü ölçüsünde besler aşkı. Şüpheyse öldürür. Şüphenin olduğu yerde inancın yeri olmaz. Sevgiden bahsedilemez orada. Kıskançlıksa; kutsal bir duadır, dudağında sevenlerin.Sevmek; var olmaktır bir bakıma, derinden bakılınca yokluğa benzer. Sevmek bütünlenmektir. Çok seven eksildiğini zanneder, oysa artmaktır sevmek, çoğalmaktır. Çevrenin gözlerimizden silinmesi, önce bir eksilme hissi verir insana. Fakat o her şeyimizi varlığı ile doldurdukça arttığımızı anlarız. O bir tek kazanç, bütün kayıplarımıza bedeldir.Bir an gelir; her şeyi onunla değerlendirmeye başlarız. O bugün mutluysa yaşamak güzeldir. Kabımıza sığmayız. Şarkılar söylemek gelir içimizden. O kederliyse, gözlerimizde herşey kederlidir artık. Bütün güzellikler bir bir yitirirler anlamlarını. O anlarda ölümü düşünür de, yine ölemeyiz kurtulamamak için.Yanmaktır, tutuşmaktır sevmek ve yaşadıkça hiç sönmemektir. Dinle, sana sevmenin ne olmadığını söyleyeceğim önce. Ne olduğunu sonra anlayacaksın.Dinle, sevmek alışveriş değildir. Geometri değildir, aritmetik değildir. En değerli şeydir belki, ama karşılığında hiçbir şey alınmaz. Karşılıksız bir çeke atılmış kuru bir imza değildir sevmek. İskambil kağıdı değildir, zar değildir, bir dilim değildir, hesap pusulası değildir sevmek.Sevginin bedeli yine sevgiyle ödenir, altınla değil. Sevilmekse; sevmenin mükafatıdır ancak, karşılığı değil. Bir sevgiye eş bir başka sevgi olamaz. Çünkü her sevgi birbirinden büyüktür. Sevgi tartılamaz, sevgi ölçülemez. Sevgi; gram değildir, mesafe değildir. Derinlik sanırsınız, yüksekliktir o. Sevgi; dudak değildir, göz değildir, saç değildir. Sandalye değildir sevgi, yatak değildir, çarşaf değildir. İçki değildir, içemezsiniz fakat herşeyden güzeldir sarhoşluğu. Geçip karşısına seyredemezsiniz, manzara değildir, tablo değildir, heykel değildir. Okuyamazsınız kitap değildir. Bilmece değildir, çözemezsiniz. İsteseniz de içinizden atamazsınız. Kan değildir, kesip damarınızı akıtamazsınız. Siz ağladıkca o güçlenir içinizde. Akmaz, gözyaşı değildir. Kuş değildir uçmaz, çiçek değildir koklanmaz. Bitmez çile değildir. Ne desen o değildir sevmek.
Delikanlı yiyecek bir şeyler almak Burger King standına yaklaşınca, standın arkasındaki bir kız dikkatini çekti. Siyah saçlı,beyaz tenli genç kız, müşterilerine siparişlerini verirken daima güleryüzlü, sıcacık bir şekilde hizmet veriyordu. Nur yüzlüydü. Delikanlı bu kızdan çok etkilenmişti. Neredeyse ilk bakışta aşık olunabilecek bir kızdı. Yaşı olsa olsa 17-18 idi. Siparişleri yetiştirebilmek için bir o yana, bir bu yana koşuşturuyordu. Bu arada yüzündeki gülücükler hiç eksik olmuyordu.Delikanlı standa iyice yaklaştı. Özellikle de genç kızın olduğu standa gelmişti. Genç kız ona siparişini sorduğunda, elindeki kağıdı ona doğru uzattı.Kağıda ne almak istediğini yazmıştı: - "Bir Tavuk Burger menü, Sprite, bir ketçap ve bir acı sos istiyorum, lütfen." Genç kız delikanlıya biraz buruk ama yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmeden"- "Hemen efendim" dedi. Ardından da " 150.000TL fark ödeyerek büyük seçim ister misiniz?" diye sordu. Delikanlı ise "Hayır" anlamında başını salladı. Kredi kartını uzatıp hesabını ödedi.Siparişlerini alıp uzaklaşırken "Teşekkür ederim" misali bir gülücük attı kıza.Tavuk Burgerini alıp masasına giderken, arkasına baktığında, genç kızın tatlı bir gülümsemeyle arkasından bakmakta olduğunu farketti. Belli ki kendisi sıradan bir müşteri olmamıştı. O gün yemeğini yerken,genç kızla bir iki defa göz göze geldi. Her ikisi de bundan gayet hoşnut olmalıydı ki, birbirlerine bakarlarken, yüzlerindeki gülümseme hiç eksik olmamıştı.Delikanlı akşam eve döndüğünde aklı genç kızda kalmıştı. Göğsündeki plakadan kızın adının Selma olduğunu öğrenmişti. Aslında delikanlı konuşabiliyordu,ama neden böyle bir şey yaptığını da anlamamıştı. Yine de hiç renk vermemiş, bu oyun hoşuna gitmişti. Sanırım Selma'dan hoşlanmıştı.Aradan iki gün geçmişti. Tekrar Bakırköy - Galleria'ya gitmiş ve yine elinde bir kağıtla doğruca Burger King'e gitmişti. Bu sefer kağıdın başına "Merhaba Selma" demeyi unutmamıştı. Selma'nın olduğu kasaya gitti ve gülümseyerek kağıdı ona uzattı. Genç kız onu gördüğünde hayli sevinmiş bir halde kağıdı aldı;"Merhaba, hoş geldiniz" diyerek siparişini hazırlamaya koyuldu. İki gün önceki durumu arkadaşlarına anlatmış olacaktı ki, herkes onlara bakıyordu. Siparişi hazır olunca, tekrar kredi kartını uzattı ve hesabı ödedi. Selam vererek oradan ayrılıp, masalardan birine oturdu. Bu durumun gün geçtikçe hoşuna gitmeye başladığını farketti. Gerçi daha önce aynı yerden alışveriş yapmıştı ama Allah'tan kimse bunun farkına varmamıştı.Bir yandan sevinirken,diğer yandan genç kıza karşı dürüst olmadığını üzülmüştü. Aslında kötü bir niyeti yoktu. "Bakalım nereye kadar sürecek" diyerek bunu devam ettirmeye karar verdi. Galleria evine yakın olduğu için sürekli oraya gidiyordu.Bu durum iki hafta bu şekilde sürdü. Ama artık sipariş için kağıt uzatmasına gerek kalmamıştı. Selma'yı gördüğünde, doğrudan onun yanına gidiyordu. Selma da sanki onu beklermiş gibi, karşısında onu görünce birden gözleri parlıyor, hemen "Hoş geldin" diyordu. Delikanlının kağıdı uzatmasına fırsat vermeden ;"Bir tavuk Burger menü, normal seçim, sprite, ketçap ve acı sos...; hemen hazırlıyorum." Bu durumdan her ikisi de çok memnun görünüyordu. Delikanlı kısa zamanda Burger King'de tanınan biri haline gelmişti. O gün siparişini aldığında genç kıza bir kağıt uzattı ve oradan ayrıldı. Masalardan birine oturduğunda, Selma'nın küçük not kağıdını okuduğunu gördü:"Özür dilerim Selma. Beni lütfen yanlış anlama. Eğer yemek paydosun varsa, biraz beraber oturabilir miyiz? Bu teklifimi kabul edersen çok mutlu olurum."Selma notu okuduktan sonra Emre'ye bakarak "Evet" anlamında başını salladı. Eliyle de "Yarım saat sonra" diye işaret yaptı. Bunu gören Emre çok sevinmişti. Kısa bir süre sonra da Selma'nın kendisine doğru geldiğini görünce, eli ayağının birbirine dolandığını hissetti. Çok heyecanlanmıştı. Nasıl davranacağını bilemiyordu. Her ne kadar bu oyunu kendisi başlattıysa da, işin buralara varabileceğini tahmin etmemişti. "Acaba nasıl davransam" diye düşündü. Selma o kadar tatlı, o kadar sıcakkanlı biriydi ki, onu kesinlikle kırmak, üzmek istemiyordu. Yine de şimdilik hiçbir şey açıklamamaya karar verdi. Selma gelip de yanına oturduğunda, 'ağzımdan bir şey kaçırırım' diye çok korkuyordu. Umarım kendisini tanıyan biri çıkmazdı. Bu arada selma gelmeden cep telefonunu da kapatmış ve saklamıştı.Fazla zamanı yoktu genç kızın. Şefinden ancak yarım saat için izin alabilmişti. Masanın üzerine kağıt kalem koymuştu Emre. Genç kız konuşarak biraz kendisinden bahsetti. 18 yaşına yeni girmişti. Üniversite sınavına hazırlanıyordu. Dersane parasını ödeyebilmek ve ailesine yük olmamak için de burada çalışıyordu. Fındıkzade'de oturuyordu. O da delikanlı gibi sigara içiyordu. Birer sigara yaktılar. Delikanlı kağıdı, kalemi alıp kendisiyle ilgili bir şeyler yazmaya başladı. 25 yaşındaydı, üniversiteden mezun olalı birkaç yıl olmuştu. Genç kızın üniversiteye hazırlandığını öğrenince, belki yardımcı olabilirim diye düşündü. Ancak daha sonra bunu açıklamaktan vazgeçti. Öyle ya, konuşamıyordu. Ona nasıl yardımcı olabilirdi ki! Bu yüzden üniversite mezunu olduğundan bahsetmedi. Yazdığına göre herhangi bir yerde çalışmıyordu. Bu şekilde yaklaşık yarım saat konuştuktan sonra, Selma kalkması gerektiğini söyledi. İki gün sonra Pazar günü tekrar buluşmak üzere ayrıldılar.Aslında bir işi vardı ve o gece de işe gidecekti. Birkaç yıldır turistik bir otelde çalışıyordu. Pazar günü buluştuklarında delikanlı durumu açıklamaya karar verdi. Günden güne ondan hoşlanmaya başlamıştı ve bu yüzden onun duygularıyla oynamak istemiyordu. Çünkü bu durum ileride daha kötü sonuçlar doğurabilirdi. Hem daha ne kadar saklayabilirdi ki! Ya da neden saklama gereği duysun. Artık arkadaş olmuş,çıkıyorlardı. Ayrıca kendisi henüz söyleyemeden, Selma bu durumu başkasından öğrense; işte o zaman çok kötü olurdu.Kışın en soğuk günleri yaşanıyordu. Delikanlı arabasına binip, Selma'yla buluşacağı yere erkenden gitti. Bu soğukta onu bekletmek istemiyordu. Oraya vardıktan kısa bir süre sonra Selma da geldi. İlk defa biniyordu Emre'nin arabasına. Kağıt kalem her zamanki gibi hazır duruyordu. Sinemaya gitmeye karar vermişlerdi. Sinemada "Meet Joe Black" isminde, Brad Pitt'in oynadığı bir film gösterimdeydi. Filmi izlerken Emre genç kızın ellerinden tuttu. Selma da başını Emre'nin omuzuna koymuş,bu şekilde filmi izliyorlardı. Tam üç saat sürmüştü film. Sinemadan çıkarlarken hava biraz kararmıştı. Saat henüz dörttü ama günler o kadar kısaydı ki! Çok duygusal ve güzel bir filmdi. Her ikisi de filmi çok beğenmişlerdi. Filmin etkisiyle öyle mutlu görünüyorlardı ki, eve dönene kadar hiçbir şey konuşmadılar, yazmadılar. Emre de bu güzel anı bozarım korkusuyla yine hiçbir şey açıklayamamıştı. Tam o sırada delikanlının cep telefonu mesaj sinyali verince, yüzü sapsarı olmuştu. Onu arabanın torpido gözünde unutmuştu. Neyse ki sadece mesaj gelmişti. "Ya telefon çalsaydı" diye düşündü. Selma Emre'nin telefonunu görünce, o da çantasından bir telefon çıkardı. Telefon ablasına aitti. Artık eve varmışlardı. Birbirlerine telefon numaralarını verdiler. Mesaj göndereceklerdi. Vedalaşıp ayrıldılar. Daha arabadayken ilk mesaj gelmişti: "Seni özledim." Dışarıdaki buz gibi havayı ısıtan sıcacık bir mesajdı bu.Tarih 14 Şubat 1998; yani Sevgililer Günü. Emre ve Selma tanışalı iki buçuk ay olmuştu. Ve genç kız hala onun konuşabildiğini bilmiyordu. Bu şekilde tam iki buçuk ay geride kalmış, birbirlerine öyle bağanmışlardı ki! Kah cep telefonuyla birbirlerine mesaj yolluyorlar, kah ellerinde kağıt kalem anlaşıyorlardı.İki buçuk ay önce, belki de bir muziplik olarak başlayan oyun sayesinde, bugün birbirlerini çok seven ve her ne olursa olsun ayrılmamaya karar veren iki sevgili olmuşlardı. Ve delikanlı bu süre içerisinde, bu oyunu biraz da 'Selma'yı kaybederim ' korkusuyla açıklamaya korkmuş, bugünlere kadar gelmişlerdi. O gün sevgililer günüydü. Her sevgili gibi onlar için de çok önem taşıyordu. Kış olmasına rağmen hava o gün çok güzeldi. Kendilerini hemen şehrin gürültüsünden uzak, kırlarda bir ağacın altına attılar. Güneş ara sıra bulutların arasından parlayarak ortaya çıkıyor, sanki onları ısıtmak istercesine çabalıyordu. Ancak onlar zaten birbirlerine sarılarak ısınıyorlardı. Her ikisi de Sevgililer Günü için hediye almışlardı. Selma üzerinde "Seni Seviyorum" yazılı, kalp şeklinde kırmızı bir yastık almıştı. Arabasına koymasını istemişti. Emre ise, camdan yapılmış şeffaf, içinde kurutulmuş kırmızı bir gül bulunan kalp şeklinde bir biblo almıştı. Yanına da duygularını ifade eden bir mektup koymuştu:"Sevgilim,Şu anda o kadar mutluyum ki, bunu ifade edebilmem mümkün değil. Aslında bir o kadar da endişeliyim. Bu mutluluğu bozacağımdan korkuyorum. Sana nasıl anlatacağımı bilemiyorum.(Mektubu okudukça genç kızın yüzünde gittikçe şaşkınlaşan bir ifade beliriyordu.) Öncelikle senden özür dilemek istiyorum. Umarım beni anlarsın. Ne olursa olsun,benim için ne kadar değerli olduğunu bilmeni istiyorum. Seni işyerinde ilk kez gördüğüm gün, öylesine tatlı duygular içerisine girmiştim ki, o gün ne yapacağımı şaşırmıştım. Sanırım ne olduysa bu şaşkınlığım yüzünden oldu. Belki hayatım boyunca normal bir şekilde yapamayacağım bir şeyi, sırfa sana yakın olabilmek için bu yolla yapma cesaretine girdim. Şu anda, bu okuduklarından bir şey anlamamış bir şekilde yüzüme şaşkın şaşkın baktığını tahmin edebiliyorum. Ama inan ki hiçbir kötü niyetim yoktu. Amacım ne seninle oyun oynamaktı,ne de duygularını incitmek. Her geçen gün sana ne kadar yakınlaştıysam, sana ne kadar bağlandıysam, içimde de o kadar yoğunlaşan bir korku oluştu. Çünkü seni gerçekten kaybetmekten korktum. Ama artık benim için de,senin için de böyle bir haksızlığa dayanamıyorum. Bana o kadar sevgi dolu yaklaştın ki, hep bu sevgine layık olmaya çalıştım. Senden her ayrılışımda, her tarafta gülümseyen yüzünü, gülen gözlerini gördüm. İşte ben de bu gülen gözlerde ve seven kalbinde kaybettim kendimi. Şimdi kendimi bulabilmem için lütfen yüzüme bak."Selma, okuduğu mektuptan bir şeyler anlamaya çalışırcasına Emre'nin yüzüne baktı. Emre Selma'nın ellerini avuçlarına alıp, tüm cesaretini toplayarak genç kıza:"Seni seviyorum Selma, seni çok seviyorum. Sevgililer Günün kutlu olsun." der. Az önceki şaşkınlığı iki kat artan Selma, ne yapacağını, ne diyeceğini bilmez bir halde Emre'nin yüzüne bakakalır. Emre konuşabilmektedir. Bir an ellerini Emre'nin avuçlarından çekmek istese de bunu başaramaz. Tam ağzını açıp bir şey söylemeye yeltenir ki, Emre parmağıyla onun dudağına dokunup, bir şey söylemesini engeller. Ancak, genç kızın, o her zaman gülen gözlerinden iki damla gözyaşının akmasına engel olamaz; şaşkınlığın, mutluluğun, sevginin gözyaşlarına... Birbirlerine sımsıkı sarılarak arabaya doğru yönelirler.
New York'un düşük kiraları yüzünden sanatçılarla dolu olan Greenwich Village'ında üç katlı bir binanın en üst katındaydı Sue ve Johnsy'nin stüdyoları. Amerikanın 2 ayrı ucundan gelen kızlar bir lokantada tanışmış ve ortak sanat zevkleri olduğunu anlayınca ortak bir ev tutmaya karar vermişlerdi. Bu olay Mayıs ayındaydı. Kasım ayında ise bölgeye doktorların zatürree adını verdiği soğuk bir yabancı gelip buz gibi parmaklarıyla orayı burayı yoklamaya başlamıştı. Bay Zatürree erkek adam diye nitelendirilen kişilerden değildi. California rüzgarlarıyla kanı sulanmış ufak tefek, ince yapılı bir kızcağız olan Johnsy'yi de yatağa sermişti. Zavallı kızcağız demir karyolasına yatmış, yandaki evin tuğla duvarlarını seyrederek kıpırdamadan yatıyordu doktor geldiğinde. Doktor kır kaşlarını sağa sola oynatarak Sue'yu koridora çağırdı.- "Kurtulması için onda bir olasılık var," dedi. "O da içinde yaşama isteği varsa. Doğrusunu istersen mezarcının tarafını tutan insanlar tıbbı komik duruma düşürüyor. Sizin arkadaşınız da kendini iyileşmeyeceğine inandırmış. Aklına takılan bir şey mi var acaba?"- "Napoli körfezinin resmini yapmak isterdi," dedi Sue. - "Ben bir erkeği kastetmiştim." - "Erkek mi? Yo hayır doktor, erkek falan yok." - "O halde zayıf düştü demek. Bilimin bana verebileceği her şeyi yapacağım. Ama hastalarım cenazelerine gelecek arabaları saymaya başladı mı umudumu yüzde elli keserim. Eğer ona kış modası konusunda bir soru sordurtabilirseniz şansy yüzde yirmiye yükseltiriz."Sue eve dönünce bir süre doya doya ağladıktan sonra resim tahtasını kolunun altına yerleştirdi ve ıslık çalarak Johnsy'nin odasına girdi. Johnsy yüzünü pencereye çevirmiş hiç kımıldamadan yatıyordu. Sue arkadaşının uyuduğunu sanarak ıslığı kesti. Sonra bir dergide yayınlanacak hikaye için resim yapmaya başladı. Biraz sonra duyduğu bir mırıldanma ile yatağın başına koştu. Johnsy'nin gözleri pencereden dışarı bakıyor ve geriye doğru sayıyordu.- "On iki," dedi, biraz sonra, "On bir," sonra sıra ile "dokuz, sekiz, yedi." Sue meraklanarak dışarı baktı. Ortada sayılacak ne vardı ki? Çıplak ve iç kapayıcı bir avlu ve beş metre ilerdeki evin dümdüz tuğla duvarı. Kökleri çürümüş yaşlı bir sarmaşık duvarın yarısına kadar anca tırmanabilmişti. Sonbaharın soğuk soluğu ile yaprakları dökülen bitki yıkılmak üzere olan duvara iskeletiyle tutunuyordu sanki.- "Ne var canım?"- "Altı," diye fısıldadı Johnsy.- "Şimdi daha hızlı dökülüyorlar artık. Üç gün önce yüz taneydiler. Sayarken başım dönüyordu. Ama şimdi iş kolaylaştı. İşte bir tane daha gitti. Beş tane kaldı."- "Beş tane kalan ne Johnsy?""Yaprak. Sarmaşığın yaprakları. Sonuncu da düşünce ben öleceğim. Üç gündür biliyorum bunu. Doktor sana söylemedi mi?""Hayatımda böyle saçma şey duymadım. Sarmaşık yapraklarıyla iyileşmenin ne ilgisi var? Aptallaşma lütfen. Sen eskiden o sarmaşığı ne çok severdin unuttun mu? Doktor bu sabah iyileşmen için tam onda bir olasılık olduğunu söyledi. New York'ta yürürken bile bu kadar şansımız yoktur. Şimdi sen çorbanı iç. Ben de resmimi bitireyim. Resmi satınca sana şarap, kendime ise pirzola alacağım."Johnsy gözlerini pencereden ayırmadan,"Şarap almana gerek yok. İşte bak bir tane daha düştü. Hayır çorba da istemem. Dört tane kaldı şimdi. Karanlık basmadan sonuncusunun da düşüşünü görmek istiyorum. O zaman ölebilirim artık."Sue hastanın üzerine eğildi."Johnsy, ben şu işimi bitirinceye kadar gözünü kapatıp, dışarı bakmayacağına söz verir misin? Yarın bu resimleri teslim etmek zorundayım. Işığa ihtiyacım olmasaydı perdeyi çoktan indirirdim.""Öteki odada çizemez misin?" diye soğukça sordu Johnsy."Senin yanında oturmak istiyorum. Ayrıca o yapraklara da bakmanı istemiyorum"Johnsy gözlerini kapatarak yıkılmış bir heykel gibi bembeyaz ve kıpırtısız yattı."Bitirir bitirmez haber ver ama. Sonuncu yaprağın düştüğünü görmek istiyorum. Beklemekten bıktım artık. Düşünmekten de. Her şeyden kurtulup o zavallı yapraklar gibi döne döne boşluğa uçmak istiyorum.""Uyumaya çalış. Ben yaşlı Behrman'ı modellik yapması için çağırmaya gidiyorum. Hemen gelirim. Ben dönene kadar sakın kıpırdama yerinden."En alt katta oturan Behrman altmışını aşmış, kırk yıldır resim yapmasına rağmen başarının eteğine dahi ulaşamamıştı. Her zaman bir başyapıta bağlayacağını söylese de, henüz ortalarda böyle bir şey yoktu. Reklam ve afişlerle geçinmekteydi. Profesyonel model tutmaya paraları yetmeyen genç ressamlar için modellik yapardı. Sue adamı loş stüdyosunda buldu. Adama Johnsy'yi, gerçekten bir yaprak kadar zayıf ve güçsüz olan kızı dünyaya bağlayan bağların gittikçe inceldiğini anlatırken, yaşlı adam gözünden yaşlar boşanarak ;- "Hala böyle budalalar varmış bu dünyada," diye söylenmeye başladı. Yukarı çıktıklarında Johnsy uyuyordu. Sue perdeyi indirip Behrman'a yan odaya geçmesini işaret etti.Oradan korku ile sarmaşığa baktılar. Karla karışık soğuğa bir de yağmur eklenmişti. Sue ertesi sabah bir saatlik bir uykudan uyanınca Johnsy'nin kapalı yeşil perdeye bakmakta olduğunu gördü.- "Aç görmek istiyorum." dedi Johnsy.Sue bitkin bir halde arkadaşının emrine uydu. Hayret bütün gece yağan yağmura rağmen sarmaşığın üzerinde bir tek yaprak kalmıştı. Kenarları çürümüş, sararmış yaprak hala yeşil olan sapıyla yerden beş altı metre yüksekte bir dalın ucunda sallanıyordu : - "Sonuncu," dedi Johnsy.- "Dün gece nasıl olsa düşer demiştim. Rüzgar çok şiddetli esiyordu. Ama bugün düşecek, ben de aynı anda öleceğim."Sue kızın yanağını kendininkine yapıştırarak ; - "Kendini düşünmüyorsan beni düşün, ben sensiz ne yaparım?" dedi.Johnsy cevap vermedi. Dünyanın en kimsesiz şeyi esrarlı yolculuğa hazırlık yapan ruhtur. Kendisini dünyaya ve arkadaşlığa bağlayan bağlar birer birer gevşeyip koptukça kızın hayal gücü daha da kuvvetleniyordu. Gün sonu yaklaşmıştı. Alacakaranlıkta bile o tek sarmaşık yaprağının dalına sımsıkı yapışık olduğunu görüyorlardı. Geceyle birlikte Kuzey rüzgarı ve yağmur yeniden başladı. Sabahın ilk ışıklarıyla Johnsy acımasızca perdenin açılmasını istedi yine. Sarmaşık yaprağı hala oradaydı. Johnsy uzun uzun baktı yaprağa. Sonra gaz ocağının üzerinde çorba kaynatan Sue'ya seslendi.- "Ben çok kötü bir kızım Sue. Benim ne kadar kötü olduğumu göstermek için bir güç o son yaprağı orada bıraktı. Ölümü istemek günahtır. Bana biraz çorba ile süt ve şarap getirebilirsin şimdi. Ama hayır, hayır...önce bir ayna getir, arkama da birkaç yastık yerleştir de senin yemek hazırlamanı seyredeyim."Bir saat sonra....- "Sue bir gün gidip Napoli körfezinin resmini yapacağım," dedi. Doktor öğleden sonraki muayenesini bitirip çıkarken Sue da bir bahane uydurup ardından yürüdü. Doktor Sue'nun titreyen elini sıktı.- "Yüzde elli olasılık var. İyi bakarsanız siz kazanırsınız. Şimdi aşağıda yeni bir hastayı görmeye gidiyorum. Behrman diye biri. Ressam sanırım. O da zatürreeye tutulmuş. Zayıf ve yaşlı bir adam, hastalığı da çok şiddetli. Hiç umut yok ama biraz rahat etmesi için hastaneye kaldıracağız."Doktor ertesi gün :- "Artık tehlike kalmadı, siz kazandınız" dedi.- "Şimdi beslenme ve dinlenme gerek.... Hepsi o kadar."Sue öğleden sonra yatakta mavi yünden gereksiz bir şal ören Johnsy'nin yanına oturdu.- "Beyaz farem benim, sana bir şey söylemek istiyorum. Bay Behrman bugün zatürreeden öldü. Hastalığı yalnızca iki gün sürdü. Kapıcı ilk günün sabahı onu sancıdan kıvranırken bulmuş. Üstü başı ve ayakkabıları sırıl sıklammış. Öylesine korkunç bir fırtınada nereye çıkmış olabileceğine akıl erdirememişler. Sonra henüz yanan bir fener, yerinden çıkarılmış bir merdiven, birkaç fırça ve üzerinde yeşil ve sarı boyalar olan bir palet bulmuşlar. Pencereden bak şekerim, son sarmaşık yaprağını görüyor musun? Rüzgar estiği zaman neden sallanmadığını merak etmedin mi hiç? Bu Behrman'in bahsettiği şaheseri işte! Son yaprağın düştüğü gece yapmış.
Yeni dogmuş bebeğin günlüğü1. günböylesi kötü bir başlangıç beklemiyordum.oha hortumumu bile kesmişler! meme diye, süt diye birsey varmış. nerden nasıl bulunur bu ya? hayattan daha 1. günden soğutacaklar beni.2. günmeme buldum ama bundan süt gelmiyor, emiyorum allah emiyorum, tık yok, süt başka yerde mi? neyse biraz daha emdim geldi, fazla abaninca meme sahibi kişilik bağırdı, ne bağrıyosun açım ben! çok yalnızım be günlük. hayır bişi değil içerdeyken de yalnızdım ama yediğim önümde yemediğim arkamdaydı en azından, bak yine aklıma geldi, hortumu bile kestiler yaa!uykum geldi yine. zzzzz!3. günmemeyi sevdim, bu dünyadaki tek dostlarım bu iki meme. iyi ki varsınız.4. günbugün bir sürü olaylar oldu, gürültü yaptılar, baska biryerlere gittik galiba. memeden ayrılınca bağırıyorum geri geliyor, sonra uyuyorum, uyanıyorum bir bakıyorum meme yok, neyse ama tekrar bağrınca geri geliyor nasılsa. s.çmak da zevkliymiş be, eskiden yapamıyordum.5. günbugün 15 kez kaka yaptım, rekorumu geliştirmeliyim. dikkat ettim de her yaptğımda temizliyorlar, bunu sevdim. dikkatimi çeken bir noktada şu ki, amma koca kafalıyım be arkadaş, ağır mı ağır tutamıyorum şerefsizim, pat o yana, pat bu yana, dikkat etseler bari de çatlatmasak daha ilk günden.6. günavucuma ne verseler hemen tutuyorum, tik gibi birşey, maalesef farkettiler, herkes parmağıını veriyor avucuma, mecburen tutuyorum, alemin maymunu oldum iyi mi?bu arada ne çok uyuyorum ya arkadaş, atamadım şu yorgunluğu, daha çok süt içeyim en iyisi. hayır içtikçe de yoruluyorum o da ayrı, nerde o eski günler, hortumdan geliyordu ne güzel, şimdi em allah em, bak yine aklıma geldi, şerefsizler kesti hortumu yaa.7. günbi kutunun içine girdim, sarılık mı ne ondanmış. yine uykum geldi.8. günbiraz daha iyi hissetim kendimi, daha çok süt içiyorum artık. kaka yapma işini de tam alt açma anına denk getiriyorum ki etraf pislensin, eziyet olsun. naapayım ama alt açıkken daha rahat roketleyebiliyorum. kaka yaparken başka birşey daha yapıyorum galiba, anlamaya çalışacağım bakalım.9. günçok fena hıçkırık tutuyor, geçsin diye nefesimi tutayım dedim onu da beceremedim, neyse ki süt içince geçiyor. bu süt her derde devaymış, bugün bunu gördüm.10. günsütten başka birşeyler verdiler, var ya, yeter artık be, tam alışıyordum yine dayadılar başka birşey, hayret bişi ya, vitaminmiyiş neymiş.bu arada memelerin arasından dün gördüğüm lavuk gündüzleri piyasada yok akşamları geliyor sadece, hadi bakalım hayırlısı.11. günal işte, başladı yine bir arıza. sütten sonra çok feci karnım ağrıyor, böyle gaz gibi bişi, eğilip bükülüyorum, binbir şekile giriyorum çıkaracağım diye. sırtımı falan sıvazlayın bari be kardeşim.12. günbütün gün gazdan kıvrandım arkadaş ya, bela oldu başıma, yaygarayı bastım ben de. uyutmadım, diktim bunları da hazır asker. sonra bir saldım ki evlere şenlik, akabinde uyudum hemen gerisini hatırlamıyorum13. günannemin suratına s.çtım. tamam utandım biraz da insan bebeği g.tünden öper mi yaa. ayıp oldu di mi? naapıım abi, neyse fazla kızmadı herhalde.14. günanneme kırmızı renkli birşeyler içiriyorlar, o zaman süt daha bi randımanlı oluyor sanki, böyle tadıda hoşuma gidiyor, şu memelere bir rating aleti taksalar da hangisini sevip hangisini sevmediğimi söyleyebilsem.15. güntopuktan kan alıp duruyorlar, metin olayım çok ağlamayayım diyorum ama canım yandı be arkadaş, hayır ondan sonra da hemen süt verince sakinliyorum, kızgınlığım geçiyor, ağız tadıyla asabiyet yaptrmıyorlar, şu memelere karşı biraz daha dikbaşlı durabilsem.16. günşu memeleri çok sevdiğimi bir kez daha anladım, çok seviyorum onları, onlardan ayrılınca içimi bir huzursuzluk kaplıyor, en iyisi onlardan uzaklaştığım anda yaygarayı basayım ben. bugün benden biraz büyük biri geldi yanıma, sevme amaçlı olsa gerek bir geçirdi başım dönüyo hala. sonradan öğrendim kuzenmiş, neyse yazdım kenara intikam alınacak.17. günetrafı daha net seçer oldum, ama el ve ayak koordinasyonu hala zayıf, memeyi kavrayabiliyorum ancak. bir de bu eller ve ayaklar bana mı ait tam olarak emin değilim, sallyorum öyle, zevkli birşey. yüze ve gözlere dikkat etmem lazım ama, tırnaklar tehlikeli. diğer yandan annem bugün onları kesmeye çalıştı ama huysuzluk ettim, etmeseydim daha iyi olacaktı galiba, bak çizdik tam gözün altını yine.18. günelime torbalar taktılar, kafaya çarpınca artık acıtmıyor, yara bere de yapmıyor. sanırım onlar da beni seviyor, iyiliğimi düşünüyorlar. aslında hala çıktığım yeri özlüyorum, geri girme imkanım olmaz mı acaba?19. gunnihayet o adamin neden eve sadece akşamlari geldigini anladim megerse bana ve anneme bakmak icin gunduz calişiyomuş..aferin gozume girdi şimdi bak!..20. güntabii ya, annemin karnındayken de duyuyordum o adamın sesini sık sık.ona da ilgi alaka gösterdim, bağırdığımda bazen o alıyor beni kucağına, meme vardır diye saldırdım ama vermedi. bir ara meme açıkken kıstırdım ama emme olayından bir randıman alabilmiş değilim
Anne Duası Musa Aleyhisselam bir gün: "Ya Rabbi, Cennet'te benim komşum kim olacak, bana bildir de gidip onunla görüşeyim," dedi. Musa Aleyhisselama vahiy geldi."Falan beldeye git! Orada.çarşının başında bir kasap dükkanı var.O dükkanın sahibi olan kasabı gör! O veli bir kulumdur.Yalnız bilesin ki, onun çok önemli bir işi vardır. Çağırırsan gelmez. İşte o senin cennetteki komşundur."Musa Aleyhisselam hemen bildirilen yere gitti.Kasabı buldu ve ona: "Ben sana misafir geldim", dedi. Kasap Musa Aleyhisselamı tanımıyordu. Ona "Hoş geldin" deyip bir kenara oturttu. Dükkandaki işi bitince de Alıp evine götürdü.Evinin baş köşesine oturtup çok ikramda bulundu.Musa Aleyhisselam, ev sahibini dikkatle takip ediyordu. Ev sahibi kasabın ocakta çömlek içinde, et pişirdiğini gördü. Et pişince çömlekteki eti küçük küçük parçalara ayırdı. Bunları bir tabağa koyup, bir kenara bıraktı.Sonra bir et parçası daha çıkartıp, onu da misafiri Musa Aleyhisselam'a ikram ederek dedi ki:"Benim önemli bir işim var. Sen beni bekleme yemeğini ye"! Sonra da yanından ayrıldı. Önemli bir işim var deyince, Musa Aleyhisselam, önemli işi nedir diye merak etti ve gizlice kasabı takip etti. Kasap Musa Aleyhisselam' in yanından ayrıldıktan sonra, yandaki odaya geçti.Duvarda asılı duran büyük bir zembili indirdi. Zembilde çok ihtiyar, mecalsiz bir kadın vardı. Kadına küçük küçük parçaladığı etleri yedirdi.Karnını güzelce doyurduktan sonra,altındaki kirlenmiş bezleri aldı, yerine temizlerini koydu. Sonra kirli bezleri yıkayıp astıktan sonra ellerini yıkayıp Musa Aleyhisselam'ın yanına geldi.Daha yemeğe başlamadığını gören kasap sordu." Niçin yemeğe başlamadınız ? "Musa Aleyhisselam "Sen bana zembildeki sırrı söylemedikçe bir lokma bile yemem". Dedi."Mademki merak ettin anlatayım": -Ey misafir, bu zembildeki benim yaşlı annemdir. Çok yaşlı olduğu için takatten duştu. Evde bakacak başka kimsem de yok.Evleneceğim, fakat hanımım annemi incitir, onu üzer diye evlenemiyorum.İşe gittiğimde herhangi bir hayvanın kendisine zarar vermemesi için onu gördüğün gibi bir zembile koydum.Her gün gelip iki öğün yemek yediriyorum.Diğer hizmetlerini de görüp gönül rahatlığıyla işime gidiyorum.Bunun üzerine Musa Aleyhisselam dedi ki:-"Ancak anlamadığım bir şey daha var. Sen annene yemek yedirip su içirdikten sonra, dudaklarını kıpırdatıp bir şeyler söyledi, sen de AMIN dedin.Annen ne söyledi ki amin dedin? ”Annem, her hizmet edişimde "Allah seni Cennette Musa Aleyhisselam"a komşu eylesin diye dua eder. Ben hiç ihtimal vermediğim halde, bu güzel duaya amin derim. Ben kimim ki, O büyük peygamberle komşuluk edebileyim.Onunla komşuluk edebilecek ne amelim var ki ?O zamana kadar kim olduğunu saklayan Musa Aleyhisselam, buyurdu ki: "Ey Allahın sevgili kulu, ben Musa'yım. Beni sana Allah-u Teala gönderdi. Annenin rızasını kazandığın için Cennet-i A'layı ve orada bana Komşu olmayı kazandın".Kasap hemen kalkıp Musa Aleyhisselamın elini öptü ve sevinç içinde yemeğini yedi. " Allah-u Teala sizleri "ANNE şefkatinden mahrum etmesin ve " ANNE bedduasından uzak kılsın. "
hiç birşeyi özlemedim seni özlediğim kadarKavanoz dipli dünyada ilkönce en aziz varlığımı yitirdim. İlham kaynağımı,sevgi çağlayanımı, bana can veren hayat pınarımı en erken kaybettim. **Henüz dört yaşımda iken Annem vefa etti.
Bu öyle büyük bir kayıp, öyle bir derin acı ki; o giderken benim de pek çokyanımı, yanına aldı götürdü: kollarım, bacaklarımı, ellerimi, yüzümü,parmaklarımı ve yüreğimi... Evet yüreğimi.... Bunların hepsini alıp götürdüsanki. Çünkü ben daha serpilmemiş körpe bir yavru idim onun gittiğinde. Onunsevgi dolu kacağına koşup atlamak istiyordum.
En güzel düşüm kollarında uyumaktı. **Uyandığımda bana sevgiyle bakan gözlerini görecektim. Gülen, hep gülen...Karşılıksız bir sevgi ile bakan gözlerini... Sımsıcak gülüşlerine, altınsarısı saçlarına açacaktım gözlerimi...
Kadifemsi narin elleriyle okşayacaktı yüzümü. **Varsa gözümdeki çapakları, beni incitmeden silecekti. **Bir öpücük konduracaktı yanağıma.
Kollarımdan yakalayıp tay tutacaktı beni. **Havaya zıplatacak, boynuma, kulaklarıma yüzünü sürecekti. Koltukaltlarımdan gıdıklayacaktı doya doya... Ben katıla katıla gülerken o, bualemin en mesut kadını, en bahtiyar annesi olacaktı. **Dünyaları verseniz, yine de değişmeyeceği bir mutluluk tadacaktı o anda.
Gamsız tasasız benim güldüğümü... **Gülerek gözlerini içine baktığımı görünce; bütün dertlerini unutacaktı.Takatsız kollarına derman gelecekti. Ciğerlerini paralayan amansız öksürüğüngeçtiğini düşünecekti bir anda.
Hasta yatağından kalkıp sıcak bir çorba pişirecekti ikimize; tarhana.Dünyanın en leziz çorbası. **Kendi elleriyle biraz daha büyütebilseydi beni; belki ekmeğime yağ sürüpsokağa salacaktı. **Gaga pişirecekti. **Sonra üfleyerek soyacaktı yumurtayı.
Allahım! Nasip olsaydı da tatsaydım; o çorba, o ekmek, o yumurta ne tatlıolurdu. **Hiçbir şeyle değişmezdim onları. **Belki de yemezdim o yağlı ekmeği, hiç soydurmazdım o yumurtayı, ölünceyekadar saklardım o çorbayı. Çocuklarıma, torunlarıma bırakırdım o kıymetlivarlığın yadigarını.
Ama olmadı işte. **Biz annemle hiçbir zaman onun pişirdiği bir tas çorbayı oturup yemedik. **Kendimi bildiğim vakit, o hasta yatağında inliyordu. Dermansız kollarınıbileklerinden bağlayıp, başucundaki dolabın kapağına asmışlardı. **Kalp çarpıntısını hafifletir, kan dolaşımına faydası olur diye öyleyapmışlardı.
Annem benim, canım annem! Sana ne kadar muhtaç, ne kadar susamış olduğumugün geçtikçe, yaş kemale erdikçe daha iyi anlıyorum. Kılcal damarlarımda,bütün benliğimde hissediyorum yokluğunu.
Atıfet teyzem bir tas çorba getirdiği vakit, yüklüğün orada asılı durankaşıklığa tırmanır iki kaşık kapıp gelirdim sessizce. Hiç konuşmadansokulurdum yanına. "Benim ortakçı geldi." derdin solgun dudaklarınla.
Şükürler olsun Rabbime... **Buna da şükür diyorum şimdi. **Sen pişirmiş olmasan da, seninle aynı tastan çorba kaşıkladık ya. Onunlaavunuyorum artık... **Hem zaten teyzeler anne yarısı değil mi? **Bu durumda yarı yarıya senin çorbanı yemiş sayıyorum kendimi.
Benim buradaki tahassürüm; boş hayaller, uçuk temenniler değil. **Evet, dört yaşıma gelinceye kadar annem sağdı. **Ama o, yakasını bir türlü kurtaramadığı ölümcül bir hastalıkla boğuşandertli bir anne idi. **Zaten babamla evlendiklerinde Bekir Çavuş'un hastaca kızı olarakbiliniyormuş. **Naif bedeni daha körpecikken hastalıkla boğuşmakta imiş. İlk iki çocuktansonra doktor : "Bebeğiniz olmamalı artık." demiş. "Bebek sizin bünyenizidaha fazla yıpratır."
Ama işte imkansızlıklar... **Bilgisizlik günlerinde önce abim sonra ben dünyaya gelmişiz. Böylece kaderağını örmeye devam etmiş... **Az denilebilecek aralıklarla doğmuşuz çünkü. **Bu da onun kendini toparlamasına engel olmuş. **Zaten boğuşmakta olduğu hastalığa tamamen yenik düşmüş.
Bir de o mahut derede... **Gürlek'in başında, kar altında kazan kaynatıp çamaşır yıkarken kızgınlığasu içmen yok mu anneciğim? **Buz gibi kar suyunu tasa koyup, terli terli içmişsin hani. İşte o su,kızgın ciğerine cosss etmiş. **Senin ve benim ciğerimi... **Kardeşlerimin ciğerlerini kavurup atmış, tahta gibi olmuş ciğerlerin,doktorun dediğine göre. **Artık o hastalık seni almış götürmüş. **Ve götürürken çok ızdırap çektirmiş.
Benim bebekliğim de tam o acılı, ağrılı günlere rastlıyor sanırım. O sebeplebeni dolu dolu sevemediğini düşünüyorum. **Ve benim de anne sevgisini yaşayamadığımı... **Daha doğrusu beni sevecek zıplatacak takatin kalmadığını sanıyorum... **Duyduğum kadarıyla o günlerde normal bir anne ile bebeği gibi ayrılmaz birbütün olamamışız seninle. **Çünkü senin çoğu günlerin-ayların hastahane köşelerinde, yollardageçiyormuş.
Şöyle bir zihnimi yokladığımda senin varlığın-canlılığınla ilgili iki; evetsadece iki hatıra var hafızamda: Onlar da hayal meyal... Hani bizim oralardanet hatırlanmayan rüyalar için ne denirdi? "İmir-simir" bir şeyler... İşteöyle...
Bunlardan birincisi Atıfet teyzemin çorba getirdiğini görünce kaşıklığatırmanıp, sessizce yanına sokulmamdı. Hiç konuşmadan yerdik o çorbayı.. **ikincisi de kollarının bileklerinden bağlanıp da dolabın kapısınaasılmasıydı. İnlemelerindi anneciğim. **Solgun yüzüne ümitsizce bakışım. Bana bakarken ışıldamayan gözlerin. Başımıokşamaya uzanacak takati olmayan bağlı ellerin... Ve içimi yakanöksürmelerin.
Bereketli bir sahur vaktinde anneciğim; dört yavruyu ardında çil çilserperek uçup gitmişsin öteler ötesine. **O yavruların en küçüğüyüm ben. **Ve o günkü olanların en az farkında olanı.
Babamın söylediğine göre; "Hanım sahura kalkalım haydi" deyince "Ben bugünkalkamayacğım Ahmet" demişsin.... "Bari Saniye'yi çağıralım. O bir şeylerhazırlasın."
Bunu söyledikten kısa bir süre sonra ölümün belirtileri başlamış. Babamlahalam çeneni çekebilmişler sadece... Gecenin bir vaktinde uyandığımda(Herhalde hıçkırık seslerinden olacak) evimizin içi insan dolu idi. Neolduğundan haberim yok; Sabahattin dayım, Halil dayım, Atıfet teyzem,teyzemin kızları ve halamlar... **Herkes bizim eve doluşmuş, hıçkıra hıçkıra ağlamakta. Baktım ablamlarlaabim de yüklüğün üzerine çıkmışlar, ağlaşıyorlar. Annemin yorganı tamamenüzerine örtülmüş... Korkmuştum. **Hiçkimseye bir şey soramadım. Hıçkıraninsanların niye bize geldiklerine ve niçin ağladıklarına bir anlam veremedenbir müddet öylece bakıp kaldım. Dayım başımı okşadı usulca. Teyzem kucağınaalıp bağrına bastı, öptü, kokladı. "Haydi sen yat kuzum" dedi. "Daha sabaholmasına çok var."
Uyumuşum ondan sonra. Evet anneciğim, senin öldüğün gecenin sabahında benmışıl mışıl uyumuşum.
Kuşluk vakti beni uyandıran, benimle ilgilenen "Gıcıgızı" Selime teyzemdi."Gel gıcı, seni bir yere götüreyim" diyerek bir peşkirle beni sırtına aldı.Peşkirin ucundaki sicimlerle sımsıkı sarındı. Nedense hep ağlıyordu bunlarıyaparken. Evimizde birçok kadınlar vardı. Nerede ise bizim köyün bütünkadınları. Ve hatta Karaburun'dan Akkaya'dan gelenler. Ortalıkta bir sürüdolaşan insanlar ve evin bir köşesine oturup ağlaşanlar vardı. "Nereyegidiyoruz?" dedim teyzeme. "Bize gidiyoruz gıcı" usulca. Sonra çıktıkkapıdan. Bekir dedemin arpalığının üst yanından ve bizim samanlığın arkatarafından geçerek Karacaların evine doğru gidiyoruz. Teyzem başını soltarafa çevirip bakıyor sık sık. Baktıkça hıçkırıklara boğuluyor. Ben debaktım o tarafa. Bizim samanlığın ardındaki kuytu yerde, evdekilerden dahaçok bir öbek kadın var. Büyükçe bir kazanın altına ateş yakılmış. Sukaynatılıyor besbelli. Kalabalığın tam ortasına savakları alınarak bizimöküz arabası çekilmiş. Etrafına çöreklenen kadınlar yüzünden arabanın üzerigörülmüyor. Çok şaşırdığım bu manzaralara hiçbir anlam verememiştim. **Teyzeme de soramadım nedense... **Zaten onun da tutulduğu hıçkırık nöbetinden konuşacak hali yoktu.
Bundan sonra olanları uzaktan da olsa ben göremedim anneciğim. Aziz naaşınıkefenleyen kadınlar tabuta koyup, başucuna bir tülbent bağlamışlar. Sonracemaate verilen tabutun ardına saf saf insanlar dizilip; hatun kişiniyetine, uyun hazır olan imama "Allahuekber!" diye cenaze namazıkılmışlar... Ve bir avuç cemaat seni omuzlayıp götürmüşler sonsuzlukevine... Bir daha hiç gelmeyeceğin ebedi yurduna... Kırkoyak'tan aşırıpgitmişler. Gedik yaylalarındaki mezarlığa, meşe ağaçlarının serin gölgesine,kara topraklara...
Artık hiç acı çekmeyeceksin orada. Bana bir tas çorba pişiremediğineyanmayacaksın. Başımı okşamaya elin varmıyor diye dert edinmeyeceksin."Gücüm-takatim kesildi. " demeyeceksin... Ağlamayacaksın... Çünkü artık senbir ölüsün. Ölüler ağlamaz. Ölmüş anneler üzülmez... Geride kalan çocuklarıağlar onların. **Eli-yüzü yıkanmaya, başı okşanmaya, karnı doyurulmaya muhtaç; talihsizçocukları... Hem de üç beş gün, bir ay, bir yıl değil. Bu, hiç bitmeyen birağlamadır anneciğim... Yıllar var ki senin yasını tutuyorum: Kırk yaşlarında"esnan dışı" kaldığım ve akranlarımın torun-torba sahibi oldukları şugünlerde bu yazıyı kaleme alırken; katmerlenen hasretinle üretiyorumsatırlarımı. Anne sevgisine, anne şefkatine duyduğum derin bir istençle akangözyaşlarım kalemime mürekkep oluyor.
Meryem teyze hep anlatır dururdu: O acılı günlerde bana "Aneni seviyormusun?" diye sormuş. Ben de; "Ölmüş anneyi ne yapayım ki" demişim çocukca.
İşte o bilinçsiz günlerim su gibi akıp geçti anneciğim. Henüz acı nedirbilmiyordum o zamanlar. Sonra aylar, yıllar birbirini kovaladıkça ilkzamanlar mahiyetini bilemediğim talihsiz acıyı yudum yudum tattım. **Öksüzlük şurubunu bütün ömrümce içtim, içmekteyim. Öksüz çocuk olmanınağırlığını iliklerime varıncaya kadar yaşadım, sevgisiz şefkatsiz büyümeninzorluğunu omuzlarımda hep taşıdım. **Ve bugüne kadar iyi-kötü her ortamda; bayramda, düğünde seni aradım. Kızımı"Annem benim!" diye seviyorum. Ablamların yüzüne her defasında senden birşeyler görebileceğim umuduyla bakıyorum.
Küçüklüğümüzde bize, yani Firdevs'in yetimlerine köyümüzdeki kadınlar şöylederdi : "Babaların evladına karşı bir gözü kör olurmuş. Annesi ölürse, öbürgözünü de yumuverirmiş." Bu rivayet aynı zamanda gönlümüzü kırmadan bizeiletilmeye çalışılan bir gözlem miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Sensiz hayat ne acı, ne zor anne! Bugüne kadar hem okudum hem yazdım. Pekçok memleketler gezdim. Bu öksüz halimle bizim köyden annesi-babası başındaolan akranlarıma nasip olmayan nimetler bana kısmet oldu. Dünyanınmaddi-manevi güzelliklerini gördüm. Sensiz hiçbir şeyin tadı yok be anne!
Ama ne yazık ki acı gerçek ortada. **Bugüne kadar hiç alışamadığım annesizliği kabullenmem gerekiyor artık...Şurası muhakkak; artık sen fatihalarda, yasinlerde, hatimlerdesin. **Rüyalarımın erişilmez meleğisin. **Sevgili torunlarının kara gözlerinde görünmez babaannesin. Gözlerimizikısıp baktığımız gerçek bir ufuksun sen. Ve dualarımızın baştacı yaralıgönüllerimizin ilacı...
Annem benim! Şimdi, ilkokuldan başka on dört yıl süren tahsil hayatımboyunca sıksık duyduğum bir sözün kavuruyor içimi... Ölümün soğuk nefesiniyanında hissettiğin vakitlerde ziyaretine kimler gelmişse onlara hep tenbihetmişsin; halamlara, teyzemlere, onların büyük kızlarına ve komşu kadınlaraayrı ayrı söylemişsin. "Bak, eğer bir gün ben ölürsem... Ben ölürsem buçocuklarım anasız kalacak. Büyüklerim bir parça kendilerini kurtarabilirlerbelki. İşte şu küçüğümü, Caferimi düşünüyorum en çok. O daha körpedir...Eğer onu sokakta görürseniz, üstü başı yırtık olursa dikiverin... Eli yüzükirli ise, bir tas su ile yuyuverin. Karnım aç derse bir delim ekmekveriverin ne olur!"
Ne çok insana bunları söylemişsin be anne... Yıllar var ki köye iznegeldiğimde mutlaka başka bir kadın senin bu vasiyetini bana iletir vekarşımda ağlardı. Bu vasiyetini farklı insanlardan dinledikçe gözümden yaşaksa da akmasa da yüreğim burkulurdu ben de. İçime atardım, biriktirirdimhasretimi...
Muhakkak sensizlikten payımıza düşen acıyı hepimiz ayrı ayrı tattık. Ancak"Firdevs'in kuzuları"nın en küçüğü olduğum için acıların en büyüğünü bençektim sanırım.
Bu da bir yönüyle iyi oldu diyorum şimdi; yanıp kavrulmuştum adeta. Busebeple olsa gerek, başkalarının feryad ü figan ettiği bazı sıkıntılara bengülüp geçiyordum çoğu kere. "Bunlar da bir şey mi?" diyordum sızlananlara.
Korkmamayı, yılmamayı, tırsmamayı öğrenmiştim. **Çünkü benim için kolay bir şey yoktu hayatta. Bir kanadım kırık olarakbaşlamıştım mücadeleye. **Zaten kanadın biri kırılınca öbüründen gereği gibi yararlanamıyorsun ki.
Hayattaki her ızdırabın, insanı kıvrandıran yönlerini en iyi ancak o acıyıçeken bilir. Ve yeryüzündeki her acının (dışarıdakilerin farkına varamadığı)ancak katlananın bildiği dayanılması güç yönleri vardır. **Kanımca akla gelebilecek ızdırapların en çetini; bir çocuğun küçük yaştaebeveyninden birini veya her ikisini kaybetmesidir. **Ben burada belki bazılarına çok abartılı gelebilecek bir söz söylemekistiyorum : "Küçük yaşta annesiz kalan bir çocuğun acısı, elemi, hasretibabasını yitirenden en az üç kat daha fazla olur... En az!" diyorum.
Çünkü yuvayı kuran civcivleri kanatları altında koruyan dişi kuştur. Ve birgün olur o da alınırsa göklere... **Allah katına. Yavru kuşlar birer ikişer uçup gitmez mi gurbet ellere?Hacıpaşalara besleme, Domaniç'te Kazım ağalara sığırtmaç ve Hacı Hafızlarageri dönüşü olmayan sığıntı talebe olmazlar mı?**İşte bizler tam da öyle olduk anneciğim.Pek de uzun sürmeyen bir geçiş döneminden sonra yukarıdaki son bir cümledeözetlediğim noktalarda bulunarak başladık, senin himayenden yoksun olduğumuzyıllara... Şu kadar var ki, hamdolsun dördümüzde pek güzel yerlere geldikanneciğim. Binlerce kez hamd ü senalar ediyoruz Rabbimiz'e. Ve senin"garik-i rahmet" olacağını umuyoruz, O'nun engin merhametine. Bağışlanmanıdiliyoruz, can u gönülden kopup gelen dualarımızla...Arşa varan yakarışlarımızla. Çektiğin ızdırapların, günahlarına keffaretsayılmış olmasına...
Kuşlar gibi kanat çırptın, uçuverdin fani dünyamızdan; bu uçuşun Cennet'teson bulmasını.Adını taşıdığın saadet yurdunda Firdevs cennetlerinde olmanı niyaz ediyoruzAllah'tan.
Burada yazmak cüretinde bulunduğum satırlarımın; kendimi bildim bileli temizruhuna okuduğum ve Rabbim ömür verdikçe okuyacağım hatimleri, yasinlerinmanevi birer şahidi olmasını diliyorum.Bu satırları okuyacakların hayır dualarına vesile teşkil edeceğini umuyorum.
Diyebilirim ki bunlar içimdeki hasret denizinden süzülen bir damladanibaret...Gönül deryasından kopup gelen çağlayanların, zihin süzgecinden geçebilenkırpıntıları...Kalemin yazabildiği, kağıdın üzerinde taşıyabildiği... Bizden sonrakinesillere, yüreği sevgi ile çarpan kullara... Yetimlere, öksüzlere düşülenbir not...Farklı zamanlarda benzer duyguları birbirimizden habersizce paylaştığımızgeleceğin "pişkin çocukları"na bir mesaj. Sevgi ve selam... Umudu hiçyitirmemenin denenmiş örnekleri.
Şükürler olsun, annemin aziz hatırasına arzettiğim kırık dökük cümlelerdeifadesini bulan acı gerçekler; beni hayata biledi. Güçlüklerin rüzgarıyaladıkça benim alnım yağız oldu... Hayatın zorluklarına kararlılıklabakmayı öğrendim, diye düşünüyorum.Ancak bu sırada pek çok insanda olduğu gibi benim de sahip olmayı istediğimbir özelliği yitirdim; gerçek anlamda gülme yetisini... Sevgi ile bakmayı...Gözlere de yansıyan mutlu gülüşü...
Gülmek nedir bilmez ki benim gözlerim.Can u gönülden nasıl güleceğimi öğrenemedim ben.Bu yaşa geldim hiçbir zaman, hiç kimse bana; "gülünce gözlerinin içigülüyor" demedi diyemedi.Bundan sonra diyeceklerini de sanmıyorum. Çünkü ben; yıkılası dünyada enaziz varlığımı ilkönce yitirdim.İlham kaynağımı, sevgi çağlayanımı, tenime can katan hayat pınarımı en erkenkaybettim. Henüz dört yaşımda iken annem vefat etti....Hep yanımda olmasını istediğim canım annem...Yüzünün dinginliğinde, sevgi dolu bakışlarında kendimi bulacağım, hayattakien kıymetli varlığım yok oldu.Beni sevmesini beklediğim elleri uçup gitti.Bakmaya kıyamadığım gözlerine kara topraklar doldu. Dokunmak, koklamakistediğim saçları çürüdü.
Gedik Yaylası'ndaki bir metrelik toprak evini, yağmurlar karlar ıslatıyorşimdi. Ulu ağaçların dallarını yalayıp geçen deli rüzgarın uğultusu varyurdunda.Koyunlar, davarlar otluyor civarında.Çobanlar türkü söylüyor karşı yamaçlarda; mevtaları umursamadan, yakınlarıduyar mı demeden...
Akşamların "tüllenen mağribi", gecenin karanlığı çöküyor oralar.... Sokaklambası nedir bilinmeyen bir diyarda; bazen gelip geçen bir aracın farlarıve bazı gecelerde saatlerce ayın şavkı vuruyor ölü evlerine.Toprak yığınlarını hüzme hüzme geçip ölülerin olmayan yüzlerini aydınlatıyorsanki.Ve bazı gecelerde yıldızlar...Evet yıldızlar iniyor yeryüzüne.Nurlu kandil gecelerinde, nurdan meleklerin kanadında, adını taşıdığıcennetlere nail olası annemin saçlarına konuyor binlerce hilal, milyonlarcayıldız...Tabutuna sarılan boyalı yazma kutlu bir sancak gibi dalgalanıyor mezartaşında.
Bırakıp gittiğin dört körpe yürek üredi, onlarca gönül oldu; duaçağlayanlarını sana akıtmakta.Saçlarına yıldızlar kondurmakta solgun dudakların sakın kıpraşmasın; oyıldızlar dualarımızdır anne.*
mystical2007-10-12 08:11:17
ANNE KİMDİR / NEDİR?Bir erkek çocuğun kaleminden çıkmış bu kadar olur yani, tam tarif !!!ANNE, dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır. Karşılıksızsevginin ete kemiğe bürünmüş halidir! Ne kadar üzsen de 10 Dakika sonra seniaffeden zarif bir memeli türüdür, yağlı bile olsa tiksinmeden saçınıokşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır,meleğin sütverebilenidir.Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklıkderecesinde yaratıcıdır. Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek içinelindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayıçocuklarıyla bozmuş, göbek bağı kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgidolu fedakar insan dişisidir, bulaşık, ütü, vb. yaparken bile otomatikolarak çene çalan, kendi kendine konuşan, kadın dırdırı denen meretierkeklere daha küçükten belletendir .Yemek uzmanı, düzen insanı, bilgili, kültürlü her şeyi bilen şahsiyettir,yavrularını yol tarafından değil, kaldırım tarafından yürütendir, dizi diziincidir lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir, sevgilidenayrılma haberi verildiğinde, "amaaan ben sana daha güzelini bulurum"diyebilen komik bir karakterdir.'Oğlum aradım yoktun. Ben de mesaj atayım dedim sana. Gelince ara beni emiaslan evladım. Kara börülcem benim öptüm annen , şeklinde mesajlar atabilen,teknolojiyi ısrarla reddeden, kabullenemeyen, kafasına göre yorumlayanbilişim düşmanıdır ..*** AMA ... AMA dünyanın en güzel kucağına sahip, en güzel kokan, harikuladebir varlıktır , olmadık yerlerde iyi ki doğurmuşum ulen seni!" diyen vebenim hatırıma benimle Freddy Mercury dinleyen bir sabır ağacıdır,evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan güç abidesidirevde bir yere uzandığınız an orada temizlik yapacağı tutan, temizlikkonusunda kayışı kopardığından temizlikçi gelecek diye evi temizleyen balansayarı kaçmış temizlik kaynağıdır, mutfakta yaşayan, evde herkesi idare edenbir tür canlıdır.Sevginin güçlerini birleştirdiği sonsuz bakiredir !!Oğlunun damat - kızının gelin olduğunu görünce, çocuğu mezun olunca, çocuğugol atınca, çocuğu hasta olunca, çocuğu askere gidince, asmalı kabağıseyredince, dolar yükselince velhasıl buna benzer bissürü şeye ağlayabilen,bu mesajı okurken duygulanıp - gözleri dolabilen, ağlamaya meyilli biryapısı olan duygu pınarıdır, son kiiii üç dört; uzakta dursa da yakınhissedilen, canı hep istenen, asla vazgeçilmeyen, dizinin dibinde olmakistenen, evlatların varlığını varlığına armağan edebileceği, *** ıslak -kuru ama heeeep duygulu*** en önemlisi; kıçı başı oynamayan tek kadınmodelidir.
yaprakkk
18.08.2007, 03:27
Bir sehrin en zengini oldugunde, tellallar sokaklara dokulup;"Ey ahali",diye bagirmislar. "Biliyorsunuz Veli efendi oldu. Bir vasiyetivar.Ahiret hayatina alisabilmek icin, kendisine bir gunluk yardimciariyor.Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber girerse, VeliEfendiye ait servetin yarisi kendisine verilecektirEy ahali,duyduk duymadik demeyin....Tellallarin butun cabasina ragmen kimse bu parlak, fakatkorkul vasiyete kulak vermemis. Ama sonunda, sehrin en fakir sirt hamallarindanbirisi cikmis ortaya. Adamcagiz bakmis ki, hayatta zatensirtindaki kufesindenve ipinden baska bir sey yok. O halde "hamal olarak yatip, ertesisabah zengin olarak kalkarim" diyerek razi olmus...Genisce birmezara,iyice kefenlenen zengini ve yanina hamali yatirmislar.Azsonra sual melekleri gelmis"Ikisi de bize emanet" diye konusmuslar. "Zengin nasil olsakalacak, su hamaldan baslayalim."Sormuslar- "Dunyada malin mulkun var miydi?"- "Alay etmeyin" demis, hamal. "Sirtimdaki kufeden ve iptenbaska hic bir seyim olmadigini siz de bilirsiniz."- "Peki diye eklemis melekler, "o ipi ne karsiliginda aldin?Sonra kufeyi ne is gordun de nasil elde ettin?"Anlatmis hamalcagiz.- "Bes kisinin malini 10 kurusa tasidim. Ikisini yedim,sekizini sakladim. Ertesi gun de ayni isleri yaptim. Yemedim icmedim,ucuza tasidim ve bunlari aldim."Melekler- *Cik demisler, cik... Olmadi.... Hasan Efendiden aldiginpara, hak ettiginden cok dusuk. Biz ondan bunun hesabini soracagiz.Mehmet Efendiyle de ucuza anlasmis ve ucuza tasimissin...."- Iyi ama, diye cevaplamis hamal, hakettigim parayi isteseydim,bana tasittirmazdi. Tasittirmayinca da ac kalirdim....."- "O bizim isimiz" demis melekler, "nasil olsa buraya o dagelecek.Biz senin adina ona sorariz."Melekler, hamal'i sIkistirmaya devam etmis.- "Soyle bakalim, aldigin paranin kacini yedin, kacini sakladin?"- "On kurus aldi isem, yarisini sakladim... iki kurus aldiisem, bir kurusunu biriktirdim..."- "Cik" demis melekler... "Yine olmadi, hem ucuza tasimissin,hem de gidandan kesmissin... Yani sen, kendi nefsinezulmetmissin...Nefsine zulmetmek de gunahtir, bilmez misin?..."Hamalcagiz ne cevap verecegini dusunup ecel terleri dokerken,sabah olmus. Acilan mezardan yukariya bir bakmis ki, butunmillet orada...Kadi Efendi ve sehrin mehter takimi da kendisini bekliyor. Birkiyamet ki sormayin."Kutlu olsun" demisler... "Bu gece kimseninyapamayacagi bir isi basardin ama, bak artik zengin oldun."- "Yooo", diye bagirmis hamal. "Istemem , sizin olsun... Ben ,bir iple kufenin hesabini sabaha kadar veremedim, Ya o kadarservetim olsaydi,ne yapardim?"
manolya80
18.08.2007, 11:07
Sevgiler Bitmez Bir umut yürüse artık yollarıma çekinmeden..Engellenmeden her batan güneşle yok olup gitmeden.. Bir yaşam gelse kollarıma onu sarıp sarmalasam, koruyup saklayabilsem..... Gönlüme bir fısıltı gelse de artık biraz kıpırdasa yerinden taş kesildi her bir yanım hislerim boşluğa gömüldü.. Hani yalan olmasa hayallerim.Olabileceği aklımın bir köşesine düşüverse şöyle aniden..Cıvıl cıvıl bir serçe sesinin son mısrası gibi olsa huzur verse ruhuma.. Birgün öleceğimi hatırlatsa en son dinlediğim haber. Ve aramaya çekindiğim eski dostları arasam düşünmeden..Yaşamın en çılgınını yaşasam hayatımın diğer günlerinde.Diğer günlerimde hüzünle, acıyla korkuyla yollarımı ayırsam.Bir tek yanlızlığımı koyup çantama belki lazım olur diye düşünüp çıksam yola.. Önce en batıya gitsem diğer uçlardaki nefeslerle uyusam.Güneşin diğer yanını görsem ve insanların diğer versiyonlarını..Acaba hepsi acı mı verirmiş insana. Bir kesinlik kazansa insanların gerçekten kötü olup olmadıları...Ya da olmadıkları.. Öyle olmak istedikleri sadece.. Bulabilir miyim.. bu soruların cevabını. Her yeni, başka bilmeceler getiriyor, Hayatın boyunca çözmek zorunda olduğun. Ve hepsinin çözümü farklı maalesef.. Birtek değişmeyen sevgidir. Hep kolay bitmez derler. Doğru.. Bitmedi. Ne yollar aşıyor insan.. Ne kadar zaman aşıyor SEN ÖLSEN DE O ÖLMÜYOR...
manolya80
18.08.2007, 11:09
KUTSAL KADIN Ey kutsal kadın! Hangi gizemdeysen çık ve gel lütfen! Mesihe bıraktık düşlerimizi Al ve gel lütfen Çocukluğunu kaybetmiş hüznün ilk akşamıydı Ve dar koridorların voltasıydı zaman Bir balkon bakışıydı yıldızları tuttuğum Ve sesini unuttuğum Hangi şiirin turnasıydı Ve hangi iklimin serabıydı haykırışım� Kendimi bildim bileli Yedi iklim dört bucak sevince seni Hangi sokaklar düşlerine alırdı beni Hangi sel hoyratça taşırdı koynunda Ara zamanlardan çıkıntı düşlerimi Ahizeye yakınken ellerim Yakardı uzaktan uzağa beni Nedensiz gülüşlerim başlarken Sanrılara yakındı düşlerim Odalarda bilinen yokluğumdu çoklukLakin tüm varlığın bütünlemişti beni Ve düşlerde işgali altındaydım eşkalinin Emin kılındığım gökyüzü terk etti beni Çift hörgüçlü develerle Gökyüzünden düşen elmaları saydım Bilemedim hangisi benimdi Gagasında çalıyla aşiyanda bekleyendi Bana öğretilen kutsal bildiğim Aşiyandan bir günah düşünce Gagasındaki sevabı koyabilendi Yani neydi kutsal kadın! Belki ney sesindeki neydi Belki aşiyandaki kuştu Emin kılınan gökyüzü Odalardaki yokluktu Nedensiz gülüşlerAhizenin yaktığı eldi Selin taşıdığı hoyratlık Sokak çıkıntısı düşlerdi Ara zaman sevmeleriTurnalar seraplardı Balkon bakışlarıydı dar koridorlardı Hayalkırıklığında kaybedilmiş ilk anılardı Ya da aşiyanda hüznün ilk akşamlarıydı Belki Neydi kutsal kadın! ... Ey kutsal kadın! Hangi gizemdeysen çık ve gel lütfen! Mesihe bıraktık düşlerimizi Al ve gel lütfen
Bir bilgeye sormuşlar,"Efendim, dünyada en çok kimi seversiniz"?"Terzimi severim" diye cevap vermiş.Soruyu soranlar şaşırmışlar,"Aman üstad, dünyada sevecek o kadar çok kimse varken terzi de kimoluyor" ?"O da nereden çıktı. Neden terzi" ?Bilge, bu soruya da şöyle cevap vermiş: "Dostlarım, evet ben terzimi severim. Çünkü ona her gittiğimde, benim ölçümü yeniden alır. Ama ötekiler öyle değildir. Bir kez benim hakkımda karar verirler, ölünceye kadar da, beni hep aynı gözle görürler.Bir bilgeye sormuşlar:"Bir insanın zekâsını nereden anlarsınız"?"Konuşmasından". "Ya hiç konuşmazsa" "O kadar akıllı insan yoktur ki." Bir bilgeye nasıl bu kadar doğru kararlar alabildiğini sormuşlar "Deneyim" demiş. O deneyimi nasıl kazandın, diye sormuşlar "Hatalarımla".Bir bilgeye sormuşlar:Efendim canınız ne istiyor?Bilge cevaplamış:Canım hiçbir şey istememeyi istiyor.. Ve devam etmiş.. Bu ruh halinin adı, gönül yorgunluğudur.. Bir bilgeye sormuşlar“Dünya da en güzel şey ne diye”?"Sevmek" demiş...Peki sonra, demişler..."Sevilmek" demiş... Peki neden sevmek sevilmekten önce geliyor, demişler... O da demiş ki insan sevdiğine sevildiğinden daha çok emindir... Bir bilgeye Sormuşlar;"İnsan neden dilek diler"?İnsan gerçekleşmesi için diler, ama bilmez ki gerçekleştirmek için dilemek gerek. Bir bilgeye sormuşlar."En mutlu insan kimdir" ?"İşte o dağdaki çobandır" demiş. Neden diye sormuşlar. Çünkü demiş insan bildikleriyle yaşar. Onun bildikleri, koyunları ve çevresiyle sınırlı. Kendisini mutsuz edecek veya kafasını karıştıracak fazla bir bilgiye sahip değil.alıntıdır
Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin… Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarıma tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim... Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana götürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki… Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik… Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…" Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni götürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım.. Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor.. Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi… Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda.... "SANA RÜYA DIYEMEM, SENDEN UYANAMAM KINEREDE OLURSAN OL, SENINLEYIM BEN SANKIBULUTLU GÜNEŞIMSIN, SEVGILIMSIN BENIMSINYAZ YAĞMURUM, KIŞ GÜLÜM, NEŞEMSIN KEDERIMSINSENINLE DOLU DÜNYAM, GÜNDÜZÜM GECEM SENSIN ÖLSEMDE AYRILAMAM, BENLIĞIM RUHUM SENSIN..."Biliyorum her an her saniye benimlesin, beni izliyorsun. Iyi ki şarkılar var ve şiirler. Sen sözünü tutmadın, beni bırakıp gittin. Belki birgün aşkım... Bu yağmurlar diner ve biz yine birlikte oluruz hiç ayrılmamacasına. "HER YERDE HATIRAN VAR, HERŞEY SENINLE DOLUHERŞEYDE SENIN IZIN, BU YOL AŞKININ YOLUALAMAZ BIN SEVGILI KALBIMDEKI YERINISANKI IÇIMDE AÇAR BU SARMAŞIK GÜLLERI.... "Iyi ki şarkılar var...
Hiç beklentisiz sevdiniz mi?Yani bugün telefon etmedi demeden, şu an nerede acaba diye kendi kendinizi yemeden, yaş günümü hatırlayacak mı acaba diye bir beklenti içine girmeden… sevdiniz mi hiç?Onun, size ait bir mal olmadığını kabul edip , onu özgür yaşamı ile sevmeyi denediniz mi?Yanında ki kız arkadaşına aldırmamayı öğrenip, ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan, bitecekse biter , bunu ben değiştiremem , beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğim gibi diye düşünüp.Onu Yersiz kıskançlıklara boğmaktan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçe bildiniz mi hiç?Hiç beklemeden çalan bir kapıda Onu karşınız da görmek ne güzeldir bilirmisiniz?Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden.. Ve beklemeden gelen bir ? Seni seviyorum ? Mesajının tadına varabildiniz mi hiç? Siz istediğiniz için değil,O istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmemin tadına bakabildiniz mi hiç?Bugün beni hatırlamadı yerine..hiç beklemiyordum , senin geleceğini-diyebilmek ne güzeldir oysa..Onu boğmadan, kendinizi boğmadan , sevebilmek ne güzeldir.. Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin, sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç?Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendinizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize, Hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu?Beklentisiz sevin..Ben beklentisiz seviyorum..Niye aranmadım diye düşünüp kendini kendinizi yiyeceğinize Hiç beklenmedik bir ?seni özledim ?mesajı ile aşk ı yakalayın..Beklentisiz sevin..Ben beklentisiz seviyorum..O sizin sevgiliniz olduğu için değil..Ona tapulu malınız gibi, çantanız, arabanız gibi davranma hakkınız olduğunu düşünmeden.Onu sevdiğiniz,onun da sizi sevdiği için ,sevin..Sevgiye karışan beklenti denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından..Göreceksiniz kiO zaman aşk başka bir güzel..Göreceksiniz ki ,O zaman sevgili daha bir romantik..Göreceksiniz kiO zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat,Yıllanmış şarap gibi,Beklenti zehrine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını..Ben beklentisiz seviyorum..Onun nerede olduğunu merak etmiyorum..Beni bugün neden aramadı diye geçirmiyorum içimden, aramadığı zamanlar da..Geleceğe dair hayallerim de yok zaten..Ben sevgiyi yaşıyorum..Onun yanımda olduğu anlar o kadar değerli ,o kadar kıymetli ki..Gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek beklentilerle mahvetmiyoruz o anları..Beklentisiz seviyoruz..Sevdiğimiz için seviyoruz..Hayalsiz,,geleceksiz,beklentisiz..Anlık seviyoruz.. Deneyin..Beklentisiz, sevmeyi deneyin bir gün..Beklentilerle boğduğunuz aşklarınıza acıyacaksınız..
__________________mystical2007-10-12 08:01:49
KADINLAR gittiklerinde arkalarında daha büyük boşluklar bırakırlar. Onlar bir gün çekip gittiklerinde, peşlerinde "yetim-öksüz" kalan çok olur: Mutfaktaki dolap, perdeler, kavanozun içindeki eski düğmeler, özenle saklanmış küçülmüş giysiler, dolap diplerindeki kurdeleler... Sabah karanlığında mutfaktan gelen tıkırtılar susar, yetim kalmıştır tabaklar. Bir kadın gittiğinde hep suyu unutulur saksıların. Sık sık boynunu büker "sarıkız". O teki kalmış eski bardağın anlamını bilen olmaz, değerini kimse anlayamaz krom hac tasının. Balkon artık sessizdir, koridor kimsesiz. Hep böyle olur; bir kadın gittiğinde; övgüler, uyarılar, yakınmalar, dualar yetim kalır. Kapı eşiğindeki "Dikkat et..." duyulmaz, annesi gitmiştir "geç kalma"nın. Kadınlar, arkalarında büyük boşluklar bırakarak giderler. Bir kadın gittiğinde pek çok kişi gitmiştir aslında. Ve bir kadın gittiğinde pek çok "yetim" bırakmıştır arkasında. Bir kadın gittiğinde... Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında; bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir bakıcı, bir bahçıvan, bir muhasebeci... Bir anne gider... Bir dost... Bir arkadaş... Bir sevgili... Ne çok kişi yok olur bir kadın gittiğinde.
….Bir kadın çocuktur aslında….
çocuk gibi davranmayı sever.
erkeğin kendisine bir çocuğa gösterdiği şefkati göstermesini ister.
Bir çocuğu okşar gibi incitmekten korkarak sevmeli erkek kadını..
ama hiç bir kadın çocuk muamelesi görmek istemez.
söylediği şeyler çocukça da olsa dinlenilmesini,dikkate alınmasını ister. Yani bir kadının çocukluk yapmasına izin vereceksiniz; ama asla onu bir çocuk olarak görmeyeceksiniz..
Bir kadın güçlüdür aslında.hatta erkeklerden çok daha güçlüdür.ama bu gücünü herzaman ortaya koymasını sevmez.ister ki,erkeğin gücü kendisine huzur versin.kendi kendine yapabileceği şeyleri bile erkeğin yapmasını bekler.böylece hem daha kadın olduğunu hissedecektir hem de erkeğinin ne kadar güçlü olduğunu görecektir.ancak kadın gücünü göstermek istediğinde onu engelleyemezsiniz.yapmak istediği birşey varsa mutlaka yapar.
Bir kadın sevgidir aslında.içinde her zaman sevgiyi taşır.sevdiklerinden kolay ayrılamaz.sevdiklerini kolay kolay kıramaz.zor sever;ama,tam sever.bir kadının tam anlamıyla sevebilmesi için yüreğinin kabul ettiğini beyninin de kabul etmesi gerekir.ve sevmezse de onu asla sevmeye zorlayamazsınız.belki kolayca yüreğine girebilirsiniz.ancak beyninde yer her an terk edilebilirsiniz.sevmediği halde terk etmeyen kadınlar da var elbette.bunun tek nedeni ise engelleyemedikleri acımak duygusudur.
Bir kadın yalnızdır aslında.hiçbir zaman kadını bütünüyle elde edemezsiniz.kendisine ait bir dünyası vardır ve orada hep yalnızdır.o dünyaya kimsenin girmesine izin vermez.hiçbir anahtar o dünyanın kapısını açamaz.yalnızlık onun sığınağıdır.o sığınağa ne zaman gireceğine,ne kadar kalacağına hep kendisi karar verir.sığınaktayken oradan çıkmaya zorlarsanız,onu sonsuza dek kaybedebilirsiniz.
Bir kadın çılgındır aslında.neler yapabileceğini erkek aklı hayal bile edemez.üreticiliğinin sınırı yoktur.ama bunu ortaya çıkartmak için hayatının erkeğini bekler.hoyratça harcamaz üreticiliğini.sadece erkeğine saklar.bir kadının gerçek erkeği olmayı başarabilmişseniz çok şanslısınız demektir.çünkü hayatın içinde olan herşey ancak kadınlar olduğunda anlam kazanıyor.yemek yemek,su içmek bile.bir kadının elinden içtiğiniz suyla kendi kendinize bardağı doldurup içtiğiniz su arasındaki lezzet farkını anlayabiliyormusunuz?
anlıyorsanız ne mutlu size.anlamıyorsanız ne yazık ki yaşamıyorsunuz
…………bir kadını ağlatırken çok dikkat edin..!!!……. çünkü Allah gözyaşlarını sayar…..!!!!
kadın;erkeğin kaburgasından yaratıldı,
ayaklarından yaratılmadı..!!! öyle olsaydı ezilirdi……!!!üstün olsun diye başındanda yaratılmadı……!!!
AMA GÖĞSÜNDEN YARATILDI……
Eşit olsun diye…… kolun biraz altında…Korunsun diye…!!! KALP HİZASINDA SEVİLSİN DİYE!!!…..
Erkekleri anlamak için Ispanak Testi :)Kadın akşam işten çıkarÇocuğu yuvadan alırMarkete geçer ıspanak alırKoştura koştura eve dönerÇocuğu soyar elini yüzünü yıkarKendi üstünü değiştirirMutfağa koşarBi yandan ıspanakları yıkar bi yandan çocuğun sorularına ve ihtiyaçlarınacevap verir.Bi yandan sofrayı hazırla O DA NE YOĞURT ALMAYI UNUTMUŞTUR! Yoğurtsuzıspanak olmazHemen kocasını arar.
Kocadan Kocaya değişen cevaplar:
1) Ben geç geleceğim. Toplantım var Yoğurtsuz yiyin ( laçkalaşmış koca)2) Ben geç geleceğim Çok üzgünüm tühhhhhh Şimdi ıspanak da yoğurtsuz olmazki E yoğurt getireyim kapıdan bırakayım hemen döneyim toplantı bu kaçırsamolmaz Mazallah dağlara taşlara işten atılma sebebim olur sonra yoğurtdökecek ıspanak bile bulamayız ( aldatan koca ya da eve gelmemek içinbahane arayan koca ,ama bi yandan da vicdanı sızlayan koca..)3)Aradığınzı numaraya şu anda ulaşılamıyor……..(İşte bu aldatan koca)4) Mendebur kadın ıspanağı aldın da yoğurdu niye almadın! ("kazma" tipikoca )5) Igggghhhh yine mi ıspanak. Otlaya otlaya sığır olduk ("kalas" tipi koca)6) Tamam alırım (monotonlaşmış koca)7) tamam alırım başka bişey lazım mı? ( Normal koca)8)Tamam hayatım alırım başka bi isteğin var mı? ( Olması gereken koca)9) amannn ıspanakla mı uğraştın? Yapmadıysan bırak ya dışardan söyleyelim ya da dışarda yiyelim (Süper koca) mystical2007-10-12 07:44:41
Kapı çalar…
Sabahın erken saatlerinde. Açarsınız. Sütçünüzdür gelen. Sütçünün litreliğinden kabınıza dökülen beyazlıkta sabahın güzelliğine kavuşursunuz. Gözünüzde pırıl pırıl bir sabah kahvaltısı canlanır. İçinizden "Bugün kahvaltıyı bahçede yapalım" diye geçirirsiniz.
Kapı çalar…
Gelen postacıdır. Kucağında büyükçe bir paket. Uzattığı kağıda imza atarsınız. Daha önceden ısmarladığınız kitaplara kavuşmanın sevincini yaşarsınız. Zaten tatilde olduğunuzdan bu kitaplara çok ihtiyacınız vardır. "Artık canim sıkılmayacak " deyip keyiflenirsiniz. En çok merak ettiğinizi alıp şezlonga uzanırsınız.
Kapı çalar…
Kapıya koşarsınız. Yıllardır görmediğiniz bir dost gelmiştir. Sevinirsiniz. Sohbetleriniz saatler boyu hatta bütün gün sürer. "Yaşamak ne güzel" dersiniz içinizden. Hele böyle dostlar varken.
Kapı çalar…
Dürbünden bakarsınız. Kimseyi göremezsiniz. Dönüp yeniden koltuğa gömülürsünüz. Bir daha çalar. Bakarsınız, yine kimse yok. Tam o sırada bir daha çalınca kapıyı açarsınız. Komşunuzun oğlu, elindeki sopayla zile uzanmakta. Meğer tuzları bitmiş. İçeriden tuz getirirken kendi kendinize söylenirsiniz. "Elbette göremem. Keratanın boyu bir metre." Bu küçük hadise neşelendiriverir ortalığı.
Kapı çalar…
Düşüp bayılacak kadar şaşırırsınız. Askerdeki oğlunuz haber vermeden izne çıkmıştır. "Oğlum benim" diye hasretle kucaklarken göz yaşlarınızı zaptedemezsiniz. Mutluluğunuz oğlunuzun izni kadar uzar…
Kapının her çalışında sanki mutluluğa koşmaktasınız. Huzur tüter gözlerinizden. Her sessizlikte kulaklarınız zil sesi arar…
Ve kapı çalmaz…
O gün en büyük misafiriniz gelir. Adeta kapıyı kırmıştır. Alıp gider sizi, şaşırırsınız. "Niye haber vermedi?" diye içinizden geçirirken; "Doğduğundan beri zile basmaktayım" der.
Bir şeyler söylemek istersiniz o an. Ama o andan sonra diliniz dönmez.
Ölüm sessiz sedasız gelivermiştir…
azrakayra
27.08.2007, 01:56
İnanıyorum ki gerçek aşk vardır ve en başından beri orada bir yerdedir. İnanıyorum ki insanlara yeniden şans verilmeli, yine şans verilmelidir. İnanıyorum ki en güzeli, insanlara hep eşit muamele etmektir. Çünkü içlerini asla bilemeyiz. İnanıyorum ki iyi şeyler hep, yaptıkları işe gönlünü verenlerin başına gelir. İnanıyorum ki susuşlar en yalın, en yalansız konuşmalardır. İnanıyorum ki temiz bir kâlp en doğru yol göstericidir. İnanıyorum ki biz Allah'a yardım edersek, O bizi asla insanların yardımına muhtaç etmez. İnanıyorum ki dinlemeyi bilen yetişkinlere, çocuklar çok şey öğretir. İnanıyorum ki şakalar, fıkralar, karikatürler insanların makul olmalarına çok yardımcı olur. İnanıyorum ki hayattan zevk almamızın biricik yolu, yaparken de yaptıktan sonra da zevk aldığımız şeyleri iş edinmekten geçer. İnanıyorum ki sevmek ve sevilmek, birbirinden bağımsız ve tamamen farklı iki şeydir. İnanıyorum ki hiçbir şeyin en iyisi henüz yapılmamıştır ve onu bizim yapma ihtimalimiz her zaman vardır. İnanıyorum ki verdiğimiz söz, artık boynumuzun borcudur. Ve en öncelikli borcudur. İnanıyorum ki çocuklarımıza bol masal anlatmalıyız. Masal kahramanları onlara hayat boyu yol gösterecek en sevimli yıldızlardır. mystical2007-10-12 07:45:53
azrakayra
28.08.2007, 00:34
Hayat Bu Kadar Kolay mı?Arkadaşlıklar, dostluklar, kazançlar, sevgiler... kolay.!Sevgimizi, aşkımızı bile kolay yaşamak istiyoruz..Bizi yormasın, zorlamasın, başımıza bela olmasın......İstediğimiz zaman olsun, onun dışında yok olsun....Bir kumandanın ucunda olsun herşey, bir bilgisayarın düğmesinde, bir telefonun tuslarında... .Ulaşmak, yaşatmak, canlandırmak, hissetmek için çaba harcamayalım. ..Sanal dünya giriverdi hayatımıza tam da bu çağın günlerinde, çok da işimize geldi.Sanal alemin, sanal insanları olduk hemen... Duygularımızdan korkar olduk...Hissetmek yok... Hersey bir yalan... Sanal alem değeri yok...Düşünemedik ki kablonun diger ucunda gerçek insanlar oturuyor...dokunmayahissetmeyegöz göze gelmeye korkar olduk...bir bilgisayar, bir msn, bir kamera herşey tamam...İnsan başka ne isterki... Böylesi daha güzel, sanal bir gerçeklikte sorumluluk duygusu yok, bağlanma yok,hesap vermek yok deyiverdik.. .Canın isterse varsın, istemezse yok... Ne güzel, tam bu çağın insanına göre...Kolay işin, hangi yoldan elde edildiğinin hiç önemli olmadığı kolay paranın peşinde koştuğumuz, hayata direk tepeden başlamak istediğimiz bu günlerde, kolay seks, kolay ilişkilerde giriverdi usulca yaşantımıza...Zora gelemiyoruz, gerçek ilişkiler sıkıyor biraz...Biri azıcık duygularından söz ettiğinde birden itici oluveriyor, hemen pilimizi, pırtımızı toplayıp arkamıza bile bakmadan ordan uzaklaşıveriyoruz. ..Neden peki, bünyemizde barındırdığınız şeyden kaçmak niye, yok saymak, derinlere göndermek...Kimsenin gözüne gerçek anlamda bakmak istemiyoruz, korkuyoruz birilerinin gözlerine bakmaktan...Mekanik hayatlar, mekanik ilişkiler, mekanik sevişmeler istiyoruz...O kadar rahatladık ki artık.. sevmeye bile uşenir olduk...ben gelemem ama gelirsen de hayır demem...burdayım, isteyen gelip alsın... ben kılımı kıpırdatmam...uğraşamam...çaba harcayamam.. .ama şöyle yakınlarımda olsan o başka...aşk aramıyorum, sevgi aramıyorum,ilişki aramıyorumsadece seks arıyorum deyiverecek kadar bir yerlerde unuttuk duygularımızı,yitiriverdik insanı insan yapan ruhumuzu...Sevmekten korkar olduk... Ne oldu bize, ne zaman, nerde kaybettik sevmeyi, kimlere bırakıverdik ruhumuzu,kimler acıttı canımızı da bu kadar acımasız oluverdik...Ben uğraşamam ama sen buralarda olursan da hayır demem yani, diyecek kadar korkar olduk birseylerin pesinde kosmaya..Bencil oluverdik... Birgün yalnız uyanmanın ne kadar korkutucu olacağı aklımıza hiç gelmiyor nedense...kendi doğamıza hasret yaşadığımızı bile anlayamadık.. .mystical2007-10-12 07:48:17
azrakayra
28.08.2007, 00:40
BEKLENTİSİZ SEVDİNİZ Mİ HİÇ..!!Aşklardan öyle çok şey bekler hale geldik ki, beklentilerimiz yerine gelmediğinde kendi kendimizi yiyip bitiriyoruz. Tabii aşkta bitiyor. Ondan sonra gelsin acılar gelsin gözyaşı...Bir başarabilsek beklentisiz sevmeyi öyle özgür hissedeceğiz ki kendimizi... bir öğrenebilsek aşkımızın başkalarına bağımlı olmadan sadece kendimizin içinde yeşerdiğini... bir anlayabilsek, aşkın başkalarını değil kendimizi mutlu etmek için gerekli olduğunu...Hiç beklentisiz sevdiniz mi? Yani bugün telefon etmedi demeden, şu an nerede acaba diye kendi kedinizi yemeden, yaş günümü hatırlayacak mı acaba diye bir beklenti içine girmeden... sevdiniz mi hiç?Bitecekse biterOnun, size ait bir mal olup olmadığını kabul edip onu özgür yaşama ile sevmeyi denediniz mi? Yanındaki erkek arkadaşına aldırmamayı öğrenip, ama aldırmıyormuş gibi yapmadan, gerçekten aldırmadan. ''Bitecekse biter, bunu ben değiştiremem, beni sevmeyi bırakmasını değiştiremeyeceğ im gibi'' diye düşünün.Onu yersiz kıskançlıklara boğmadan ve kendinizi yıpratmaktan vazgeçebildiniz mi hiç? Hiç beklemeden çalan bir kapıda onu karşınızda görmek ne güzeldir bilir misiniz? Beklemediğiniz bir anda hediye almak en sevdiğinizden. .. ve beklemeden gelen bir 'seni seviyorum' mesajının tadına varabildiniz mi hiç?Siz istediğiniz için değil, o istiyor diye yapıldı mı tüm bunlar? Ve beklentisiz sevmenin tadına bakabildiniz mi hiç?Sürprizlerle mutluluk"Bugün beni hatırlamadı" yerine "hiç beklemiyordum senin geleceğini" diyebilmek ne güzeldir oysa... onu boğmadan, kendinizi boğmadan, sevebilmek ne güzeldir..Sahiplenme duygusundan uzak, sevmenin sevilmenin tadına varabildiniz mi hiç? Yapılmamış davranışlar, söylenmemiş sevgi sözcükleri ile kendi kendimizi aşk çıkmazında kaybedeceğinize hiç beklenmeyen bir demet çiçekle mutlu oldunuz mu?Beklentisiz sevin... Ben beklentisiz seviyorum... niye aranmadım diye düşünüp kendi kendinizi yiyeceğinize hiç beklenmedik bir "seni özledim" mesajıyla aşkı yakalayın.Beklentisiz sevin... Ben beklentisiz seviyorum. O sizin sevgiliniz olduğu için değil. Ona tapulu malınız gibi. Çantanız, arabanız gibi davranma hakkını olduğunu düşünmeden. Onu, sevdiğiniz, onun da sizin sevdiğiniz için sevin.Yıllanmış şarap gibiSevgiye karışan beklenti denen illeti hemen silin aşkın ak sayfalarından.Göreceksiniz ki, o zaman aşk başka bir güzel. Göreceksiniz ki, o zaman sevgili daha bir romantik. Göreceksiniz ki, o zaman sevmek ve sevilmenin damaklarda bıraktığı tat yıllanmış şarap gibi. Beklenti zevkine karışmadan bir başka döndürüyor insanın başını.mystical2007-10-12 07:38:50
aysemmmm
30.08.2007, 04:44
OKUYAMAYACAĞINIZ KADAR BİLGİ-Bir yılan 3 yıl uyuyabilir.-Bal bozulmayan tek gıdadır.-Ördeğin sesi yankı yapmaz.-Denizyıldızlarının beyni yoktur.-İnsan yılda en az 1460 rüya görür.-İçtiğimiz sular 3 milyar yaşındadır.-Karınca iki hafta su altında yaşayabilir.-İnsan kalbi dakikada 60-80 defa çarpar.-Üzümü mikrodalgaya koyarsanız patlar.-Parmak izi gibi herkesin dil izi de farklıdır.-"Pi" sayısının bir milyarıncı rakamı 9'dur.-Dünyada insanlardan daha çok tavuk var.-Venüs saat yönünde dönen tek gezegendir.-İnsanın kalça kemiği betondan daha sağlamdır.-Hiçbir kağıt 7 defadan fazla 2'ye katlanamaz.-Türkiye'de Mehmet adında 1 milyon 229 kişi var.-Sabahları elma kahveden daha fazla uykunuzu açar.-Yerçekimsiz ortamda mum alevi küre şeklinde olur.-El tırnakları ayak tırnaklarından 4 kat daha hızlı uzar.-Otomobil sayısı insan sayısından 3 kat daha hızlı artıyor.-Doğum gününüzü en az 9 milyon kişiyle paylaşıyorsunuz.-Bir bardak sıcak su, buzdolabında soğuk sudan daha çabuk donar.-Günde 24 saat sayı saysanız, 1 trilyona ulaşmanız 31 bin 688 yıl alır.-Dünyada bir yılda gerçek paradan daha fazla Monopol parası basılıyor.-Eksi 90 derecede nefesimiz, havanın ortasında donar ve düşer.-Vücudumuzdaki tüm damarları uç uca ekleseniz 19 bin 200 kilometre eder.-Çin'de İngilizce konuşan kişi sayısı Amerika'dan daha fazladır.-Elma, soğan ve patatesin tadı aynıdır. Fark sadece tamamen kokularından kaynaklanır. Aslında hepsi tatlıdır.-13 rakamının uğursuz olarak bilinmesi nedeniyle ABD'de birçok otelde 13. katta oda bulunmaz.-En uzun boylu insan 1940 yılında ölen 2,72 metre boyunda ABD'li R.P.Wadlow olmuştur.-Kibrit kutusu büyüklüğündeki altın külçesi yufka gibi açılarak bir tenis kortu büyüklüğüne kadar yırtılmadan uzatılabilir.-Einstein 9 yaşından sonra akıcı konuşmaya başladı. Aile onda zihingeriliği olduğunu bile düşündü.-İnsan daha çok oksijen alabilmek ve vücudundaki karbon gazını boşaltmak için esner.-İnsan bir günde 28-33 bin litre hava, 500-700 litre oksijen, 2 kilogram yiyecek tüketir.-Dünyanın en hızlı kuşu Boğazlı Kırlangıç'tır. 3 saniye süreyle saatte 128 km. sürate ulaşmıştır.-Michel Jordan bir yılda Nike'den Nike'ın Malezya fabrikası personelinin hepsinden fazla para kazanıyor.-ABD, Ohio'da lisans olmadan fare yakalamak yasaktır.-Eğer aynı zamanda aksırır, hıçkırır ve gaz çıkarırsanız, patlarsınız.-Aşık olduğumuzda beynimiz "phenylethylamine" üretir. Bu kalp atışınızı hızlandırır ve sizi mutlu yapar. Mu kimyasal madde çikolatada da vardır.-Uzayda yerçekimi olmadığı için astronotlar ağlayamaz. Çünkü gözyaşı aşağı düşmez.-Birinci Dünya Savaşında Fransa ülkedeki tüm taksileri tüm taksileri devraldı ve askerler cepheye bu taksilerle taşındı.-1994 Dünya Kupası'nda, Bulgaristan futbol takımının 11 oyuncusununhepsinin isminin sonu "OV" ile bitiyordu.-Sivrisinek kovucu spreyler sinekleri kovmaz, sizi gizler. Sivrisineğin alıcılarını bloke ederek sizin orada olduğunuzu anlamalarını engeller.-Kahve sarhoş bir insanın ayılmasına yardımcı olmaz. Hatta çoğu zaman alkolün etkisinin artmasına yol açar.-Kereviz yerken harcanan kalori,kerevizin içindeki kaloriden daha fazladır.-Bir pire, kendi büyüklüğünün 150 kat yüksekliğine zıplayabilir. Bu oranı tutturmak için insanın yaklaşık 30 metre zıplaması gereklidir.-Klinik ölüm sonrası insan 5 dakika içinde hayata geri getirilebilir. 5 dakika sonra beyin hücreleri ölmeye başlar, ama yine de bu süreyi 5 dakika daha uzatmak mümkündür.-İnsan uzun süre bir böbrek ve bir akciğerle, midesiz, dalaksızyaşayabilir, ama karaciğersiz bir dakika bile yaşayamaz.-Bir kilo limonda bir kilo çilekten daha fazla şeker vardır.-Soğukhavalarda ısınmak için alkol almak son derece tehlikelidir. Yüzeyseldamarlarda genişlemeye yol açan alkol bir süre kendinizi ısınmış gibihissetmenize yol açarken, vücudun ısı kaybını kolaylaştırır. Bu dadonmayı çabuklaştırır.-Macar Yanosh Voven ve karısı Sara dünyada en uzun aile hayatı sürmüşler. Onlar 147 sene beraber yaşamışlar. Yanosh 172, Sara 164 sene yaşamıştır. Öldüklerinde en küçük çocuklarının 116 yaşı varmış.-En büyük kuş yumurtası devekuşunundur. 15 - 20 santimetre uzunluğunda ve ortalama 1.7 kilogram ağırlığındadır. Kaynatılarak pişirilmesi 40 dakika sürer.-Kirpiler suda yüzer.-Salatalığın yüzde 96'sı sudur.-Sivrisineklerin 47 tane dişi vardır.-Coca-Cola'nın orijinal rengi yeşildir.-Çocuklar baharda daha fazla büyüyor.-Sigara çakmağı kibritten önce bulundu.-Sümüklüböceklerin dört tane burnu vardır.-Uranüs çıplak gözle görülen bir gezegendir.-Dünyadaki tavuk sayısı insanlardan fazladır.-Salyangozların 25.000 civarında dişi vardır.-Bir doğumda yaşayan en çok çocuk sayısı 6.-Bir kadının sahip olduğu en fazla çocuk sayısı 69.-İlk kule saati 1404 yılında Moskova'da yapılmıştır.-Hawaii alfabesinde sadece 12 harf bulunmaktadır.-Timsahlar daha derine batabilmek için taş yutarlar.-Bukalemunların dilleri,vücutlarından iki kat uzundur.-Dünyadaki ısı 1900 yılından itibaren 0.7 derece arttı.-Uzaya ilk uçan kadın Valentina Tereşkova'dır. (1962)-Günümüzde, evlenenlerin yüzde ellisi boşanmaktadır.-Dünyada insan başına düşen karınca sayısı 1 milyondur.-Pisagor sokak dövüşü spor dalında olimpiyat şampiyonu olmuştur.-Kedi ve köpekler de insanlar gibi solak yada sağak olabilirler.-"Düello" uygulaması hala Uruguay ve Paraguay'da devam etmektedir.-(şuan yaşayan) 135 yaşındaki Ali Muhammed Hüseyin, yeryüzünün en yaşlı insanı olarak biliniyor.-Atların kırılan kemikleri geri kaynamaz. Ayağı kırılan atların hayatı da biter.-Sağ elini kullananlar sol elini kullananlardan ortalama 9 yıl daha uzun yaşıyor.-Uyurken, TV izlerken olduğundan iki kat daha fazla kalori harcarız.-Stockholm kraliyet kütüphanesinde muhafaza edilen "Şeytan İncili"kitabının ağırlığı 350 kg.dır.-Taze kakao içinde bulunan sıvı, kan plazması yerine kullanılabilir.-ABD'de Coco-Cola şoförlerinin kimyasal madde taşıma lisansı olması gerekiyor.-Dünyanın uydusu ayın hacmi, Pasifik Okyanusu'nun hacmi ile aynıdır.-Maymunlar her yıl uçak kazalarından daha fazla insan ölümüne neden oluyor.-Dünya ahalisi gece gündüz satranç oynasa ve her saniyede bir hamleyapılsa, satrançta tüm oyunları tecrübeden geçirebilmek için asırlaraihtiyaç vardır.-Satranç tarihinin en uzun oyunu 1950 yılında Mardel Plato'da yapılmışdünya satranç turnuvasında gerçekleşmiştir. Pilkin ve Çernyak arasındayapılan bu maç 22 saat devam etmiş ve 191. hamle sonrası beraberebitmiştir.-Dünyanın en kokulu camisi Tebriz şehrindedir. Mescit inşa edilirken çamuruna misk kokusu ilave edilmiştir ve 600 sene geçmesine rağmen hala mescit misk kokmaktadır.-Dünyada en tehlikeli hayvan sivrisinektir. Çünkü insanların ölümüne en fazla sebep olan hayvandır.-En eski alfabe Suriye'nin Akdeniz sahilindeki Lattakiya limanıyakınlığında yapılan kazım sonucu bulunmuştur. Alfabe 32 harften oluşur.-Güneş yerden 149 milyon 600 bin km. mesafededir.Hacmi yerden 1300 defa büyüktür.-Rusya'da yaşamış olan Vasilyev'in iki karısından 87 çocuğu olmuştur. 75. yaş gününde (1782) onun yanında 83 çocuğu bulunmuştur.-Bugüne kadar yaşamış en ağır kişi, 635 kiloya ulaşan Washingtonlu Jon Brower Minnoch.-Bir kişinin yaşayabildiği en yüksek vücut ısısı 46.5 derecedir. Normal değer ise 35 - 37'dir.-ABD'de, yaşları 20 ile 29 arasında olan zenci erkeklerin üçte biri ya hapiste yada gözaltında tutulmaktadır.-Değerli taşların çoğu birkaç elementten oluşur,sadece pırlanta tamamen karbondan oluşur.-Dünyanın en hızlı büyüyen bitkisi Bambu bir günde 90 cm. kadar uzuyor.-Erkeklere yıldırım çarpması olasılığı kadınlara göre 6 kat daha fazladır.-En büyük kitap XVII asırda yayınlanmış ve Berlin kütüphanesinde bulunan coğrafya atlası sayılır. (yüksekliği 2 metre, eni 1 metre)-1707 - 1782 arasında yaşamış bir Rus kadının; 16 ikiz, 7 üçüz ve 4dördüzü, 1725 - 1765 arasında dünyaya getirdiği belirlendi.-Ünlü Arap şairi Kahire üniversitesi profesörü Şeyh Muhammed Abdul İbrahim 150 yaşında vefat etmiştir. 105 sene bekar yaşamış. 105 yaşındaevlendikten sonra 5 çocuğu olmuştur.-Atakama çölüne 400 seneden beri yağmur yağmamaktadır. Yağan yağmur da havada buharlaştığından yere düşmemektedir.-Kunter, 1988 yılında Fenerbahçe formasıyla Hilalspor karşısında 153 sayı atarak rekor kırarken, ilk yarıda da attığı 81 sayıyla bir devrede enfazla sayı üreten basketçi olarak da tarihe geçti.____________________________mystical2007-10-12 07:47:04
Kadının En Saygın, En Mübarek Konumu; AnnelikDinimiz ve fıtratımız anneye çok büyük bir yer vermiştir. Normal olarak erkeğin, kadına göre bazı konularda önceliği olduğu halde, annenin babadan daha öncelikli ve daha faziletli olduğunun sırrı buradadır. Kadın, erkeği faziletçe geçmek istiyorsa, anne olmalıdır. Yalnız, unutulmamalıdır ki, anne olmak, sadece çocuk dünyaya getirmekle olmaz. Çocuğuna sahip çıkmakla, onu güzelce yetiştirmekle annelik tamamlanmış olur. Babanın hakkı, dinimizde "bir" iken; annenin hakkı "üç"tür. Cennet, babaların değil; annelerin ayakları altına serilmiştir. Annelikle ilgili olarak, günümüzde giderek artan çalışan kadının, ne kadar annelik yapabildiği ve yapabileceği sorusu da önemlidir. Anne işte, çocuk kreşte. Hiçbir mamanın anne sütünün yerini tutamadığı gibi, hiçbir bakıcı da annenin yerini asla tutamaz. Hiçbir çocuk okulu, adına ana okulu da dense, ananın evdeki okulunun benzeri olamaz. Kendi evlâdını anne ve babası kadar kimse sevemeyeceği, dünya ve âhiret geleceğini düşünemeyeceği için de, anne ve baba gibi hoca ve öğretmen de bulunamaz.
ÇOCUK HANGİ KADININEbû Hüreyre radıyAllahu anh, Peygamber aleyhisselâmın şöyle anlattıklarını rivayet ediyor: iki kadın, yanlarında biribirlerinden ayırt edilemeyecek kadar küçük çocukları bulunduğu halde beraber otururlarken, bir kurt gelip çocuklarından birini kapıp götürmüştü. Kadınlardan biri diğerine: Kurdun götürdüğü çocuk seninki idi, dedi. Diğeri ise, hayır senin çocuğun idi, dedi. Bu ihtilâf üzerine davalaşmak için Davud aleyhhiselâmın huzuruna geldiler, Davud aleyhisselâm da kurdun saldırısından kurtulan çocuğun yaşlı olan kadına ait olduğuna karar verdi. Kadınlar daha sonra Davud aleyhisselâmın oğlu Süleyman aleyhisselâmın huzuruna çıktılar ve meseleyi ona anlattılar. Süleyman aleyhisselâm da: — Bana bir bıçak getirin, çocuğu kesip aranızda taksim edeyim, dedi. Genç olan kadın: — Aman, hayır hayır. Allah sana rahmet ihsan etsin, çocuk benim değil, yaşlı kadınındır, dedi. Bu sözler üzerine Süleyman aleyhisselâm kalan çocuğun yaşlı kadına değil, genç kadına ait olduğuna hüküm verdi. (Zira genç kadın çocuğun gerçek anası olduğundan kesilmesinden endişe ettiği için, onun ihtiyar kadında kalması bahasına da olsa hakkından vazgeçmişti.)
Annemin hakkını asla ödeyemem!"
Çünkü beni doğurdu, besledi, büyüttü bu yaşa getirdi!
Çünkü bana dinimi. Peygamberimi, doğru yolu öğretti!
Çünkü bana karşı sabrını, merhametini hiç kaybetmedi!
Çünkü bir dediğimi iki etmeyip çırpındı benim için! Usanmadı, yorulmadı!
Çünkü ben ne hata yaptımsa ne kadar kızsa da bana, hep affetti, hep açtı kollarını bana!
Daha söyleyecek çok şey var, daha sayılayamayacak kadar çok çünkü.
Sözün özü şöyle ki; Ana gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.
Anneciğim seni çok seviyorum! Seni üzdümse eğer, hakkını helal et.
Evlilikte Altın Kurallar
Cinsel Tıp Derneği Başkanı Dr.Cem Keçe evlilikte mutlu olmanın sırlarını açıkladı Keçe çiftlere Emir cümlesi kullanmayın yargılayıcı ve suçlayıcı olmayın rolleri paylaşın iletişime ve karşılıklı anlayışa önem verin, kıyaslamayın cinsel hayatınızı renklendirin eşinizi değil kendinizi değiştirin önerisinde bulundu Kültür anlayış ve davranış farklılıklarının evliliklere zarar verdiğini belirten Keçe Çiftlerin kendi başlarına çözemedikleri her türlü problem ve çatışmaları terapistiyle beraber anlamaya çalışmaları ve çözüm yollarını öğrenmeleridir dedi Çiftlerin çoğunluğunun birbirilerini fazla tanımadan duygularının etkisiyle yakınlaşıp, her şeyin toz pembe gideceği hayaliyle evlendiğini anlatan Keçe bununda mutsuz yuvaların kurulmasına yol açtığını ifade etti Keçe Eşlerinden ayrılmayı düşünen veya anlaşamadıkları için mutsuz olduklarını ifade eden bu çiftlerin başa çıkılmaz olarak gördükleri sorunlar büyük oranda karakter kültür anlayış ve davranış farklılıklarıdır değerlendirmesini yaptı Sorun yaşayan çiftlerin Eşim beni anlamıyor Eşim çok değişti Artık beni sevmiyor Daha fazla dayanma gücüm kalmadı Evlenmeden önce daha iyiydik ve Ne yapmam lazım bilemiyorum şeklinde serzenişlerde bulunduğunu belirten Keçe şunları söyledi Bu yakınmaları söyleyen ve evlenene kadar hiçbir problem yaşamadıklarını ifade eden bu çiftler evlendikten sonra var olan her anlaşmazlığın ve tartışmanın kaynağını acımasızca evlilik kurumuna bağlama yanlışlığına da düşüyorlar Belki de Evlenmeseydik bunlar başımıza gelmezdi diye düşünüyorlar Ancak inatlaşmaları karşılıklı atışmaları ego tatminsizliklerini veya karakter farklılıklarının doğurduğu mutsuzluklarını ve söylenemeyen ön yargılı davranışlar sonucu görülemeyen gerçekleri evlilik kurumunun değil kişilerin kendilerinin yarattıklarını kabul etmede de zorlanıyorlar İşte bu nedenlerden dolayı evlilik danışmanlığının amacı çiftlerin kendi başlarına çözemedikleri her türlü problem ve çatışmaları terapist ile beraber anlamaya çalışmaları ve çözüm yollarını öğrenmeleridir EVLİLİK KURUMUNU ZEDELEYEN NEDENLER Evlilik kurumu zedeleyen nedenler şöyle sıralandı: - İletişim eksikliği - Uzlaşmada güçlük - Kaynana sorunları - Erken boşalma cinsel isteksizlik gibi cinsel işlev bozuklukları - İlgi eksikliğine bağlı duygusal tatminsizlik - Maddi konularda var olan anlaşmazlıklar - Akraba ilişkilerinde var olan problemler - Sürekli tartışma ve fikir ayrılıkları - Çocuklarla ilgili fikir ayrılıkları ve çatışmalar - Eşe despotça hükmetme - Alkolizm - Her türlü şiddet - Güven duygusunun zedelenmesi - Evlilik dışı ilişkiEvlilikte mutluluğun sırları ise şu şekilde açıklandı - Evlilik piramidine uyun - Emir cümlesi kullanmayın - Yargılayıcı ve suçlayıcı olmayın - Rolleri paylaşın - İletişime ve karşılıklı anlayışa önem verin - Kıyaslamayın - Sevgi saygı ve güven bağını kurun - Egosunu ihmal etmeyin - Cinsel hayatınızı renklendirin - Eşinizi değil kendinizi değiştirinAdmin2007-09-03 14:57:14
Hamilelikte 9 Ayın Analizi
Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Aynur Gölpınar Dağdemir, anne adaylarının gebeliğin ilk, ikinci ve üçüncü 3 aylık dönemlerinde çeşitli rahatsızlıklarla karşı karşıya kaldığını söyledi. Op. Dr. Aynur Gölpınar Dağdemir, hamile kadınların karşılaşabilecekleri rahatsızlıklar ve bunlardan kurtulmanın çarelerini anlatarak, "Sağlıklı bir doğum için uyulması gerekli kurallar vardır. Bütün anne adayları bu kurallara uymalıdır. Anne olmak öyle kolay değil" dedi. Op. Dr. Dağdemir'in, hamileliğin 9 ayıyla ilgili anne adaylarının karşılaşabileceği rahatsızlıklar ve çareleri hakkında verdiği bilgiler şöyle: GEBELİKTE İLK 3 AYLIK DÖNEM Yorgunluk : İhtiyacınız olduğu kadar dinlenin. İyi yeme ile birlikte sıgara ve alkol gibi zararlı alışkanlıklardan kurtulun. Bulantı ve Kusma: Daha sık ve küçük öğünler tüketin. Galeta, kraker gibi kuru yiyeceklerle gündüz atıştırmaları yapın. Bazen doktorunuzun antiasit önerebilir. İdrara Sık Çıkma: Yatmadan önce sıvı alımını azaltın. Ancak ihtiyaç hissettiğiniz her an idrara çıkın. Aksi taktirde enfeksiyon riskinizi arttırırsınız. Göğüs Hassasiyeti: Göğüslerinizi iyi destekleyen sütyen ağrıyı azaltabilir. Baş Ağrısı ve Kendini İyi Hissetmeme: Hormon düzeyindeki ve kan dolaşımındaki değişiklikler, stres ve yorgunluk birer nedendir. Şiddetliyse doktorunuza danışın. Kilo Artışı: Gebelik süresince alınan 11-14 kilo idealdir. Nokta Şeklinde Kanama veya Lekelenme: Mutlaka doktorunuza danışın. Kasık Ağrısı: Rahim genişlerken normal olmakla beraber, ağrı şiddetli, sürekli ve ateşle beraberse doktorunuza başvurun. İKİNCİ 3 AYLIK DÖNEM Sırttaki Ağrılar ve Yanmalar: Rahmin hızla büyümesinden kaynaklanır. Oturma, yatma pozisyonları ve doktorunuzun önereceği fizik egzersizler sırt agrılarınızı azaltacaktır. Karın Ağrısı: Dinlenme egzersizleri ve sıcak banyo rahatlatabilir, ağrı sürekliyse doktoru arayın. Bacak Krampları: Uzun süre oturmaktan veya yürümekten kaçının. Bölgeye sıcak uygulamalar ve kalça kaslarınızı gerici egzersizler sizi rahatlatabilir. Mide Yanmaları: Ani pozisyonlardan kaçının. Yağlı, kızartmalı yiyecek, fazla miktarda çay, kahve ve çikolatadan kaçının, bazen antiasit kullanmak gerekebilir. Cilt Değişiklikleri: Güneşe fazla maruz kalmayın. Cilt kararması doğumdan sonra her zaman kaybolur. Kabızlık: Hafif egzersiz, günlük yürüyüşler, liften zengin yiyecekler sizi rahatlatır. Anemi (Kansızlık): Gebeliğin ikinci 3 aylık döneminden itibaren her anne adayı ilave demir almalıdır. Kilo Artışı: İlk 3 aydan sonra haftada 400-500 gr almanız normaldir. Bebeğin Hareketlerini Hissetmek: Gebeliğin yaklaşık 20. haftasında bebeğin hareketlerini hissetmeye başlarsınız. ÜÇÜNCÜ 3 AYLIK DÖNEM Nefes Nefese Kalma: Ciddi durumlarda doktorunuza danışın. Bebeğin doğum kanalına doğru inmesiyle beraber akciğerler üzerindeki basınç azalacak ve şikayetiniz de azalacaktır. Kalça Ağrısı ve Siyatik: Sırt ve karın kaslarınızı güçlendirici egzersizler ve ılık banyolar size yardımcı olabilir. Uyku Problemleri: En iyi pozisyon bacak ve dizleriniz bükülü şekilde sağ tarafınıza yatmaktır. Karın bölgenizi ve bacaklarınızı destekleyici minder de kullanabilirsiniz. Varisler: Uzun süre ayakta kalmayın, ayak ayak üstüne atıp oturmayın, ideal egzersiz ve diğer önerileri almak için doktorunuza danışın. Hemoroid (Basur): Lifli dıyet ve bol miktarda sıvı sizi koruyacaktır. İdrar Kaçırma: Sıkıştığınız an tuvalete gidin. Sık boşaltma idrar torbanızın dolu olmasını önler. Kilo Artışı: Üçüncü dönemde yaklaşık 5 kilo alınır. Bebeğin ağırlığı kırkıncı haftada 3-3.5 kilo, boyu 46-50 santimdir. Bebeğin Hareketleri: Bebeğin hareketlerinde ani azalma ciddi bir problem başlangıcı olabilir. Derhal doktorunuza başvurun. Admin2007-09-03 14:56:20
Evlilik Sorunları
Evlilik aslinda birbirinden farkli iki insanin paylasmaya basladigi yeni bir hayat dönemi olarak degerlendirilir. Insan hayatindaki her degisim strese sebep olur ancak evlilik gibi köklü degisimlerin yeri daha bir farkli olmaktadir. Söyle düsünün kültürel olarak aile yasantisi olarak birbirinden farkli iki kisinin ayni evi ayni zaman ve mekani paylasmaya baslamalari hayatinizda ne kadar radikal bir degisimdir. Hele birde esinizle öncesinde tam tanismadiginizi düsünün. Belki de hep güzel saatleri paylastiniz ve birbirinize göstermek istediginiz yüzünüzü gösterdiniz. Gülünecek neseli anlari paylastiniz. Ancak artik evlisiniz ve iki kisilik düsünmek zorundasiniz. Bu durumda kendinizi kisitlanmis gibi hissetmeniz gayet dogaldir. Karşı tarafin da ayni duygulari paylastigini unutmayin. Bunu böyle düsündügünüzde karsilikli anlayisla bazi sorunlarin üstesinden gelebilirsiniz. Eger her iki zaman içersinde çözülecektir. Ancak bunun yaninda yeni yasaminizda ortaya çikabilir. Yeni yasaminizda degisen bir seyde artik düzenli bir cinsel yasamin baslamasi. Özellikle toplumumuzda insanlarin büyük bir çogunlugu ilk cinsel deneyimlerini esleri ile yasamaktadirlar. Daha önce yaptigim bir arastirmada erkeklerin % 40 i ilk deneyimlerini kendi esleri ile geçeklestirdiklerini gördüm. Bu oran kadinlarda daha da yüksek çikmisti. Dolayisiyla tecrübesiz iki insanin bir araya gelmesi üstelikte yanlis bilmeleri nedeniyle bazi cinsel sorunlarda karsimiza çikmaktadir. En sik evliligin ilk günlerinde cinsel birlesmeyi basaramama karsimiza çikmaktadir. Bunun temelinde bazi törelerinde etkisi vardir. Kapida birileri sizden haber beklerken sinavdaki bir genç gibi performans kaygisi yasayan ve cinsel organinda sertlesme sorunu yasayip iliskiye girmeyenlerle sikça karsilasmaktayiz. Bazen de cinsel iliskide yasayacagini sandigi için kendini asiri kasan ve bu nedenle iliskiyi basaramayan genç kizlarla da karsilasmiyor degiliz.Iliskiye müsaade etmeyecek kadar vajina kaslarinda kasilma ile giden duruma ise vaginismus diyoruz. Tüm bu durumlar bazen kendiliginden çözülebilir ancak bazen de çözümlenemeyen basit sorunlar ayrilmaya varacak nahos durumlarla karsimiza çikmaktadir. Eger bir iletisim sorununu kendiniz çözemeyecekseniz sorunun çözümü için bir profesyonele basvurmaktan çekinmemelisiniz. Admin2007-09-03 14:54:02
Aşk Depresyondan Koruyorİçgüdüleri tarafından "önce kendini koruması ve düşünmesi" telkin edilen insanoğlunun egosunu adeta eriten bir duygudur; aşk... Ruhsal hastalıklardakine benzer bazı değişikliklerin vücudumuzda aşık iken de meydana gelmesine karşın, psikiyatride bir hastalık olarak kabul edilmeyen ve bilimsel açıklaması yapılamayan aşk; insanı yaşama bağlayan bir faktör olabildiği gibi, bazen marazi bir hale de dönüşebiliyor.Aşığın kendini ve karşısındakini idealize ederek yücelttiğini, karşısındakinin sivriliklerini, aykırılıklarını yumuşattığını; hatta görmezden geldiğini belirten Psikiyatri Uzmanı Dr. Ali Ayas, bu duyguyu şu ifadelerle tanımlıyor:"Gördüğümüze aşık olmayız, aşık olduğumuzu görürüz. Belki de ilk kez bir başkasının iyiliği için gerçekten kaygı duyarız. O başkası 'ben'imizin önüne geçer. Neredeyse egomuz erir, onunkinin içinde kaybolur. Bu ilginç bir duygudur, sanki doğamıza da aykırıdır. Çünkü içgüdülerimiz bize önce kendini koru, önce kendini düşün diye emretmiştir."Doğamıza pek aykırı gibi görünmesine bakarak aşkın hastalık olup olmadığının akla geldiğini ifade eden Dr. Ayas, aşığın ruh halini ise şöyle dile getiriyor:"Gerçekten de ruhsal hastalıklardakine benzer bazı değişikliklerin, vücudumuzda aşık iken de olduğu gösterilmiş; serotonin, dopomin, oksitosin gibi hormonların seviyelerinin değiştiği ispatlanmıştır. Yine de tüm bunlar aşkın hastalık olduğu anlamına gelmez elbette; çünkü sevgililer arasındaki duygu alışverişi sanıldığından karışıktır. Eşitlik ilkesine dayanmaz. Kartopu gibidir. Verdiğimizden çok daha fazlası bize geri döner. Seçilmiş olmak, beğenilmiş olmak gibi ihtiyaçlarımız karşılanır, seçip beğendiğimiz için. Bu evrende yalnız olmadığımızı hissederiz. Çünkü biraz da onun ayakları ile yere basarız daha sağlam olarak."AŞK TUTKUYA DÖNÜŞTÜĞÜNDE KISKANÇLIĞIN GÜDÜMÜNE GİRİYORAşkın, sahiplenme arzusu ve sonucunda bir çeşit eşitlik içinde birleşme arzusu olabileceğini dile getiren Dr. Ayas, buradan hareketle 3 çeşit aşktan söz edilebileceğini kaydediyor. Aşk çeşitlerini 'hükmeden aşk', itaat eden 'adayıcı aşk' ve 'birleştiren aşk' şeklinde sıralayan Ayas, "Her üçü de tutkuya dönüşebilir. Tutku sahiplenmenin son ve kesin halidir. Mutlak olarak sahip olunma ya da sahip olma isteğidir. Nietzsche köleleştiren tutku için şöyle der; sahip olduğuna dair daha ince kanıtlar ister kişi. Bize verdikleri değil, aynı zamanda bizim için nelerden vazgeçebildiğini görme arzusudur. Dolayısıyla köleleştiren aşk aynı zamanda tüketen bir aşktır da. Aşk, tutkuya dönüştüğünde kıskançlık ve nefretin güdümüne girer. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki cinayetlerin 'aşk cinayeti' değil 'tutku suçu' olduğunu unutmayalım" diyor.Bazı aşkların hastalıklı bir hale gelip psikiyatrinin alanına girebildiklerini belirten Dr. Ali Ayas, hastalık boyutu alan aşkları şöyle özetliyor:"Erotomani, (ki bir çeşit akıl hastalığıdır) en sık rastlananıdır. Genelde daha üst sosyoekonomik düzeydeki bir erkeğe karşı bir kadının hissettiği imkansız aşktır. Gerçekle ilgisi kopmuş olan kişi bu aşkı hayalinde (hezeyanlarına) büyütür; hatta bazen karşısındaki kişinin hayatını zehreder.Don Juanizm de bir başka hastalıklı aşk türüdür. Aslında buna aşk demek pek doğru değildir. Olabildiği kadar çok kadınla çiftleşme arzusudur. Burada kadını elde etme arzusu 'dayanılmaz bir aşk'mış gibi yaşanır. Cinsel birliktelikten sonra ise ortada hiçbir duygu kalmaz."Aslında aşkın fizyolojimizde yol açtığı değişikliklerin büyük bir kısmının iyileştirici özellikleri olduğunu vurgulayan Dr. Ayas, "Aşk kalp hızımızı arttırır, kan dolaşımını hızlandırır, kişi kendini daha enerjik hisseder. Önceden aşılmaz gibi gördüğü sorunların üstesinden gelebilme gücünü kendisinde bulur. Fiziksel görünüm ve sağlığına daha dikkat eder. Spora başlar, estetik bakımını aksatmaz. Dolayısıyla özgüveni artar ve kendini daha sağlıklı hisseder. Yine bazı hormon değişimleri kişiyi deprasyondan koruyucu bir etki yapmaktadır. Dünyaya ve insanlara hoşgörüyle yaklaşır. Belki de 'aşkın uğur getirmesi' sözü bununla ilgilidir" diyor. Admin2007-09-03 14:51:44
inatçı çocuklarla başa çıkmanın yolları
Uzmanlar, çocuklardaki inatlaşmaya farklı etkenlerin sebep olduğunu belirterek, bu etkenlerin bilinip ona göre davranıldığı zaman, inatlaşmanın önüne geçilebileceğini söylüyor. Ebeveynlerine bağımsız bir birey olduklarını kanıtlamaya çalışan çocuklar, bunu başaramadıklarını düşündüklerinde anne-babalarıyla inatlaşmaya başlıyor. Bu nedenle uzmanlara göre, çocuklarla gereksiz yere çatışmaya giren anne-babalar, iletişimsizliğin temelini atıyor. Çocuklarda inatlaşmanın her yaş döneminde görülebileceğini belirten uzmanlar, çocukların bağımsız birer birey olduklarının farkına varmaya başlamaları ve dünyayı keşfetme meraklarının, inatlaşma sürecini tetiklediğini bildiriyor. Uzmanlara göre çocuklar, anne-babaları ve çevresindekilerle ayrım yapmaksızın her zaman ve her konuda çatışmaya girebiliyor. Çocukların bir inatlaşma nöbeti süresince fikir değiştirdiğine de tanık olabilir ve bazen neyi isteyip neyi istemediğini bile anlamayabilirsiniz. Örneğin, acıkmıştır ama evdeki yemeği yememekte direnir. Söz gelişi hamburger ister, hamburgerciye gidersiniz. 'Ben bundan istememiştim ötekinden al' diye tutturur. Diğer mönüden aldığınızda ise başka bir bahane bulur. Birinizden biri yenik düşene kadar bu sürtüşme devam edebilir. Çocuklarla inatlaşma dönemlerinde her iki tarafın da amaçlarını açıkça ortaya koyması gerektiğini öneren uzmanlar, amaçların ona yemek yedirmek, bir oyuncakçının önünden geri çekmek veya uyutmak gibi çok çeşitli olabileceğini ifade ederek, onun ise tek amacının sizin dediğinizin tersini yapmak olduğunu belirtiyor. Uzmanlar bu davranışın nedenini ise; çocuğun anne-babaya karşı bağımsız bir birey olduğunu ve kendi tercihlerini kendisinin yapabildiğini kanıtlamak istemesi olarak açıklıyor. Pek çok anne-babanın bunun farkında olmadığı için çocuklarıyla gereksiz yere çatışmaya girdiklerini kaydeden uzmanlar, ebeveynlerin kendilerini de çocuklarını da yıprattıklarını söylüyor. Uzmanlara göre daha da kötüsü, bazı çocukların bunu bir alışkanlık haline getirdiğini ve daha ileriki yaşlara taşıdıklarını bildirerek, anne-babanın ise bu çatışmalara çözüm olarak şiddete başvurmaya başladıklarını da belirtiyor. Kısacası, küçük yaşlarda başlayan, çocukların gelişiminde çok doğal olan inatlaşma, anne-baba ve çocuk arasındaki iletişimsizliğin başlangıç noktası olabiliyor. "SAHADA OLMADIĞINIZI VE FUTBOL OYNAMADIĞINIZI UNUTMAYIN" Uzmanlar, anne-babaların çocukla çatışmaya girdiğinde yapması gerekenleri şu şekilde sıralıyor: "- Her şeyden önce bu durumda soğukkanlılığınızı korumaya çalışın. Derin bir nefes alın ve içinizden, 'O sadece bir çocuk' deyin. Öfkeli bir tavır takınmayın, yumuşak ve uzlaşmacı bir ses tonuyla konuşmaya özen gösterin. - Sahada olmadığınızı ve futbol oynamadığınızı unutmayın. Her ikiniz de kazanabilir, her ikiniz de amacınıza ulaşabilirsiniz. Unutmayın; amacınız ona kimin güçlü kimin güçsüz olduğunu ispatlamak değil, o anda elde edemeyeceği bir şeyden vazgeçmesini sağlamak olmalıdır. - İstediği şeyi neden yapamayacağınızı basit bir şekilde açıklayın ve açıklama yaparken, bu durumdan dolayı ne kadar üzgün olduğunuzu mutlaka belirtin. Onun istediği şeyi sizin de istediğinizi, ama koşulların buna izin vermediğini söyleyin. Duygularını paylaştığınızı bilmek onu hem rahatlatacak, hem de sizi ona sürekli engeller koyan bir düşman olarak görmesini engelleyecektir. - Ona kararlı ve tutarlı, fakat sevecen bir tavırla yaklaşın. Önce 'hayır' dediğiniz bir şeye sonradan 'evet' derseniz, çocuğunuz bunu size karşı sürekli kullanmaya başlayacaktır. Başka zaman ve durumlarda da siz pes edene kadar sizinle çatışmaya devam edecektir. - Gerekli açıklamaları yaptıktan, üzgün olduğunuzu söyledikten ve bu konuda kararlı olduğunuzu hissettirdikten sonra ona biraz zaman tanıyın. İstediğini elde etmek konusunda bir süre sonra sizinle yeniden inatlaşmaya başlarsa hiç tepki vermeyin. Birkaç denemeden sonra vazgeçecektir. - Çocuğunuz her şeye rağmen sizinle inatlaşmaya devam ediyorsa, dikkatini istediği şeyden başka bir noktaya çekmeye çalışın. Bu bir çizgi film, bir kuş, bir kedi, sevdiği bir yiyecek, oyun ya da herhangi bir şey olabilir. Çocuğunuz sakinleşene kadar ilgisini çekebilecek değişik alternatifler deneyebilirsiniz. Bu, küçük yaştaki çocuklarda daha çok geçerlidir. Ancak okul yaşına kadar, hatta bazen daha sonrasında bile bu yöntemin yararını görebilirsiniz. - Çocuğunuza seçenekler sunun, böylece onu bağımsız bir birey olarak tanıdığınızı, onun kararlarına saygı duyduğunuzu düşünecektir. Kendisiyle ilgili kararları verebildiğini ve onun seçimine öncelik tanındığını düşünerek inatlaşmaktan vazgeçecektir. Siz de makul birkaç seçenekten birini kabul ettirebildiğiniz için kendinizi rahat hissedeceksiniz. Sunduğunuz seçenekler ne kadar az olursa çocuğunuzun karar verme süresi de o kadar kısa olur. Sunduğunuz seçeneklerin, herhangi birinin seçilmesi durumunda onayladığınız seçenekler olmasına dikkat edin ki, yeniden bir anlaşmazlık yaşamayın." Admin2007-09-03 14:50:38
Balık Gebelik Döneminde Deprasyonu önlüyor
Hamilelik dönemindeki kadınların somon, sardunya ve benzeri balıkları tüketmelerinin deprasyona karşı yararlı olabileceği bildirildi.Ton balığı, somon ve sardunyanın omega 3 açısından çok zengin balık türleri olduğunu belirten uzmanların verdiği bilgilere göre, omega 3 kalp rahatsızlıkları ve depresyona karşı en iyi ilaçlardan birisi. Ancak yapılan araştırmalar fazla balık tüketmenin hamile kadınlar için yer yer zararlı da olabileceğini, bunun nedeninin ise balıkta yüksek miktarda bulunan civadan kaynaklandığını ortaya koyuyor. Buna rağmen haftada 3-4 öğünü balıkla değerlendirmenin hiç bir zararı yok. İngiltere'de 11 bin 721 kadın üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, hamilelik döneminde düzenli olarak omega 3 yağı alan kadınlar, hamileliğin 3. döneminden, doğumun 8 ay sonrasına kadar daha az strese girmiş ve depresyon yaşamamışlar. Hatta balık tüketimi yüksek olanlarda depresyon miktarı daha da az seviyelere inmiş. Hamile kadınların düzenli beslenmeleri, kesinlikle alkol ve sıgara kullanmamaları gerektiğini vurgulayan uzmanlar, stresten uzak durmaları konusunda hamile kadınları uyardılar. Hamile kadınların yüzde 10'luk bir kesiminin mutlaka stresle karşılaştığını ifade eden uzmanlar, şu önerileri sıraladılar:"Yeni annelerde bu oran yüzde 13-14 civarına yükselmektedir. Bu da bebeğe ve anneye olumsuz olarak yansımaktadır. Araştırmacılar bu durumdaki annelerin antidepresan kullanabileceklerini açıklamışlardır. Sonuç olarak bebeğin güvenliği ön plana çıkmaktadır. Ancak son yapılan araştırmalar omega 3 yağını göz önüne çıkarmıştır. Antidepresanlar yerine belli miktarlarda omega 3 yağı alımı, kesinlikle tüm antidepresanlardan daha yararlı olacaktır. Omega 3 yağı beyindeki uyarıcıların doğru çalışmasını sağladığından dolayı da faydalı olmaktadır". Bebeğin tek besin kaynağının annesi olduğunu hatırlatan uzmanlar, bayanların korkulu rüyası olan kilo alma ve fiziki yapıdaki değişikliklerin gebelik döneminde hızlanmasının anne adayını sağlıksız beslenmeye ittiğini kaydettiler.Admin2007-09-03 14:49:34
Oğlum EhsanAnan sena heyran, nasılsan, ne haldesanBiz aramasak sen bizi ne arisan, ne sorisanSen ne heyırsız bir evlatmışsan Elin kızıyla gezisen, dolaşısan Fekat anana bir mektup yazmıysan, Sen heç Allah'tan korkmiysan Bizi merakta bırakisan Dün dayin oğli geldi Angara'dan Sağlık haberini ondan almişam Seni belediye otobüsünde bir kızlan görmüşSözlüm diye bahsetmişsan Parmağına da yüzük tağmışsan Hüseyn'e dedim ki, helem biraz anlatDedi ki ay parçası, gülende güller açiyAğliyanda yüzüne mercan saçiy Bele güzel ne görünmiş, ne duyulmişEhsan sen nasıl evlatsan Büyüklerine danışmadan evlenmeye kalkmışsan Kardeşinden de mi ibret almirsan Getti, bir tango kız getirdi Ne gendi rehat etti, ne bize rehat ettirdiKız da kız olaydı, yüregim yanmazdıEyle zayif eyle zayif ki eynı çırtık Eso'ya benziyi Çöp gibi bacagi, Emin ağa gibi de ayagi vardi Çamaşır tokacı gibi de elleri vardi Ne konuşmamizi beğeniydi, ne yemeğimizi yeyiydi Zikkimin kökünü yiyeydi Pırçıkli meftuneyi ağzına koymiydi Kibe kudure kaşıgını değdirmiydi Mengegoş kebabından miğdesi bulaniydiHerşeye yeni, yeni adlar takayidi Ben diyidim babakunuç, o diyidi patlıcan ezmesiBen diyidim lebeni, o diyidi yoğurt çorbasiBen diyidim klori aşi, o diyidi ekşili köfte Yok carut değil, faraş imiş Küçe değil, sokak imiş Havuça, pırçıklı demek ayıp imiş Ben bele konuşurum deye benden utanırmişNiye gendi yaptiğinden utanmiyi Gün öğle oliydi, yatahtan kalkiydi Ne havşi süpüriydi, ne ayak yoluna su dökiydiBenim elimden çaput, onun elinden roman düşmiydiGezmeye gidince en öne de o düşiydiBigün baban dükkandan erken geldiHanimin gızı yerinden teprenmedi Babanın çok ağırina gitti Bıraksam alimallah saçini, pırçıkini yolacaktiOğlum Ehsan,Ben ne şanssız bir kariymişam Kaynanaların zalım zamanında gelin olmuşamGelinlerin de zalım zamanında kaynana olmuşam Kime ne ettim ki bunu bulmişam Oğlun sen, sen olasan Akli başinda bir kız alasan İster Diyarbakırlı, ister yedi kat yabancı olsunYeter ki helal süt emmiş olsun İstiyem ki sonra pişman olmayasan Kari kısmı ayakkabı değil, sıktı mı çıkarasanNamusum diyeceğsen, ömrü billah çekeceğsenOğlum EhsanBiliyem eyisin hoşsun ama çabuk kıziysanKızınca da ayran gibi kabariysan Oğlum asabi erkeğin kahrı çok olur Kahır çeken kari zor bulunur Onun içindir ki oğlum Ehsan Yüce Allah kadınların sabrını hamurdan yoğurmuştur Analar hanımdır, sultandır, hatundurAnaların mekanı cenneti aladır Analar ışıktır, analar nurdur Kadın, yüce Allah'ın erkeğe bir lütfudur...kaynak:küçe kapısı
yasemen05
04.09.2007, 03:46
ANNE - BABA OLARAK
Bu yüce varlığa yani biricik kızımıza/oğlumuza kavuşmamıza izin veren Rabbime hep şükredeceğimize;
Onu bildigimiz ve elde edebildigimiz en iyi olanaklarla yetistirecegimize;
Ruhunu güzelliklerle süslemesine,bedeninin kiymetini bilmesine yardimci olacagimiza;
Sevmeyi ve sevgiyi ögretecegimize;
O`nu sayacagimiza ve O`na saygiyi anlatacagimiza,mutlu aninda da kederli anindada daima yaninda olacagimiza;
Ancak "Emek verdim" diyerek haksiz beklentiler icine girmeyecegimize;
O`nun varligi icin ve hayat arkadasligi icin, hep yanimizda olan esimize besledigimiz sevgi,saygi ve güveni hergün tazeleyecegimize;
Gözümüzün nuru,evimizin nesesi,hayatimizin anlami olan "Bebegimizi" "Biricik ………..mizi/mızı" kendi arzularini gerceklestirmesi yönünde onu destekleyeceğimize;
Ama kendi isteklerimizi O`nda yasatmaya calismayacagimiza;
Kendi cikarlarindan önce toplumsal degerleri ön planda tutmasini O`na ögretecegimize;
Anneligin-Babaligin icimizde yeserttigi zenginlikleri, isteyen herkesle mutluluk duyarak paylasacagimiza;
Insallah RABBiM senin izninle "Yavrumuzu" sana hayirli bir kul ve vatana, millete hayirli bir "Evlat" olarak yetistiştireceğimize;
Ve O`nu yaziyla, kisiyla, gündüzüyle, gecesiyle bütün varligimizla daima sevip koruyacagimiza SÖZ veririz!!!
kadın tipleriBayan "Harbi Kız"Şunları Söyler : "Ahh boks maçına bilet mi aldın! Harikasın beee!!!"Halk Dilinde İsimleri : Delikanlı Kız, Bacı.Avantajları : Kafadengi, eğlenceli.Dezavantajları : Bu tipler genellikle erkek gibi yapılı güçlü kuvvetli olurlar. Kafasını bozarsanız, hakkınızda pek hayırlı olmaz...Bayan "Cıyak Cıyak"Şunları Söyler : "Seni serseeeeeeem!!!! Gel burayaaa!!! Çabuk söyle bu saate kadar nerdeydiiiiiinnnnnnnn?"Halk Dilinde İsimleri : Cadaloz, Başbelası.Avantajları : Kendince size ilgi gösteriyor işte daha ne...Dezavantajları : Sürekli kafanıza bişeyler fırlatır, uçan tekme savurur...Bayan "Mızmız"Şunları Söyler : "Aaah başım.. ayağım.. ayyy mideme ağrı saplandı."Halk Dilinde İsimleri : Mıymıntı, Uyuntu, Karın ağrısı.Avantajları : Sayesinde anatomi ve tıp bilginiz gelişir.Dezavantajları : Bulaşıcıdır!Bayan ´Patron´Şunları Söyler : "Çabuk kalk!! O kravat olmamış çıkar başka bir tane tak!! Saçlarını biraz kestir!! Git para kazan!"Halk Dilinde İsimleri : Çokbilmiş, Müdire Hanım, Diktatör, Terminatör!Avantajları : Çoğunlukla doğruları söyler.Dezavantajları : Yahu doğruları söylese ne oluuuuur, söylemese ne oluuur...Bayan "Kararsız"Şunları Söyler : "Ay ben ne yapsam.. İşten ayrılsam mı.. Evi değiştirsem.. Saç rengimi değiştirsem.. Yoksa böyle iyi mi.. Ayyy ya daha kötü olursa..."Halk Dilinde İsimleri : Bayan Panik, Bayan Kriz.Avantajları : Kolay ikna edilir, kolay sakinleştirilir.Dezavantajları: 2 dakika sonra herşey yeniden başlar.Bayan "Vahşi"Şunları Söyler : Valla bu türün pek bilinen kalıplaşmış sözü yok, yani ne yapacakları hiç belli olmaz.Halk Dilinde İsimleri : Çılgın.Avantajları : Her an herşeye hazırdır.Dezavantajları : Güvenilmezdir...Bayan "Donuk"Şunları Söyler : "Ne anlıyorsun bu çizgi filmlerden, bu abuk fıkralardan, karikatürlerden? Ne çocukça şeyler bunlar.."Halk Dilinde İsimleri : Ruhsuz, Soğuk, Buz Kalıbı.Avantajları : Hayatınızda olduğu sürece, arkadaşlarınızın sizin için endişelenmesini sağlar.Dezavantajları : ...tabii "arkadaş" diye bişeyiniz kalmışsaBayan "Rüya Kız"Şunları Söyler : "Seni herşeyinle çok seviyorum benim yakışıklı, akıllı, tatlı sevgilim!"Halk Dilinde İsimleri : Kanatsız MelekAvantajları : Eğlenceli, akıllı ve eşsiz...Dezavantajları : Ya hiç karşınıza çıkmaz ya da karşınıza çıktığında çok geçtir...mystical2007-11-01 18:59:55
Erkek çocuklar neden mızırdanır? Erkek olmayı öğrendikleri için... Neden erkeklerin %10'nu cennete gider ? %100 gitseydi orası cehennem olurdu... Erkekler neden zeki kadınlardan hoşlanır? Zıtlıklar birbirini çeker... Erkekler plajda nasıl egzersiz yaparlar? Her bikinili kadın gördüklerinde midelerini içeri çekerek... Bir erkek geleceği düşündüğünü nasıl gösterir? Bir yerine iki kasa bira alarak... Tanrı erkeği yarattığında ne dedi? Daha iyisini yapabilirim... Yarım akıllı bir erkeğe ne denir? Şanslı... Kendini Tanrı'nın bir hediyesi olarak gören erkeğe ne yapılır? Değiştirilir... Her şeyi olan bir erkeğe ne vermelisiniz? Bunları kullanmasını öğretecek bir kadın... Tanrı neden önce erkeği yarattı? Her mükemmel şeyin önce taslağı yapılır...
Cehennem Annelerin Dilinin AltındadırMurat KayaliCennetin, senin ayaklarının altında olduğunu sana öğretenlerin bir bildikleri vardı ki; sana bu gerçeği söylemediler. Cehennem senin dilinin altında, bunu ben biliyorum. Sen bunu bilme anne!Çocuklar kadınlardan doğar.Çocuklar vardır, hem kendi kendilerini hem de annelerini büyütürler.Hayat her kadına annelik bağışlamıyor, her doğuran kadını da anne kılmıyor.Bunu bilmeyen bir kadinsin sen anne!Sana beddua etme demiyeceğim ama beddualarını duymaması için allaha yalvarıyorum.Söylediklerine pişman olmanı istemiyorum.Seni şimdiden bağışladım, bunu bil.Kardeşlerime ve bana, memelerinden emzirdiğin sütün hatırına seni bağışlıyorum.Haklısın anne, evet hayat bir yangın yeri, ama o yangına tek sen düşmedin, bak bu yangında bir evladın yanmakta ve sen o ateşe dönüp bakmıyorsun bile.Unutma, ben o ateşe senin için girdim, nereye gidiyorsun şimdi bensiz?Canın sağolsun, git anne, ben seni bağışlıyorum.Senin sözündür „ sizi ben doğurdum", ne kadar da bilgesin be anne, bir tek ögrenemediğin,bu can allahın, senin değil anne.Annelik görevlerini yerine getirmiş bir kadın olarak ne kadar da gururlusun, gururun kırılmasın diye savaşıyorum anne, bunu bilmesen de olur.Kanım senin için aksın anne, yeter ki sen beslen ve aç açık kalmasın o yüksek mertebegururun, sen benim yaşamam icin yeminlerinden sakın vazgeçme anne, ben yaşamasam da olur. Çocuklar vardır, anneleri için ölürler, bazı anneler de yaşamaya yeminlidirler, yaşatmaya değil. Senin hayat hikayende evlatların yer almasa da olurdu.Sen ve hayat elele çok mutlu olurdunuz, sanıyorsun. Seni yalnız bir kadın olarak tanımak isterdim. Göğsünde bir bebecik barındırmamış bir kadın olarak. O zaman hayata nasıl bakardın anne, sen bunu hiç düşünmedin biliyorum.Ben seni çok düşünüyorum anne. Sana kıyamıyorum, dilini kesemem anne, sözlerin varsın beni yaksın.Tek özürün yaşamamışlığın diyeceğim ama onu da diyemiyorum. O kadar çok yaşamışlığın var ki, başka yaşamlar olabileceğini hayal bile edemiyorsun, sen ve yaşamın, sen ve yaşamın,her yaşamın ve her insanın pergeli ve cetveli olmak zorunda, yaşamışlığın cok anne, doğruların çok ve yanlışların da çok, görmediğin yanlışların çok anne, hayal bile edemiyeceğin kadar çok, artık sen bunu bilmesen de olur, ben seni bağışladım anne.Çocuklar kadınlardan doğar.Çocuklar vardır, hem kendi kendilerini hem de annelerini büyütürler.Üstümde ayak sesleri, eziliyorum. Birileri beni durmadan tekmeliyor.Bir kapı açılıyor, gözlerime ışık doluyor, arkamdan birileri adımı söylerken, birileri beni içeri alıyor. Sevgi bahçesine giriyorum.Benim gibi binlerce çocuk var burada, annelerine kıyamamış.Sen yaşa anne, ben ölüyorum.Ama hiç önemli değil, nasıl olsa cennet senin ayaklarının altında.Yakana taktığın gülde, evladının kanı var, sen bunu bilme anne.Cennetin, senin ayaklarının altında olduğunu sana öğretenlerin bir bildikleri vardı ki;sana bu gerçeği söylemediler.Cehennem senin dilinin altında, bunu ben biliyorum.Sen bunu bilme anne!mystical2007-11-01 19:05:00
ANNE OLARAK KADIN İlâhî yaratılışta annelerin çocuklarına olan sevgileri, yüce bir görevden kaynaklanır. Cenâb-ı Allah sonsuz rahmetini (sevgi, şefkat ve merhametini) bakıma muhtaç çocuklara da yansıtmış, bu görevi anne ve babaya vermiştir. Anne, hiç karşılık beklemeden hep vermenin ve içtenlikle sevmenin sembolüdür. Çocuğunu güçlüklerle karnında taşımış, sıkıntılara katlanarak doğurmuş,büyümesi için eşi ile birlikte her türlü fedakârlığı göstermiş, bütün zorluklara da seve seve katlanmıştır. İnsanlığın gelecek nesli de onun şefkatli kucağına teslim edilmiştir. Peygamberlerin çocukluk çağlarında yetişirlerken, annelerin kendilerine olan sevgi, şefkat ve fedakârlıkları Kur'ân'da birçok ayetlerle vurgulanmıştır. Sevgili Peygamberimiz, cennete giden yolun annelerin rızasını kazanmaktan geçtiğini şu kutsal sözleriyle belirlemiştir : «Cennet annelerin ayakları altındadır.» BANA, SONRA ANA-BABANA ŞÜKRET 31/14 : Biz insana, annesine ve babasına itaati tavsiye ettik. Annesi onu güçsüzlük üstüne güçsüzlükle taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yılda olmuştur. (Onun için) Bana sonra da anababana şükret. Dönüş ancak Bana'dır.46/15 : Biz insana, anne ve babasına çok iyi davranmasını önerdik. Annesi onu zorluğa uğrayarak karnında taşımış, onu güçlükle doğurmuştur. Taşıması ve sütten kesilmesi 30 ay sürer... Hamd, şükür ve teşekkür etmek; evreni ve insanları yaratarak yaşamımızı borçlu olduğumuz Yüce Allah'adır. Sonra da Dünya'ya geliş sebebimiz olan anne ve babanın hakkı gelir. Cenâb-ı Allah bu ayetlerle ebeveyne iyilik yapılmasını önermiştir. Cenâb-ı Allah'a kulluk etmek ne kadar önemli ise, anne ve babaya da sevgi göstermek, hürmet ve iyilik etmek o kadar gereklidir. Yaratılanlar arasında bilhassa insan, yetişirken özel bir bakıma ihtiyaç gösterir. Yeni doğan bir çocuğun yaşayabilmesi için; sevgiye, titizlikle bakıma ve korunmaya ihtiyacı büyüktür. Aksi takdirde çocuğun hayatta kalması mümkün olmaz. İşte bu yükümlülükleri içtenlikle yapan, her türlü fedakârlığı gösteren, gerekirse kendi hayatını bile tehlikeye atan yegane varlık ise annedir. O anne ki; g ebeliğinde türlü güçlüklerle çocuğunu karnında taşımış, doğururken çok acılar çekmiş, süt verirken de bir çok zorluklara katlanmıştır. Çocukların büyümeleri, yetişmeleri ve iyi bir terbiye almaları için baba ile birlikte her türlü gayreti seve seve gösterir. Gerektiğinde yemez yedirir, giymez giydirir. Annenin çocuklar üzerindeki hakkı ne kadar büyüktür. İnsanın; Yüce Allah'tan sonra yaratılış sebebi olan anne ve babaya sevgi göstermesi, iyilik yapması ve itaat etmesi hayat boyunca devam etmelidir. Onlara karşı yapılacak kusur ve ihmallerde, Kur'ân insanları şöyle uyarıyor : Dönüş ancak Bana'dır. Ebeveyne olan yükümlülüklerin hesabı, İlâhî Yasalar gereği bir gün mutlaka sorulacaktır. RABBİN ANA-BABAYA İYİLİĞİ EMRETTİ 19/32 : (Allah) Anneme iyilik etmemi önerdi. Beni zorba bir eşkiya yapmadı.17/23-24 : Rabbin...anneye babaya iyilik etmenizi emretti. İkisinden birisi, yahut her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa sakın onlara öf deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle! İkisine de acıyarak tevazu kanadını indir. Ve de ki: Rabbim, onların beni küçük iken terbiye edip yetiştirdikleri gibi, ikisine de merhamet et. Yüce Allah'ın yaratmasıyla meydana gelen insana, Dünya' ya geliş sebebi olarak görevlendirilen anne ve babasına iyilik etmesi emredilmiştir. Bu; onları incitmemek, saygılı davranmak, öğütlerini dinlemek ve isteklerini yerine getirmekle mümkündür. Ebeveynin rızasını kazanmak, ihtiyaçları varsa gidermek evlatların başlıca görevleri olmalıdır. Eğer onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, onlara karşı öf bile demekten sakın, onları asla azarlama, yalnızca güzel ve tatlı sözler söyle. Görülüyor ki, ana-baba hiçbir zaman inceltilmeyecek, üzülmeyecektir. Kırıcı sözler sarfetseler bile onlara karşı ancak hoşgörü ve saygı ile davranılmalıdır. İhtiyarlık çağına girmiş ana-baba için Yüce Rabbine şöyle yakarışta bulunun: Onlar beni küçük iken terbiye edip yetiştirdikleri gibi, ikisine de merhamet et. Ne mutlu anne-babalarını gönülden sevenlere ve onlara içtenlikle hizmet edenlere, ebeveynlerini her zaman hatırlayanlara ve onların hayır dualarını alıp mutluluk kazananlara ve ahirette de kurtuluşa erenlere. ANA-BABAYA NE ZAMAN İTAAT EDİLMEZ ? 31/35 : Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeye Bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla Dünya'da iyi geçin ve Bana yönelen kimsenin yoluna uy. Sonra dönüşünüz Bana'dır. Anne veya baba; Yüce Allah'ın buyruklarına ters düşen hususlarda örneğin hırsızlık yapmak, haksız yere adam öldürmek, Allah'a ortak koşmak gibi emirlerle seni zorlarlar ise, o zaman onlara itaat edilmez. Yüce Yaratıcı'nın hakkı, anne-babanın hakkından çok daha üstündür. Ebeveyn ateist (Allah'ın varlığına inanmayan) dahi olsalar, onlarla bu Dünya'da iyi geçinmek görevimiz olmalı, ancak Cenâb-ı Allah'ın gösterdiği yasalara da uymaya devam etmeliyiz. Kur'ân'da; Hz. İbrahim ile babası Âzer'in durumları örnek olarak verilmektedir. Yüce Yaratıcı'ya inanmayan, putperest olan babanın doğru yola, Allah'ın yoluna girmesi için Hz. İbrahim'in gösterdiği gayretler konu edilmiştir.(Bkz. Kur'ân-ı Kerîm-En'am 6/74, Meryem 19/42-48) PEYGAMBER ANNELERİ 28/7-13 : Musa'nın annesine şunu vahyettik: Emzir onu. Onun aleyhinde bir korku hissedince de onu, nehire bırakıver. Korkma, üzülme... Kuşkun olmasın ki, Biz onu sana geri göndereceğiz... Nihayet Firavun ailesi onu kayıp bir şey olarak bulup aldı...Firavunun karısı şöyle dedi :...Öldürmeyin onu, bize yararı olabilir, yahut onu çocuk ediniriz...Bu sırada Musa'nın kızkardeşi dedi ki : Onun bakımını sizin için üstlenecek, onu eğitip öğretmeyi yüklenecek bir ev halkını size tanıtayım mı? Nihayet Musa'yı öz anasına geri çevirdik ki, o ananın gözü aydın olsun, kederlenmesin ve Allah'ın vaadinin hak olduğunu bilsin... İsra 17/23 : «Rabbin...ana-babaya iyilik etmenizi emretti...» Ayeti ile belirtildiği gibi çocukların yetiştirilme ödevi, anne-babaya birlikte verilmiş, ancak anne öncelikli olarak bu görevi üstlenmiştir. Kur'ân'da; peygamber olarak yetişen Hz. Musa, Hz. İsa ve onun annesi Hz. Meryem'in çocukluk çağındaki büyümelerinde sadece annelerin katkıları olduğu belirtilmektedir. Peygamber Efendimizin de babası daha doğmadan vefat etmiş, sevgi ve şefkat kaynağı annesi ile 6 yıl beraberlikten sonra; onu da kaybetmiştir. Görülüyor ki çocukların yetişmeleri, terbiye edilerek olgunlaşmalarında babalardan fazla annelerin önemi büyüktür. Annesiz baba himayesinde büyüyen çocuktan, babasız olarak anne elinde yetişen çocuk, geçim sıkıntısı çekse bile daha iyi olgunluğa erişir. Annenin sevgi dolu kucağı, maddi zorlukları da aşarak çocuğun yetişmesinde büyük önem taşımaktadır.
Mucize mi? İnanç mı?Bu sayfaların yazarı neden buna gerek duyduğunu anlatmak gerektiğini hissediyor. O mücadelesini kazandı. Şimdi sıra sizde...GİRİŞBu tam 22 yıllık bir hikaye. 20 yaşımdaydım ve çok genç ve yeni evli olduğum için çocuk istemiyordum. Doğum kontrol haplarını hep düzenli kullanmayı unuttuğum için sürekli aşırı rahatsızlanırdım. Bu nedenle doktora gittiğimde Kontrol hapı kullanmanıza gerek yok. Sizin rahiminiz küçük henüz gelişmemiş ,ayrıca kalça yatağınız çok dar ,bu durumda çocuğunuz olamaz'' dedi ve hikayem başladı. İlk defa kadın doğum doktoruna gitmiş olmanın utancı,heyecanı ile bana ilk söylenen buydu. İlk önce şok geçirip kaderime razı oldum. Ama sonra başka bir doktora gidip durumu kontrol ettim. Evet rahim gelişmemişti tedavi gerekiyordu;ama sezeryan diye de bir şey vardı. İki yıl süren tedaviler başladı. İki yıl sonunda beni devamlı tedavi eden doktor ''Rahimimden parça aldı. Evet artık herşey normale dönüyor. Vereceğim ilacı kullanıcaksın hamile kalınca bırakacaksın dedi. Ama ben bu arada evliliğimi yitirmiştim. Sabırlı davranamamış ve şiddetli geçimsizlik başlamıştı. Sonra iyice düşününce ondan çocuğum olsun istemediğimi fark ettim. Bu çok önemli bir olguydu. Sevgimizi ve saygımızı süratle yitirmiştik. Sonra geçen 13 yıl zaman zaman doktora gidip kendi kendimi kontrol ettirdiğim kısır değilsin diye sürekli raporlar aldığım saplantı dönemim oldu. Arkadaşım oldu ama ben evlenmek istemiyordum. Çünkü bir adam evlenince çocuk isterdi neden ben onun başını yakayım. Benim hiçbir zaman kendime ait bir ailem olmıyacaktı. Bu aşağılık duygusu ile tam 13 yılımı geçirdim. Boşluk ve sıkıntı ileAlkol almaya başlamıştım. Tam 10 yıl gizli alkol aldım. Gene kendi kendime mücadele ederek bıraktım.İKİNCİ HAYATBirgün İlk evliliğimden tam 13 yıl sonra ve tam 35 yaşında ömrümün sonunu bu adamla geçirmeliyim dediğim kişi karşıma çıktı. Boşanmıştı. 9 yaşında bir erkek çocuğu vardı ve çocuğu ve kendi annesi ile yaşıyordu. Çocuğuna düşkün mükemmel babaydı. Güleryüzlü,şakacı bir insandı ve son derece mütevazi yaşantısı vardı. Çok kötü bir evlilik geçirmişti. Bana yaşlılık günlerimizde birbirimize destek oluruz. dedi ve biz evlendik.MÜCADELE BAŞLIYORYaşlılık günlerine destek olmak istiyordum ama bir de çocuk istiyordum. Oğluna öyle güzel sarılıyorduki. Çocuğu çok sevmiştim ve hemen içimde benimsedim. Ama onun bir annesi vardı ve bana bu sık sık hatırlatılıyordu. 9 yaşında ki bir çocuk annesini çok güzel hatırlıyor ve etrafına da çok güzel hatırlatıyordu. Bu işi artık sıkı tutup kendim halletmem gerekiyor dedim ve benim tedavi serüvenim böylelikle başlamış oldu. Çok sevdiğim bir tanıdığm vasıtası ile Dr. Zuhal ÖZEN İle tanıştım ve onun tedavi ve yönlendirmeleri ile İstanbulda ünlü bir klinikte kontrolle işe başladım.- İlk önce hormonal bozukluk var dediler iki yıl tedavi gördüm.- Vücudun kist yapıyor dediler . Bir müddet onun tedavisini oldum.- Rahimde veya yumurtalıklarda yapışıklık varmı diye araştırdılar. Laparoskopi oldum.- İlaç tedavisi olurken rahimde miyomlar oluştu ve bunlar büyüdü. Tekrar laporaskopi oldum ve bunların bir kısmı temizlenebildi.- Rahmimin bir papates çuvalı gibi miyomlardan yumru yumru olduğunu söylediler . Gene tedavimi sürdürüyordum.- Bu arada sürekli olarak Aşılama yaptırıyordum . Belki 10-15 defa yaptırdım.- İstanbul'da çok ünlü lüx bir kıyı hastahanesinde 3 defa tüp bebek tedavisine girdim. Yumurtalarımın sayısının yetersiz olduğunu söylediler ve Tüp bebeğe bile almadılar. . Onca ilaca hep üç yumurta çıkıyordu. Onlarsa en az 7-8 tane istiyorlardı.- Ankaraya gittim. Orada da gene Tüp bebek işlemleri ile ünlü hastahanesinde 3 defa tüp bebek tedavisine girdim. Üç yumurta ile beni kişisel ricamla mikroenjeksiyona soktular. Üç tane yumurtanın üçü de döllendi. İki tanesi oldukça kaliteli idi ama rahim tutmadı. Başarısız oldum. Ama doktorlar bile şaşırdı ve üzüldü. Gerçekten umutluydular çünkü.- Döndüm Dr. Zuhal Hanıma tedavime devam ettim.- Sonra tekrar İstanbul'daki ünlü hastahaneye geri döndüm ve bana orada doktorlar artık hiç çocuğumun olamayacağını çünkü yaşımın 40 a geldiği için yumurtalarımın bittiğini menapoz başlangıcı olduğumu ve LH ve FSH değerlerimin kötü çıktığını, istersem İngiltere’ye ya da Belçika’ya gidip başka bir kadının yumurtalarını satın alıp bu şekilde gebe kalabileceğimi söylediler.İnanın O anda orada ölmek istedim. Oturduğum saldalyeden aşağıya doğru kayıp birdaha oradan kalkmamak öylece yerin dibine gömülü kalmak istedim. Daha kırk yaşında idim ve menapoza girdiğim söyleniyordu. Hemde kocamın yanında ,hemde başka bir kadının yumurtalarını alın diyorlardı. Yanaklarım yanıyordu, başım yere eğikti, Utancımdan ağlıyamadım bile. İçimde korkunç bir öfke ve başkaldırı dalga dalga vucuduma yayılıyordu. Başka bir kadını yumurtasını istemiyordum. Kemdi genlerimi istiyordum. Benim ovunduğum huylarım vardı doğacak cocuğumdada onlar olmalıydı,pratiktim hızlı ve işbitirici olmakla övünürdüm ,resme kabiliyetim vardı,her şeyi bir defada anlar ve hemen uygulardım. hem cok gülec hemde cok asiydim. Bunlar benim cocuğumdada da olmalıydı. Biz birlikte resim yapmalıydık.HAYATA ŞİMDİ BAŞLIYORUMSöylenenler eve geldikten sonra bende tam bir kamçı etkisi yarattı. Ne yapıp yapıp bu işi kendim halledeceğim dedim. Bu kadar genç üstelik(kırk-mırk kendimi hiç öyle hissetmiyordum göstermiyordum da), 5 yıllık evliydim. Elimin altında ve yakınlarımda ne kadar kısırlıkla ilgili bilgi ,bitkisel tedavilerle ilgili eski yeni kitap ansiklopedi vs varsa toparladım ve başladım okumaya. Uzunca bir aktar listesi çıkardım ve bir arkadaşımla beraber Mısır çarşısına gittim ve hepsini aldım. Tekrar Dr. Zuhal hanıma gittim ve yaptıklarımı anlattım. Moralimi yüksek tutmam gerektiğini. Hastahanenin büyük bir yanlışlık yaptığını benim henüz menapoz için çok genç olduğumu ve sadece sinirsel olarak çok yıprandığımdan tahlillerimin bozuk çıktığını söyledi. Ve bana bir çok yaşadığı imkansız denecek olayları anlattı. İnanıyorsan bütün otları dene dedi ama . dikkatli olmak şartıyla. Ona o kadar inanıyordum ve inanmaya hazırdım ki hemen moralim düzeldi.Tam bir yıl boyunca bunları yedim içtim. Sizlere de tarifini yaptığım salataları yedim,Yemeklere bu bitkileri karıştırdım. Bu arada iki ayda bir kendi başıma LH ve FSH kontrolleri ve ultrason yaptırdım. Yumurtlamam son derece düzenliydi ve zaman zaman kendi kendine çatlıyordu. Alman Hastahanesinde rahim içinin düzgün olup olmadığını kontrol ettirdim. Gayet iyi olduğumu ve yumurtalıklarımın düzenli çalıştığını söylediler. Menapoz falan yoktu. Dr. Zuhal Hanım En iyi en başarılı Tüp bebek merkezlerini çok dikkatle takip ediyordu onun tavsiyesi ve benim gibi olan çok yakın bir arkadaşımın büyük desteği ile Amerikan hastahanesine gittim.Amerikan hastahanesin de Doç. Dr. Bülent Urman'a bütün özgeçmişimi anlattım. Ve yeni bir teknik varsa denemek istediğimi beni istatiklere almamasını çünkü herhangi bir başarısızlık durumunda onların istatistiki bilgilerini düşürmek istemediğimi söyledim. . Her türlü ilaca yalnızca üç yumurta ile cevap verebiliyordum. Bunu açıkca söyledim. ''Eğer bunda da başarısız olursan üzülür müsün'' diye sordu. '' Hayır'' dedim. ''Çünkü o kadar çok başarısız oldum ki artık her şeye hazırlıklıyım. Biraz daha bekler yeni bir şey olunca gene gelirim'' dedim. Güldü ve'' çok iyi bir ekibimiz var senin için elimizden geleni yapacağız'' dedi. Ve ben olacağını o anda hissettim. Beynimin içinde bir lamba yandı ve sen doğru yerde doğru zamandasın artık herşey çok güzel gidecek dedim. İlk defa birisi benim için bir şeyler yapacağını söylemişti. Hayır dememişti olamaz dememişti.Çalışacagız demişti… İlk defa . . İlk defa...İlk defa…Hastaneden çıkar çıkmaz alışveriş yaptım. Kendime kış için bol bir palto aldım. E. . nede olsa hamile olacaktım. Saclarımı boyattım. Uzunca bir sure boya yaptıramıyacaktım ve dişçiye gittim. Önümüzdeki aylarda olabilecek bir çürük beni sıkıntıya sokardı . Tedavi yaptıramazdım. Hemen o gün her şeye hazırlandım. Çok mutluydum . Kendimi bomba gibi hissediyordum. Hastane İlk adetimde tahlil için çağırdı ve benim tahlillerim o kadar güzel çıktı ki doktor bile bu işe çok şaşırdı bu kadarını beklemiyordum dedi. Bana hemen operasyon başlatıldı ve mikroenjeksiyon yapıldı. . . Sonra. . . . .Beni 14 gün sonra hastahaneye çağırıp tahlil yaptılar. Sonuç HAMİLESİN. . . Rahim bu defa tutmuştu. .18. 08. 1998 de bir kızım dünyaya geldiSONUÇBugün 6 yaşında. Adı Melissa . Koşuyor, oynuyor ,bağırıyor anne diye haykırıyor. Küçük bir bencil. Hep kendisi ile ilgilenilmesini istiyor. Babası ile beni konuşturmuyor,köpeğimizi kovalıyor. Abisini çok seviyor ve onu hiç rahat bırakmıyor.Bana hiç benzemiyor. Babası tarafına çekmiş ama gözleri aynı annem gibi bakıyor. Ders verir gibi.Okula gidinceye kadar Üstü başı boya içindeydi,elinde boya kalemleri bütün evi halıları , mobilyaları ve duvarları boyuyordu. Her şeyi çok çabuk öğreniyor ve bana sürekli itiraz ediyor. .İkimizde aslan burcuyuz ikimizde birbirimize hükmetmeye çalışıyoruz.Gökdil kolejinde Hazırlık sınıfında ve önümüzdeki yıl ilk okula başlayacak. Resmini ögretmenİ çok iyi buluyor ve mutlaka takip edilip özel eğitim almasını arkasını bırakmamız gerektiğini söylüyorlar.Sürekli elinde kağıt ve resim yapıyor.Sık sık geceleri evde odaları dolaşıp onları uyurken seyrediyorum. Kocama içimden ve dışımdan binlerce teşekkür ediyorum. O çok zor günleri benimle omuzladı. Maddi manevi çok ama çok zor günler geçirdik. Birlikte olmakla ne kadar isabetli bir seçim yaptığımızı minnetle anıyorum ve evlenmemizi söylediği,ısrarlı davrandığı için içimden hep teşekkür ediyorum. Dr. Zuhal Hanıma teşekkür ediyorum. Her zaman beni moral olarak yüksek tuttu. Beni yakından takip etti ve bir Doktordan ziyade arkadaşım,sırdaşım oldu. Artık kendimi sıcak ve huzur içinde hissediyorum. Artık bir yere ait olduğumu kökümün yeşerdiğini hissediyorum. Çok mutluyum. Ama Sanki esas görevim şimdi başlıyor.Kızımla oynarken bu kadar çok mücadeleden sonra bu kadar geç bebeğimin olmasının mutlaka bir nedeni olmalı,benim bir misyonumun, bir görevimin olması gerektiğini düşündüm. Bu hiç aklımdan çıkmıyor.Benim gibi olan milyonlarca kadın vardı ve benim onlara umutlarını yitirmemeleri için örnek olmam gerekiyordu. Yaptıklarımı anlatmalıydım. Onlara omuz vermeli ,yardımcı olmalıydım ve kızımın geleceğini de düşünmeliydim. Onun adının sonsuza kadar iyilikle hatırlanmasını istiyorum. Bir şeyler yapmam gerekiyor.Bu sayfanın ve kanalın doğuşu bu şekilde başladı. Üvey oğlum artık arkadaşım. Bu web sayfasını hazırlamamda o yardımcı oldu. Eğer başarılı olursam bu sayfa ve dayanışma kanalı sayesinde şimdi annesi babası olmayan kimsesiz çocuklar için çalışacağım. Bütün çocuksuz kadınların dostu ,yardımcısı, kimsesiz çocukların da annesi olmaya çalışacağım.AÇIKLAMA: (Amerikan Hastanesinin adının bulunduğu satırlardaki eklemeyi bu sayfalar yazıldıktan tam 6 yıl sonra yapıyorum. Simdiye Kadar Amerikan Hastanesinde görüştüğüm doktoru satırlara yazmamıştım yazmadıgım halde bu hastanenin reklamı yapılıyor diye bu mesleğin içindeki kişiler onu siddetle elestirdiler. Dr.Bülent Beyi ve beni karalamaya çalıştılar.Bir ara Bülent Beyi o kadar topa tuttular ki ne benimle bir araya gelmek istedi nede sitede hastanenin adının gözükmesini istedi. Oysa bunu ikimizin de hak etmediğine inanıyorum. Şunu unutmamak gerekir ki tarihi nasıl silemezsek Doç.Dr.Bülent Beyi, Embr.Başak Balaban'ı ve bütün ekibinin benim çocuk sahibi olmamdaki katkısını da silemeyiz. Daha önceki doktorlarıda başarısız addedemeyiz çünkü hepside çok iyi doktorlar hasta olarak hiç şikayetim olmadı ve özellikle bu satırlar okunduğu zaman diger hastanelerin başarısız addedilmemesi için yazmadım, hepsini de gerçekten çok seviyorum.Çünkü onlarda benimle birlikte uğraştılar ama kısmet burasıydı. Şansım burada güldü. Bu nedenle 24.02.2004 tarihiyle artık yayınlıyorum.Beni her şekilde bu sitedeki hastalara indirim çalışmaları nedeniyle zaten eleştiriyorlar .Bülent Urman'ın adı artık koyulmuştur.) mystical2007-11-05 16:11:31
Yeni evli bir çift vardı.Evliliklerinin daha ilk aylarında,bu işin hiç de hayal ettikleri gibiolmadığını anlayıvermişlerdi.Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,evlenmeden önce sık sık birbirleriniçok sevdiklerine dair ne kadar dadil dökmüşlerdi.Ama şimdilerde, küçük bir söz,ufak bir hadise aralarında orta çaplıbir kavganın çıkasına yetiyordu.Bir akşam oturup ilişkilerinigözden geçirmeye karar verdiler.Her ikisi de, boşanmayıistememekle beraber, işlerin böylegitmeyeceğinin farkındaydılar.Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi."Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğerbu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.Kurumaz da büyürse bunu bir dahaaklımızdan geçirmeyelim.Bu süre içinde deayrı ayrı odalarda kalalım."Bu ilginç fikirhanımının da hoşuna gitti.Ertesi gün gidipbir meyve fidanı aldılar vebirlikte bahçeye diktiler.Aradan bir ay geçti.Bir gece bahçede karşılatılar.Her ikisinin de elindeiçi su dolu birer bidon vardı.
TUZLU KAHVEKıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadardelikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...
“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.
“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”
Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlıkıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı. Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukkendeniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım. Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadıdilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar. Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”
Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadarözleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi... O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak. Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses, prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...
40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki, şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizimilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayıdefalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim. Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...
İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum. Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim, ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”
Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu.. Gözleri nemlendi kadının...Çok tatlı!.. dedi...
AFFET BABACIĞIM
Evlendiğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında; eşi, bütün bağları kopardı ve "Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak" diyerek rest çekti... Eşini kaybetmeyi göze alamazdı.
Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası, sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarlakarşılaşmıştı. Hâlâ onu ölürcesine seviyordu.
Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak,böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı.
Babasına lâzım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can, "Baba bende seninle gelmek istiyorum" diye ısrar edinceonu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik Can, sürekli babasına "Baba nereye gidiyoruz ?"diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan; nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu.
Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı en son dababasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi, adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdidenüşümeye başlamıştı.Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki, dünya başına göçüyor gibiydi. O, bu duygular içindeyken babası, yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti,içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu.Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi,yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terketti. Arabaya bindiler. Can yola çıktıklarında ağlamaya başladı, neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu.Can: "Baba, sen yaşlandığında ben de seni buraya mı getireceğim?" diye sorunca dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında "Beni affet baba." diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmışçocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu: "Baba beni affet! Sana bu muameleyi yaptığım için beni affet!" diye hatasını belli ediyordu...Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu..."Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın... Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum."
ALTIN RENKLİ BOŞ KUTU
...Bir süre önce bir arkadaşım,üç yaşındaki kızını, bir rulo altın renkli kaplama kağıdını ziyan ettiği için cezalandırmıştı. Durumları iyi değildi ve kızının, kâğıtlarıağacın altına koyacağı bir kutuyu süslemeye harcaması onu çok sinirlendirmişti.
Buna rağmen küçük kız, ertesi sabah hediyeyi babasına getirdi ve "Bu senin için babacığım." dedi. Arkadaşım, gösterdiği tepki için kendini suçlu hissettiama kutunun boş olduğunu görünce için için sinirlenmekten de kendini alamadı.
Kızına bağırdı: "Birine bir hediye verdiğin zaman içinin dolu olması gerektiğini bilmiyor musun?”.Küçük kız babasına yaşlı gözlerle baktı ve şöyle dedi: "Ama babacığım, kutu boş değil ki. Ben kutunun içine öpücüklerimi üflemiştim. Hepsi senin için babacığım."
Babanın içi paramparça olmuştu;kızını kucakladı ve onu affetmesi için yalvardı.
Arkadaşım, bu altın renkli kutuyu yatağının baş ucunda yıllarca sakladığını anlattı bana. Ne zaman cesaretini kaybetse, kutunun içinden hayali bir öpücük çıkarıyor ve onu oraya koyan çocuğunun sevgisini hatırlıyordu.
Gerçek anlamda bakmak gerekirse, hepimiz, arkadaşlarımız ve ailelerimiz tarafındanbize sunulan, karşılıksız sevgi ve öpücüklerle dolu altın renkli kutulara sahibiz.
Dünyada sahip olabileceğimiz daha değerli bir şey olamaz.
Hayata iyi bakın...
MARTILARR
Bundan yüzyillar önce deniz aşırı, çok güzel bir ülke varmış. Tabi her masalda oldugu gibi bu masalda da o ülkenin bir kralı vetabii ki bir de prensesi varmis. Prenses dünyalar güzeli bir kızmış.Kral ona bakılmasını yasaklamış, her gün dolaşmak için saray muhafızlarıile sarayın dışına çıkacağı ilan edildiginde halk eğilir ve gözlerini kapatır,ya da evlerine kaçışırmış. Onu görmenin bedeli ölümle cezalanmakmış.Günlerden bir gün yine prenses dolaşmak için çıktığında; fakir bir köylüdelikanlı herşeyi göze alarak başını kaldırmış ve prensesle göz gözegelmişler... O an fakir delikanlı prensese inanilmaz bir aşkla tutulmuş. Prensesin derin bakışlarının da boş olmadığını düşünmüş ve günlerceuyuyamamış. Fakir delikanlı ölümü bile göze almak pahasına, prensesibir kere daha görmek için uğraşmış durmuş. Bu arada güzel prenses deonu tutulmuş onun zarar görmemesi için günlerce kendini saraya kapatmış. Sonunda dayanamayan fakir delikanlı her şeyi göze alarak gizlice sarayınbahçe duvarına tırmanmış ve prenses ile bir kere daha göz göze gelmişler.Fakir delikanlı hemen duvardan atlamış ve prensesle konuşacağı andasaray muhafızlarına yakalanmış. Kralın karşısına çıkarılan delikanli ölümle cezalandırılacağını bildiğinden krala prensese duydugu aşkını anlatmış.Kral ölüm emrini vereceği anda prensesin yalvarışlarına dayanamayarak delikanlıya başka bir ceza vermeyi kabullenmiş.Hemen bir gemi hazırlattıran kral, gidilebilecek en uzaktaki adaya bir fener yaptırmış ve fakir delikanlıyı da o adada yanlız yaşamaya mahkum etmiş...Aradan bir kaç ay geçmesine rağmen prensesi unutamayan delikanlıprensese olan aşkını kağıtlara dökmüş ve martılara anlatmaya başlamış...Artık bütün martılar fakir delikanlının prensese olan aşkını anlamışve yazdığı mektupları prensese götürmeye başlamışlar... Zamanlaprensesin de yazmış olduğu mektupları fakir delikanlıya götüren martılararacılığı ile iki gencin arasındaki aşk iyice büyümüş. Ta ki... Bir sabahsarayın bahçesinde kahvaltı yaparken prensesin odasının penceresineağzında bir mektupla konan martıyı kralın görmesine dek. Tabiikorkulduğu gibi olmamış... Martıların bile aracı olduğu İki gencinarasındaki büyük aşkı anlayamadığı için kendisinden utanmış veağlayarak kızına sarılan kral, hemen bir gemi göndertip fakir delikanlıyı getirtip kendisi ile evlendireceğini söylemiş.Buna duyunca çok mutlu olan prenses hemen delikanlıya bir mektupyazmış ve olanları anlatmış. Bu arada mektubu götürmek için bekleyenmartıya da tüm martıların düğünlerine davetli olduğunu söylemiş. Buna çok sevinen martı mektubu bir an önce ıssız adaya götürmek içinyola çıkmış. Tam yolu yarılamışken yanından geçen bir kaç martıarkadaşına haber verip hepsinin düğüne davetli olduğunu söylemekiçin gagasını açtığında mektubu düşürmüş. Tüm martılar hep birliktemektubu aramaya başlamışlar. Fakat bir türlü bulamamışlar...Bu arada prensesten mektup alamayan aşık delikanlı, yazmış olduğumektupları göndermek için bir tek martı bile bulamamış... Birazilerisinde uçuyorlar fakat yanına gitmiyorlar ve mektubu ariyorlarmış...Prensesin kendisini artık unuttuğunu, istemediğini, martıların da onun içinyanına gelmediğini sanan delikanlı üzüntüsünden sonunda kendisinifenerden kayaların üzerine atarak intihar etmiş. Olanlardan habersiz kralıngemisi adaya vardığında fakir delikanlının soğuk bedeni ile karşılaşmışlar...İşte o gün bugündür, martılar o mektubu ararlar. Mektubu bulup,o inanılmaz sevgiyi geri getirebileceklerine, her şeyidüzelteceklerine, inanarak hep denizler üzerinde uçuşup dururlar.
biraz uzun gibi ama kesinlikle okurken farkına varmadan bitirmiş olacaksınız.... Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler. Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başrdılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında kaldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağman çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "Senin için ölürüm" derdi kadın, sımsıkı sarılıp adama ve adma "Hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "Bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak...." Kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "Mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" Mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten.... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabul etmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir ev gördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "Ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "Bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "Sen istersin de ben hiç hayır diyebilirmiyim?" diye yanıt verdi adam. "Amerika'daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçıyı... Kaç para olursa olsun, burası bizimdir artık...." Sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika'ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadar mutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattı ve çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "Canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..." Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "Senin için ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatının birlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "Artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "O, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "Sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın. Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın... Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkar etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunu alıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikayesinin böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika'ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin kalması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı. Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "Sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı. "Lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "Hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir saat önce öldü. Geçen yıl Amerika'daki kongre sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika'ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi..." Gözlerinden akan yaşları durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kağıt duruyordu kutuda. İlk kağıtta, "Lütfen bütün notları sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "Seni çok sevdim", "Seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "Senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "Fakat benim için ölmeni istemedim" "Şimdi bana söz vermeni istiyorum." "Benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kağıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kağıtta şunlar yazılıydı: "Sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...."
gülünhüznüyüm
19.09.2007, 01:36
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum, Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.Diyorlar Bana, kalsın şiirde sözde yerde, Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde.Anladım işi; San'at ALLAH'I aramakmış, Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.Zehirle pişmiş aşı yemeye kimler gelir? Dilsizce, yalnız ALLAH (C.C.) demeye kimler gelir?Seni aramam için beni uzağa attın, Alemi benim, beni Kendin için yarattın.Tel tel iplik iplikte dikseler ağzımı, Tek ses duysalar; ALLAH (C.C.) yoklayanlar nabzımı.Tutuşturanlar, lügat kitabını elime, Bilsin; ALLAH'TAN (C.C.) başka bilmiyorum kelime.Ellerime uzanan dudakları tepeyim, ALLAH (C.C.) diyen gel seni ayağından öpeyim.Ne var ki pazarlığa girişecek ecelle, Sermayem tek kelime ALLAH (C.C.) Azze ve Celle.Güzel ALLAH'IM (C.C.), Senden ne gelecekse gelsin, Sen ki Rahmetinle de Kahrınla da güzelsin.Neye yaklaşsam, sonu uzaklık ve kırgınlık, Anla ki yok ALLAH'TAN (C.C.) başkasıyla yakınlık.Kudret O'nun, gayrında ne mecal var ne tüvan, Alim ilmine yansın, pazusuna pehlivan.Rabbim, Rabbim, bu işin bildim neymiş türkçesi, Senin aşkın ateştir, ateşin bahçesi.Neye baksam aynı şey neyi görsem aynı şey, Olan Sensin, hey büyük hakikat Sultanı hey.Bu yük Senden ALLAH'IM (C.C.), çekeceğim naçarım, Senden Sana sığınır, Senden Sana kaçarım."ALLAH C.C. bir" demektense ecel teri dökerken, ölüversem, beklenmez bir anda "ALLAH C.C. bir" derken.Sana şah damarından daha da yakın ALLAH (C.C.), Günah mı dedin, Ondan uzağa düşmek günah.Göz kaptırdığım renkten, kulak verdiğim sesten, Affet Senden habersiz aldığım her nefesten.ALLAH (C.C.) dostunu gördüm bundan altı yıl evvel, Bir akşamdı ki, zaman donacak kadar güzel,Bana yakan gözlerle bir kerecik baktınız, Ruhuma, büyük temel çivisi çaktınız.Düşünüyorum O'ndan evvel zaman var mıydı?Hakikatler boşluğa bakan aynalar mıydı?O ALLAH'IN (C.C.) emriyle kâinat Efendisi (SAV), Varlığın tacı, varlık nurunun ta kendisi.Müjdecim, kurtarıcım, Efendim, Peygamberim, Sana uymayan ölçü hayat olsa teperim.Gözüm, aklım, fikrim var deme, hepsini öldür, Sana göl gibi gelen, O göl diyorsa göldür.Eklense de başıma dünyada kaç baş varsa, Başım onların hepsi için secdeye varsa.O yüz, her hattı tevhid kaleminden bir satır, O yüz ki göz değince ALLAH'I (C.C.) hatırlatır.Sual: Ey veli, insan nasıl olmalı söyle, Cevap: son anda nasıl olacaksa, hep öyle.Biri aşk, biri nefret, bizim kanadımız çift, Ateş saçmalı ki Nûr, erisin kapkara zift.Büyük Randevu, bilsem nerede saat kaçta, Tabutumun tahtası bilsem hangi ağaçta.Hasis sarraf, kendine bir başka kese diktir, Mezarda geçer akça, neyse onu biriktir.Dostlarım ev, eşyamdı, bir bir gitti diyorum, Artık boş odalarda ölümü bekliyorum.Bu dünyada renk, nakış, lezzet, ne varsa küsüm, Gözümde son marifet, Azrail'e (A.S.) tebessüm.ölüm ölene bayram, bayrama sevinmek var, Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var.O demde ki perdeler kalkar, perdeler iner, Azrail'e (A.S.) "hoş geldin" diyebilmekte hüner.öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun, ölümü de öldüren Rabb'e secdeler olsun.ölüm güzel şey, budur perde ardından haber, Hiç güzel olmasaydı, ölür müydü Peygamber (SAV) ?Necip Fazıl Kısakürek (üsdat)
__________________
BABA VE OĞUL HİKAYESİ
Adam yeni kamyonuna bakmak için evinden çiktiginda, üç yasindaki oglunun gayet mutlu bir biçimde elindeki çekiçle kamyonunun kaportasini mahvettigini görmüs. Hemen oglunun yanina kosmus ve çocugun eline çekiçle vurmaya başlamis. Biraz sakinlesince oglunu hemen hastaneye götürmüs. Doktor, çocugun kirilan kemiklerini kurtarmaya çalistiysa da elinden bir sey gelmemis ve çocugun iki elinin parmaklarini kesmek zorunda kalmis.Çocuk ameliyattan çikip gözlerini açtiginda,bandajli ellerini fark etmis ve gayet masum bir ifadeyle, "Babacigim,kamyonuna zarar verdigim için çok üzgünüm." demis ve sonra babasina su soruyu sormus:"Parmaklarim ne zaman yeniden çikacak?" Babasi eve dönmüs ve hayatına son vermis... Birisi masaya süt döktügünde ya da bir bebegin agladigini isittiginizde bu öyküyü hatirlayin. Çok sevdiğiniz birine karsi sabrinizi yitirdiginizi anladiginizda,önce biraz düsünün. Kamyonlar onarilabilir, ama kirilan kemikler ve incinen duygular hiçbir zaman onarilamaz; genellikle kisiyleperformansi arasindaki farki göremeyiz. Insan hata yapar. Hepimiz hata yapariz. Fakat öfkeyle ve düsünmeden yapilan seyler ,insani sonsuza kadar rahatsiz eder.Harekete geçmeden önce durun ve düsünün. Sabirli olun. Anlayis gösterin ve sevin.
BUNU NERDEN ALDIĞIMI HATIRLAMIYORUM AMA ÇOK HOŞUMA GİTMİŞTİ PAYLAŞMAK İSTEDİM...
Mona Lisa
19.09.2007, 05:52
Lale yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı. Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katıldı. Tırmanacakları yerevardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Lale azimliydi. Emniyet kemerini taktı, ipi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu... Orada asılı dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Lale'nin gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Lale artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Lale, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca... Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı."Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardım et." Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mı?" diye bağırdı. Lale'nin sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens diğer gruptaki tırmaışçıların dikkatini çekmişti. Eve döndüklerinde Lale lensini nasıl bulduklarını babasına anlattı. Bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazdı: "Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..""BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin...
1965 senesiydi. İşe gireli henüz iki hafta olmuştu. Bir genel müdürlükte, özel kalem müdürünün yardımcısıydım. Bayrama on gün kala, müdürüm hastalandı ve rapor aldı. Ertesi gün, genel müdür, beni odasına çağırdı.
“Buyrun efendim.”
“Tebrik kartları hazır mı evladım?”
“Hangi tebrik kartları efendim?”
“Eyvahlar olsun, Şükrü sana söylemedi mi? Bayram geldi, tebrik kartı göndermeli. Şimdiye çoktan postaya vermiş olmamız gerekirdi.”
“Hiç haberim olmadı efendim”
“Hemen, hemen hemen! Yarına istiyorum üçbin adet kartı sabaha kadar yaz ve postaya ver.”
“Emredersiniz efendim!” dedim ve odadan çıktım. Ancak üç bin adet bayram tebrik kartını tek tek nasıl yazacağım?
Genel müdür, kartların çini mürekkeple ve güzel bir yazıyla yazılmasını isterdi. Üç bin adet kartın iki bin tanesi makamca kendinden aşağıda olanlara şu şekilde yazacaktım:
“Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”
Kalan bin tanesi de, daha üst makamdakilere:
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.” şeklinde yazılacaktı.
Hiç vakit geçirmeden masamın başına geçip kolları sıvadım. Önümde davetiyelerden oluşan irili ufaklı pek çok dağ duruyordu. Ben mesaim bitiyor, az sonra çıkar evime giderim derken, sabaha kadar burada kalıp üçbin kartı yazmak zorunda kaldım. Sızlanmanın faydası yok, işe başladım:
“Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”
“Bayramını kutlar, gözlerinden öperim.”
5,10,20,50,100,750,875… Yazıyorum yazıyorum bitmiyor! Vakit gece yarısını geçti gitti bana öyle bir sıkıntı bastı ki, tarif edemem.
Yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum.. bitmiyor.
En nihayetinde alt makam kartları bitti. Ama ben de bittim. Şafak sökmek üzereydi. İşi biten kartları masamın üzerinden alıp başka bir yere koydum. Ama önümde hâlâ bin adetlik bir kart yığını durmaktaydı. “Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim”e başladım..
Durmadan yazıyordum. Göz kapaklarım öyle ağırlaşmıştı ki, gözlerimi açık tutmam her bir kartttan sonra daha da zor bir hale gelmişti. Resmen işkence çekiyordum.
125,279,400,689… yazdım yazdım yazdım. Bir vakit sonra, artık ben kaleme değil o bana hakim olmaya başladı. Ama hâlâ yazıyordum:
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”
“Sizin ve eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, sıhhatli ve başarılı günler niyaz ederim.”
“Niyaz ederim başarılı günler sizinle eşinizin bayramını kutlarken...”
“Kutlarken eşinizin bayramını saygıyla sıhhatli günler diler Niyazi ile beraber ederim...”
“Niyazi ile birlikte sizin ve eşinizin bayramını kutlarken ayrıca sıhhatle ederim...”
“Önce bayramınızı eder, sonra eşinizle Niyazi'ye başarılı günler dilerim...”
“Sizin de eşinizin de Niyazi’nin de bayramını saygıyla eder, sıhhat dilerim..”
“Sıhhatli eşinizin bayramını saygıyla kutlarken, Niyazi'ye başarılar diler aynı zamanda ederim...”
“Bayramınıza etmeden önce eşinizi saygıyla kutlar Niyazi'nin gözlerinden öperim...”
“Sizin de, eşinizin de, Niyazi’nin de, bayramını da, tatilini de, gelmişini de, geçmişini de.. saygıyla ederim...”
Sabah tam mesai saatinde, gözlerim kan çanağı bir halde kartları yetiştirdim.. Genel müdür bir-ikisine şöyle bir baktı:
“Aferin” dedi. “Bitirmen iyi olmuş. Hemen postalayın!”
Hemen postaladık.
Üç gün sonra da önce bizim genel müdürü, ardından bendenizi postaladılar!..
'OA -->
gülünhüznüyüm
21.09.2007, 05:59
Alt tarafı bir fincan kahve deme,hayat bu, her anıyla güzel ve anlamlı. Her kahve aynı tadı taşımaz... Nerede içiyorsan, kiminle içiyorsan onagore degişir...***
Sahilde oturduğun rüzgarlı bir sonbahar günü, en sevdiğin dostunağlarken içtigin kahvenin tadı kederlidir... Kahve telvesine yüreginin acısıkarışır. ***
Bir pazar öğle sonrası annenin "hadi bir kahve yap da içelim" dediğikahve huzurludur... Köpükler annenin göz bebeklerine yansır... Dudağının kıyısında kalan küçük bir gülümsemedir... ***
Bir gece vakti zil zurna sarhoş birinin içtiği kahve düşülen kuyudançıkma cabasıdır... Koyu kıvamlı kahverengi bir ipe tutunur çıkarsın ...çıktığın an uyuyakalırsın... ferahlıktır!!! ***
Dostlarla içilen kahve neşedir... Kahkahalar köpüklerin üzerindeyüzer...***
Tek başına gece vakti balkonda içtiğin kahve yalnızlıktır...Acıdırtadı... Ama garip de bir keyfi, lezzeti vardır...***
Baban için yaptığın kahve sevgi doludur... çay bardağında, azşekerli... Kahve gibi görünmez sana... Ama sıcaktır dumanı tüter ve kokusu büyülüdür... ***
Beklemediğin bir anda sana uzatılan kahve baskadır... Isıtırinsanın...içini...***
Yorgun olduğunda içtigin kahve hafifletir seni... Kendine getirir,unutturur günün ağırlığını...***
Kahve aynı kahvedir belki... köpüğüyle, rengiyle, dumanıyla aynıkahvedir ama icilen kahveler ruhunun süzgecinden geçer ve tadlaridegişir...Her kahve aynı değildir bu yüzden... ***
Sizin kahveniz nasıl olsun ???
gülünhüznüyüm
22.09.2007, 01:17
çiceklerin diliAÇELYA: Nefse hakimiyet.AÇELYA (Hint): "Gerçek şu ki, herşey bitti!" ADAÇAYI: Eşler arasında "Biz iyi bir aileyiz" mesajıdır. AKASYA: <Pembe veya Kırmızı>Güzellik, zerafet ve incelik; "Seni beğeniyorum." AKASYA: (Beyaz) Dostluk; "Bizimki temiz bir sevgi, belki biraz arkadaşça..." AKASYA (Sarı): Platonik aşk, isimsiz aşık... ANANAS: "Sen kusursuz birisin!" ARDIÇ: "Seni koruyacağım!" BADEM: "Aşkımızın sürmesini ümit ediyorum." BİBERİYE: Anma ÇAN ÇİÇEĞİ: "Aşkımıza sadakatle bağlıyım!" ÇİNGÜLÜ: "Zarif ve çok güzelsin!" ÇUHA ÇİÇEĞİ: "Çok güzelsin." DEFNE: Terfi eden kişilere gönderilir; "şan, ün, görkem" anlamı taşır. EĞRELTİOTU: Samimiyet. ELMA: "İtiraf etmem gerekirse, seni görünce şeytana uyasım geliyor; ya senin?"ERİK: "Sözüme sadık kalacağım." FESLEĞEN: İyi dilekte bulunmak için. FINDIK: "Barışmak istiyorum!" FULYA: "Sevgilim, geri dön!" GARDENYA: "Beni unutma; gerçek aşkımsın..." GELİN EL ÇİÇEĞİ: "Mutlu olabiliriz." GÜL: Sevgiyi ifade eder. GÜL (Pembe): "Arkadaşımsın." GÜL (Kırmızı): "Seni seviyorum; ihtirasla bağlıyım sana!" GÜL: (Kırmızı ve Beyaz) Birliktelik isteği. GÜL GONCASI:<Kırmızı> "Genç ve güzelsin." HANIMELİ: "Sana olan bağlılığım sonsuza kadar sürecek." HERCAİ MENEKŞE: "Beynimi işgal ediyorsun; ama ben bu durumdan şikayetçi değilim..." IHLAMUR: Evli çiftler için "Seni seviyorum" anlamı taşır.İSPANYOL YASEMİNİ : "Bence, sen çok seksi ve şehvetlisin!" KAKTÜS: İçtenlik; "Aşkımız için zorluklara katlanmalıyız!" KAMELYA: "Kusursuz bir aşıksın!" KARANFİL: Kişinin kendine olan öz saygısını ve güzelliği ifade eder. KARAÇALI: "Dostluğumuz uzun ömürlü olsun!" KARANFİL: (Koyu Kırmızı) "Kalbimi kırdın!" KARANFİL: (Pembe) "Seni unutmayacağım..." KARANFİL: (Kırçıllı) "Üzgünüm, ama bitmek zorunda..." KARANFİL: (Sarı) "Beni hayal kırıklığına uğrattın!" KREZENTEM: (Beyaz) "Bana gerçeği söyle!" LALE: Aşkı ifade eder. LALE (Kırmızı): "Aşkımı itiraf etmek istiyorum!" LALE (Alacalı): "Gözlerin çok güzel." LALE (Sarı): Umutsuz aşkı ifade eder. LEYLAK (Mor): "Sana ilk görüşte aşık oldum!" LEYLAK: (Beyaz) "Hoş ve namuslu birisin." MENEKŞE: Alçakgönüllüğü ifade eder. MENEKŞE: (Mavi) "Sana sadık kalacağım." MENEKŞE: (Mor) "Düşüncelerimi zaptettin!" MELEKOTU: "İlham kaynağımsın." MERSİNAĞACI: "Çok mutluyum, çünkü seni seviyorum!" MİMOZA: "Fazla alıngansın!" NANE: "Sana karşı içimde sıcak hisler besliyorum." NERGİS: "Saygılarımla..." ORKİDE: "Aşkım, sen çok güzelsin, sen çok özelsin!" ÖKSEKOTU: "Sorunların üstesinden geleceğim." PAPATYA: Temiz bir kalbin simgesi. PAPATYA (Bahçe): "Fikirlerini paylaşıyorum." PELESENK: Sabırsızlık; "Aşkım, daha fazla bekletme!" PETUNYA: "Umudunu yitirme!" PORTAKAL: Karşılıklı aşk; "Ben de seni seviyorum." REZENE: Övgüye değer. SARDUNYA: "İçin rahat olsun, her zaman yanındayım!" SARMAŞIK: "Aşkıma sadığım!" SEDİR YAPRAĞI: "Senin için yaşıyorum." SÜSEN ÇİÇEĞİ: "Sana bir haberim var!" SÜSEN ÇİÇEĞİ: (Sarı) İhtiraslı bir aşk. ŞEFTALİ: "Seninim!" YASEMİN: "Güzel ve çekicisin." YENİBAHAR: "Acını paylaşıyorum."ZAMBAK (Sarı): "Seni neşeli ve nazik (çekici) buluyorum!"ZEYTİN: "Barışalım!" mystical2007-11-01 19:13:46
gülünhüznüyüm
22.09.2007, 01:23
Ocak - 10 Ocak tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Sarı gentiyan. Sıcak yazı simgeleyen gizemli bir çiçektir. Dağ çayırlarında yetişir. Karaktere gizem katmaktadır. İçe kapanıklık ve suskunluğun nedeni basit bir çekingenlik de olabilir. Bu simgede doğan insan inatla amaçlarına ulaşır. Soğuk havalarda sağlığına dikkat etmelidir. 11 Ocak - 20 Ocak tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Deve dikeni. O hiç kimsenin dikkatini çekmez. Bu nedenle o sürekli kendi kendiyle uğraşır. Bu karakteri deve dikeninin gerçek kişiliğinin saklanmasına neden olur ve insanlar onun bir önemli özelliğini iyi kalpliliğini fark etmezler. O iyi bir dosttur ve ailesine düşkündür. Çok çalışkandır. Verilen bütün işleri yerine getirir. Ama çok çalışmak bir yana sağlığına dikkat edip, dinlenmesini de bilmelidir. Bu insanlarda hipertansiyon görülebilir. 21 Ocak - 31 Ocak tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ölmez çiçek. Bu insan ciddi birisidir. Modayı yakından takip eder. Çekiciliği ile etrafındakileri kıskandırabilir. Enerji dolu olduğu için zorluklarla başa çıkabilir ve kötü niyetli insanlarla savaşıp onları yenebilir. 1 Şubat - 10 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ökse otu. Bu işaretin bayanı aşırı meraklı ve hafif hareketleri ile dikkat çeker. İnsanları baştan çıkarmak onlar için en basit iştir. Bu işaret altında doğan erkekler spor, vücut geliştirme, karate, tenisle uğraşarak popülariteye ulaşırlar. Ayrıca, bu insanlar sporla uğraştıkları için sağlıklı olur ve kolay hastalanmazlar. 11 Şubat - 19 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Güzelavratotu. Bu işarette doğan kadınlar gerçek güzeldirler. Aynı zamanda ciddiyetlerini korurlar. Onlara yaklaşmak kolay bir iş sayılmaz. Erkekler yakışıklı olmasalar da usanmadan çalışırlar. Bu şekilde amaçlarına ulaşmasını da iyi bilirler. 20 Şubat - 28 Şubat tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Küstümotu (mimoza). Bu insanlar hassasiyetleri ile diğerlerinden seçilirler. Mimoza insanı yaptığı iş değerini bulamazsa gerçekten acı çeker. Bu insan ona verilen işi neyin pahasına olursa olsun yerine getirir. Bu yolda gerekirse kendi sağlığını feda eder. Ama sonuç olarak da bir değerlendirme, bir aferin duyma ihtiyacı hisseder. Kalp krizi ve ülser kaçınılmaz hastalıklardandır. 1 Mart - 10 Mart tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Haşhaş. Onun güzelliği herkesi büyüler. Bu insanın ağına yakalanmak kolay, ordan çıkmak oldukça zordur. Onun yolu çok engebelidir. Haşhaş insanı kendi güçlerine inanmalıdır, ancak bu şekilde başarılı olur. Et yemeklerinden uzak durması tavsiye edilir. Sebzeler onun için vitamin kaynağı ve iyi moral deposudur 11 Mart - 20 Mart tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Zambak. Zarif bir insandır. Zambak bir ay çiçeği olduğu için, sırları ancak yarım ay olduğu zaman ortaya çıkar. Her şeye rağmen Zambak nasıl mutlu olacağını iyi bilir. 21 Mart - 31 Mart tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Yüksükotu. Bu işaretin sarı ve solgun çiçeklerine rağmen, bu işareti taşıyan insanlar kararlı bir kişiliğe sahiptirler. Kafaları bir makine kadar hızlı ve dakik çalışır. Yaşamın en zor dönemlerinde bile hızlı bir çözüm bulmak onlar için zor değildir. Hiçbir zaman kendilerini kaybetmezler. Bir az sinirlidirler. Baş ağrıları çekebilirler. 1 Nisan - 10 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Manolya. Dürüsttür, her zaman birinci olma isteği en belirgin özelliğidir. Sosyal ilişkilerinde başarılı sayılmaz. Çünkü insanların tavsiye ve önerilerine asla kulak asmaz. 11 Nisan - 20 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ortanca. O iyi kalplidir, cömerttir. Bazen fazla iyi davranır, elinde ne varsa hepsini çevresindekilere vermeye çalışır. Bu huyu bazen yakınları tarafından iyi karşılanmaz. 21 Nisan - 30 Nisan tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Dahlia. O azamici bir kişilik taşımaktadır ve bu huyu amaçlarına ulaşmakta onu engelleyebilir. Dahlia insanı başkalarından çok kendine ve kendi gücüne güvenmelidir. Bu durum sadece iş için değil, özel hayatında da geçerli olabilir. 1 Mayıs - 10 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: İnci çiçeği. Cömert ve iyi kalplidir. Menfaatçi insanlar tarafından acımasızca kullanılmaya yatkındır. İnci çiçeği kadınına iyi bir koruyucu gerekebilir. İş konusunda bu insanlar fazla sorunlar yaşamamaktadırlar. Ani değişiklikler sinirlerini olumsuz etkileyebilir. 11 Mayıs - 21 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Semiz otu. Kolay güvenemeyen, tehlikelerden sakınan, her zaman darbe bekleyen, hatta sevdiği insana karşı bile dikkatli ve tedbirli olan bir insandır. 22 Mayıs - 31 Mayıs tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Papatya. Bu gelenekseldir: seviyor-sevmiyor. İnsanlar tarafından zor anlaşılsa da onları kendine çekmeyi başarmıştır. Güzel bir dış görünüşe sahip olmalarına rağmen bu insanlar, yaşamlarını rekabet uğruna masa başında geçirmeye hazırdırlar. İş tutkularının nedeni spora olan merakları da olabilir. 1 Haziran - 11 Haziran tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Çançiçeği. Sabit karakterlidir. Her hangi bir değişiklik onu korkutabilir, üzebilir. İyi bir aile ve iyi bir iş sahibi olursa bu kişiliği yüzünden fazla zarar görmez. En sevdiği ulaşım aracı, örneğin iş gezileri için tercih edebileceği araç trendir. Uçak mı? Asla! 12 Haziran - 21 Haziran tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Krizantem. Sakin ve sessizdir, evde oturmayı sever, tedbirlidir, gözlemcidir. Olaylarda dedikoduculuk rolünü üstlenmeye bayılır. Amaçlarına ulaşır. 22 Haziran - 1 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Lale. Lale erkeği şüphesiz Don Juan'dır. Hiçbir şeyi umursamaz. Lale kadını enerjiktir. Kendine güveni sonsuzdur. Bu kadınların eşleri mutsuz olurlar. 2 Temmuz - 12 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Nilüfer. Su, hava ve toprak - üçü bir arada. Çok değişken bir kişiliğe sahiptir. Yaşam onun için kolaydır. Zorlukların üstesinden gelir. Sıkıntılarından çabuk kurtulabilir. 13 Temmuz - 23 Temmuz tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Menekşe. Herkesin gözleri onun üzerindedir. Genelde gölgede saklanır. Ama gerekirse güneşe çıkar ve ihtiyacı olan şeyi elde eder. Hafife alınmamalıdır! 24 Temmuz - 2 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Yaban gülü. Dikenlidir. Çıplak elle tutulamaz. Tabii bu dikenler onun iyi korunmasını sağlar. Kendini iyi savunur ve koşullara ayak uydurmasını bilir. 3 Ağustos - 12 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Ay çiçeği. Kendi yerini güneşin altında bulmuştur. Başarılar onun gözlerini kapatamaz. 13 Ağustos - 23 Ağustos tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Gül. Çiçeklerin kralıdır. Başka insanlar her zaman gül insanını kıskanırlar. Onun aleyhine entrikalar düzenlenir, onu yerinden koparmak için planlar yapılır, komplolar kurulur. Gül hatalı değildir. Ama bütün zamanlarda kendi erişilmezliğini korumak güçtür. Sağlığına dikkat etmeli ve fazla yorulmamalıdır. 24 Ağustos - 2 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Hezaren (delphinium). Kendine sert davranır, yabancılara ise tolerans tanır. Çok zeki olduğu söylenemez. Bu nedenle zorluklarla karşılaşabilir. Kendine uzatılan yardım elini kabul etmelidir. 3 Eylül - 11 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Karanfil. Karanfil insanı çok sabit fikirlidir. Çevresindekiler bundan rahatsızlık duyabilirler. Ama o yenilmezdir, her zaman doğru yolu seçer ve inatla yolunda durmaya devam eder. 12 Eylül - 22 Eylül tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Saray patı (aster). Saray patı sonbaharın hüzün ve kederini kapatmaya çalışır. Saray patı insanı etrafına neşe saçar. Maalesef bazen insanları neşelendirmekle gecikir. Bu insanlar iyi yönetici olabilirler. 23 Eylül - 3 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Funda. Bu insanlar zarafetleri ile dikkat çekerler. Onlar işlerinde uzmandırlar. Kendi altın ellerinin değerini bilirler. Funda iyi bir dosttur. Arkadaşını kötü günde yalnız bırakmaz. 4 Ekim - 13 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Kamelya (Japon gülü). Hoş bir dış görünüşe sahiptir. Sakin ama korkusuzdur. Hareketlerinde çocuksuluk sezinlenir. Sanata yatkınlıkları vardır. 14 Ekim - 23 Ekim tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Leylak. Leylak şafağın, tazeliğin, gençliğin simgesidir. Çalışkan bir insan olan Leylak başkalarına da yardım etmekten zevk alır. Kıskanç iş arkadaşların dikkate almamalıdır. 24 Ekim - 2 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Freesia. Korkusuz, inatçı kişilikleri bazen zarar verebilir. Bu işaretin insanları çok sevimli ve sempatik olurlar. Bu sayede işlerinde de ilerleme gösterirler. Bir az diplomatik davranmalıdırlar. 3 Kasım - 12 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Orkide. Orkide insanı gizemli ve anlaşılmaz kişiliği ile dikkat çeker. Şüphecidirler. Çevrelerindeki insanlara karşı dikkatli yaklaşırlar. Sabırla, çalışarak istediklerini adım adım elde ederler. 13 Kasım - 22 Kasım tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Peony. Peony insanı sağlığı için endişelenmeyebilir. Her koşula dayanıklıdır. Tabii işinde çok çalıştığı zamanlarda ara vermeli, dinlenmelidir. Bir az daha tutumlu olmalıdır. Ve planlarında savurgan davranmamayı öğrenmelidir. 23 Kasım - 2 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Glayöl (Gladiolus). Glayöl insanı özel yetenekleri ile diğerlerinden farklı olmasa da, çok çalışkan ve başarılıdır. İyi yönetilirse çok şey elde edebilir. Ancak kendini övmekten hoşlanır. 3 Aralık - 12 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Keklik otu. Sıcağın sembolüdür. Tazeliği ve rüzgarı sever. Dikkat merkezinde olmaya bayılır. Maymun iştahlılığı ile bazen sınırları geçebilir. İşte bir eleştiri alırsa hemen savunmaya geçer ve sıyrılmayı başarır. 13 Aralık - 22 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Lotus. Temizlik sembolüdür. Asya insanları için çok şey ifade eder. Buralarda sadece egzotik açıdan değerlendirilir. Lotus insanı zevklidir, amaçlarına kolay ulaşır. İnsanlarla ilişkilerinde daha esnek davranmalıdır. 23 Aralık - 31 Aralık tarihlerinde doğanlar: Çiçeğiniz: Akça. Bu işaret altında doğan insanlar iyi arkadaş, dost olurlar. Güvenilirdirler. Sakin ve öfkelenmeyen kişilikleri var. Onları kızdırmak zordur..
esraerman
24.09.2007, 11:17
Kahve falı, el falı duymuşsunuzdur. Ancak diğer fallar dudak uçuklatan cinsten...Cinsel Organ Falları: Dalga geçmiyoruz, ciddiyiz, bunlar geçmişte değil, günümüzde de var. Hindistan´ın bazı bölgelerinde, Güneydoğu Asya´da ve hatta Japonya´da hala uygulanmakta. Kadının vaginasına, erkeğin ise penisine ve herkesin de anüslerine bakılarak yorum yapılıyor. Geçmişte bu işi cinselliğe tövbeli Budist rahipler yaparmış, şimdi ise rahipliğe tövbeli Budistler yapıyorlar. Pasta Falı: Çin yemeklerinde raslandığı gibidir, küçük kağıt parçalarının içine kehanetler yazılır, bir kekin veya pastanın içine konur, kimin payında çıkarsa onun falı olduğuna inanılır. Benzeri bir şekilde ise, pastanın içine madeni bir para veya bir yüzük konur, kime çıktıysa saptanan bir ödül ona verilir. İkinci metodda dişlere dikkat edilmeli, bir dişinizden olabilirsiniz. Maden Falı: Bu yöntemi eski Dodona Kahinleri kullanırdı. Bir kasenin içine çeşitli bakır ve pirinç parçaları konur ve karıştırılır sonra renklerin tonuna ve parçaların dağılımına göre kehanet yapılırdı. Soğan Falı: Bu fal sabır ister, zira uzun bir bekleme dönemi var. Kişilerin isimleri veya simgeleri çeşitli soğanların üzerine yazılır, soğanlar törenle dikilirler ve bu arada herbirinin kime ait olduğu belirlenir. Zamanla soğanlar filiz verirler, ilk filiz veren soğan kime aitse onun beklentileri gerçekleşecektir. Eromansi: Doğu kökenli bu fal türünde, kahin başına bir eşarp örter ve su dolu bir kabın veya vazonun yüzeyine doğru mırıldanmaya başlar, suyun yüzeyinde oluşacak olan dalgaları yorumlar. Kurşun Dökme: Toplumumuzda nazara karşı kullanılan kurşun dökme olayının aynısı burada da yapılır, kızgın olarak soğuk suya atılan kurşun parçacıklarının aldığı şekiller yorumlanır. Kızgın madenin suya temas ettiğinde duyulan ses de, kehanet için önemlidir. Tırnak Falı: Parlak güneşin altında kişinin tırnağına bakılır ve orada imajinatif görüntüler görülerek, kişinin geleceği yorumlanır. Gül Falı: Gül yaprakları alınır ve avuç içine konarak eller hızla çarpılır, yaprakların ezilmesi sonucunda ortaya çıkan şekillerden yorum yapılır. Bu eğlenceli yöntem, Eski Yunan´da çok revaçtaydı. Kemik Falı: Özellikle koyun kemiği olmak üzere bir hayvanın omuz kemiği çıkarılır ve üzerindeki şekiller yorumlanır. Eski Orta Asya Türkleri´nde Şamanların yani kutsal kişilerin uyguladığı geçerli bir yöntemdi. Defne Yaprağı Falı: Bu da Eski Yunan´dan kalma bir yöntem, önce çeşitli sorular sorulur, cevaplar evet veya hayır diye kabul edilir. Bunun için ateşe defne yaprakları atılır, her atılan yaprağın ateşte çıkardığı çıtırtı dinlenir, yüksek sesle çıtlarsa iyidir veya evettir, zayıfsa kötü ve hayırdır. Defne falının Tanrı Apollo´dan geldiğine inanılırdı, günümüzde özellikle batıda kullanılıyor ve Paganlarca Apollon yaşatılıyor. Ayakkabı Falı: Bu da nesi demeyin, gerçekten yapılmış. Ayakkabı falı için önce eski ayakkabılarınız gerekiyor, eskimiş derinin yüzeyinde oluşan kırışık ve çizgilerden geleceğe yönelik anlamlar çıkarılıyor.Göbek Falı: Bilindiği gibi, bizde üfürükçüler göbeğe yazı yazarlar, Hindularda da göbeğin şekline bakılarak gelecek hakkında tahminde bulunulur. Burada fırlak göbeği olanlar şanslı, oysa kadınlar göbeklerinin çıkık olmamasına özen gösteriyorlar. Meme Falı: Göbek falında olduğu gibi, meme uçlarının şekline ve çevrelerindeki halkalara bakılarak kehanette bulunulur. Eğer meme ucu içerdeyse, uyarılarak dışarıya çıkması sağlanır. Yani akıllara zarar bu işler...
yasemen05
26.09.2007, 04:08
Eğer birgün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse yalnızca bir kaç günlüğüne.Aniden çalsa kapınızı merak ediyorum.Neler yapacağınızı.Biliyorum böylesine şerefli bir konuğa açacağınızı en güzel odanızı O'na sunacağınız tüm yemekleri en iyisi olacağını ....
Ve inandırmaya çalışacağınızı O'nu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı.Gerçekten de evinizde O'na hizmet etmekten alacağımız hazzı.
Fakat söyleyin bana Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde
O'nu kapınızda mı karşılayacak mısınız?Yoksa onu içeri almadan önce ,
Aceleyle bazı dergileri, gazeteleri çabucak saklayıp ;yerine Kuarn-ı Kerimimi koyacaksınız?Peki hala Amerkan filimlerini seyredecek misiniz, televizyonda ?
Ya da kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle O size kızmadan önce?
Kimbilir belkide ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını dilerdiniz.Hatırlayabildiğiniz en son çirkin kelimenin ....
Peki ya;
Dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunu yerine ortalığa kitaplığınızın raflarında tozlanmış hadis kitapları mı çıkaracaksınız?
Yoksa telaşla "ne yapayım" diyerek, sağa sola mı koşturacaksınız ?
Merak ediyorum
Eğer Peygamber Efendimiz,
Birkaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa yapmaya devam edecek misiniz.Her zaman yaptığınız şeyleri?Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?Her yemekten sonra sofra duası etmeyi yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmandan
Oflayıp puflamadan her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için, sıcacık yataktan erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldayacak mısınız?
Her zaman söylediğiniz şarkıları
Ve okuyacak mısınız her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki izin verecek misiniz ?
Aklınızın ve ruhunuzun beslediği şeylere?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?Şöyle diyelim ya da,
Gideceğiniz her yere götürebilece kmisiniz Peygamberi de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyarmısınız en yakın arkadaşlarınızı O'nunla?
Yoksa hiç karşılaştırmamasını mı umardınız Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle ?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle O'nun kalmasını ister misiniz sizinle sonsuza dek, hep birlikte?
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız.Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi*
Bilmek ve düşünmek eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretimize gelse yapacağımız şeyleri?
Akrep
Hintli bir adam suda bata çyka ilerlemeye calysan bir akrep gorur.Onu kurtarmaya karar verir ve parmagini uzatir ama akrep onu sokar.Hintli tekrar akrebi sudan kurtarmaya calisir ama akrep onu tekrar sokar.
Yakinlardaki baska birisi ona, onu surekli sokmaya calisan akrebi kurtarmaya calismaktan vazgecmesini soyler. Ama Hintli adam soyle der:
"Sokmak akrebin dogasinda vardir. Benim dogamda ise sevmek var. Neden sokmak akrebin dogasinda var diye kendi dogamda olan sevmekten vazgeceyim?"
Sevmekten vazgecmeyin.
Iyiliginizden vazgecmeyin.Etrafinizdaki insanlar sizi soksalar da...
Yılın Telesekreter MesajıKonumuz California'daki Pacific Palisades adlı okul.. Burada okuyançocukların velileri, bütün okulu ve öğretmenleri dava ediyor, çünkü bütündönem boyunca 15 ile 30 gün arasında devamsızlık yaptıkları haldeçocuklarının derslerden kalmalarını kabul etmiyorlar.. Velilerin neredeysetehdide varan itirazlarıyla baş edemeyen okul yönetimi, en sonundatelesekreter mesajını aşağıdaki şekilde değiştiriyor, ve 'YILIN TELESEKRETERMESAJI' ödülünü kazanıyor.'Merhaba! Pacific Palisades'e hoşgeldiniz. Bu bir otomatik mesajdır.Lütfen seçenekleri tek tek dinleyerek istediğiniz departmanla ilgili tuşabasınız.'** Çocuğunuzun neden devamsızlık yaptığı konusunda yalan söylemek için 1'e** Çocuğunuzun neden ödevlerini yapmadığı konusunda yalan söylemek için 2'ye** Bizim hangi konularda işe yaramadığımızı belirtmek için 3'e** Evinize gönderilen ve alıcı imzanız üzerinde olduğu halde almadığınızıiddia ettiğiniz uyarı mektupları için 4'e** Müdür ve diğer yetkililere küfür etmek için 5'e** Çocuğunuzu her sabah en az 10 dakika bekleyen okul otobüsü hakkındakişikayetleriniz için 6'ya** Süper kabiliyetli mükemmel çocuğunuzun beceriksiz öğretmeninden yakınmakiçin 7'ye** Bıraksanız bütün okulu yiyecek çocuğunuzun yetersiz bulduğu okulmenüsünden şikayet etmek için 8'e basınız** Çocuğunuzun gerçek bir dünyada yasadığının farkındaysanız ve sorumlulukalmayı öğrenmesini istiyorsanız, bunun için de ona verilen ödevlerizamanında ve tam olarak yapmasının çok önemli olduğuna inanıyorsanız, ayrıcaeğitimin ilk önce ailede başladığının bilincindeyseniz, artık telefonukapatabilirsiniz.. iyi günler dileğiyle.
gülünhüznüyüm
29.09.2007, 14:25
Duasız üşür yürekler Sana bir dua eden olsun Sen birine dua et! Duasız üşür yürekler... Biliyor musun?.. Başkasına dua ettiginde, aslında sen kendine dua ediyorsun! Ne kadar çok kimse için dua edersen, o kadar çok KAZANIYOR YA DA KAYBEDIYORSUN! çünkü melekler, Duan, rahmet ve hayr ise: " Bir misli de sana olsun, amin", Duan zulmet ve ser ise: " Bir misli de sana olsun, amin" derler... Dua, içimizle muhasebe olunacagımız bir SIR dır.. Bir ayine gibidir tıpkı, içimizi yansitir bize.. Rabb'e sunulan bir arzuhaldir dua, geri döner bize o kapılardan yüregimizce.. Hep hayra dua edenlerin, maddeten ve manen hayirlara ermesi, serre dua edenlerinse, rahmetten mahrum kalması bundandır işte.. Duasız üşür yürekler bil!.. Sana bir dua eden olsun Sen birine dua et! Bilmezsin hangi kırık gönlün duasıdır karanlıklarını aydınlatan, sana ummadık kapılar açan.. Bilmezsin kimin için ettigin duadir, seni böyle ayakta tutan... Hiç üsümesin yüreklerimiz için, Dualarda bulusalım.. Daim dualasalım.. Allahın o guzel selamı hepimizin uzerine olsun... "Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar." (Bakara Suresi, 186) evet duasız üşür yürekler ;yüreklerimizin üşümemesi DUASIYLA
gülünhüznüyüm
29.09.2007, 14:32
Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da gider Bir nehir gibi susarım yüzünün deltasında Yanlış adresteydik, kimsesizdik belki Sarışın bir şaşkınlık olurdu bütün ışıklar Biz mi yanlızdık, durmadan yağmur yağardı Üşür müydük nar çiçekleri ürpeririken Gidersen kim sular fesleğenleri Kuşlar nereye sığınır akşam olunca Sessizliği dinliyorum şimdi ve soluğunu Sustuğun yerde birşeyler kırılıyor Bekleyiş diyorum caddelere, dalıp gidiyorsun Adını yazıyorum bütün otobüs duraklarına Öpüştüğümüz her yer adınla anılıyor Bir de seni ekliyorum susuşlarıma Selamsız saygısız yürüyelim sokakları Belki bizimle ışıklanır bütün varoşlar Geriye mapushaneler kalır, paslı soğuklar Adını bilmediğimiz doslar kalır yalnız Yüreğimize alırız onları, ısıtırız Gardiyan olamayız kendi ömrümüze her akşam Gidersen kar yağar avuçlarıma Bir ceylan sessizliği olur burada aşklar Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında Durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler Ve ölü kuşlar satılıyor bütün çiçekçilerde Menekşeler nergisler yerine kuş ölüleri Bir su sesi bir fesleğen kokusu şimdi uzak Yangınları anımsatıyor genç ölülere artık Bulvar kahvelerinde arabesk bir duman Sis ve intihar çöküyor bütün birahanelere Bu kentin künyesi bellidir artık ve susuşun İsyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın Devriyeler basıyor karartılmış evleri yine Gidersen yıkılır bu kent kuşlar da ölür Bir tufan olurum sustuğun her yerde
gülünhüznüyüm
29.09.2007, 14:33
Durup durup seninle karşılaşıyorum her yerde
Karşıma çıkıyorsun her köşebaşında sen
Kimi gün parklarda, kimi gün sokaklarda, caddelerde
Gözgöze geliyoruz, saatlerce bir şey söylemeden.
Hiç değişmemiş diyorum içimden, ne güzel
İşte yine o! Yine mahzun, yine dalgın, yine ürkek
Hadi gel diyor dudaklarım Özledim, hadi gel
Biliyorum oysa; uzatsam ellerimi, gidecek.Bu bir aldanış mı? Yoksa var oluş mu yenidenSöyle bir son mu? Bir başlangıç mı? Bir dönüş mü?Ne oldu o güzelim zamanlara ansızın uçup giden?Hadi uyandır beni, söyle; gördüğüm zamansız bir düş müHadi git, uzaklaş, yokluğuna inandır beni gerçektenYoruldum, her bulduğum yerde seni kaybetmekten
mystical2007-09-30 03:56:01
gülünhüznüyüm
29.09.2007, 14:35
kadınlar için neler demişler?Kadın her şeyi affeder fakat asla unutmaz. CONFICIUS _____________________ Erkeklere sevgilerini söyleyen kadınlar en az seven kadınlardır. SHAKESPEARE _____________________ Kadını güzel yapan Allah, sevimli yapan şeytandır. VICTOR HUGO - Kadınlar, kendilerini sevenler için değil, onlara hükmedenler için can verirler. HALİDE EDİP ADIVAR _____________________ Kadınlar sevmedikleri adama hiç acımazlar . A.DUMAS FILS _____________________ Kadın, her şeyi gören gözü bile aldatır. DOSTOYEVSKİ _____________________ Kadını sev, koru, güven ve tatlı sert ol. Senin kölen olur. CIEN _____________________ Bir uygarlığın seviyesini ölçmek isterseniz, derhal kadının hayat şartlarına bakın. STUART MILL _____________________ Güzel sözlerle, iltifatlarla kandıramayacağın kadın yoktur. Yeter ki bunları inanarak ve sadece biri için yap. CİEN _____________________ Krallar da kadınlar da kendileri için yapılan her şeyin bir borç ödemesi olduğuna inanırlar. BALZAC ________________________ Kadınla müziğin yaşı olmaz..
gülünhüznüyüm
29.09.2007, 14:37
Özlem
Adini özlem koydun bu sonsuz sevginin, Özlemin tek siginagi oldu bu aci dolu yüregin, Bu bitmeyen özlem kaçinilmazligiydi sensizligin, Bitmez bu özlem sevgili, bitmeyecek bensizligin...
Ayrildik ve her geçen gün büyüdü bu özlem, Her iç çekiste bir göz yasi, her göz yasinda bir sitem, Bitmedi bu hasret, ne yapsam nereye gitsem, Özlemin gösterdi, kime baksam hep sen...
Yillarim seni beklemekle geçti umutla, Gelisin seni vazgeçilmez kildi bir anda, Sensizligin içimi, yüregimi yaktigi anlarda, Özlemin hep vardi, birakip gittigin zamanlarda...
Adi hep özlem kalacak bu karsiliksiz sevginin, Özlemek tek çaresi olacak sensizligin, Bitmez bu tutku, bitmeyecek bensizligin, Yasadikça vazgeçilmez olacak ismin
mystical2007-09-30 03:52:09
gülünhüznüyüm
30.09.2007, 07:29
Kadinlar ne isterrrr --------------------------------------------------------------------------------Harun Reşit, savaşta esir aldığı düşman generale Hayatını bağışlarım ama bir şartım var: Kadınlar hayatta en çok ne ister,budur bilmek istediğim.Bu sorunun yanıtını getir; kurtar kelleni.' der. General sorar soruşturur, bu çetin sorunun yanıtını arar ve Kafdağı'ndaki bir cadının bunu bildiğini öğrenir.Günlerce gecelerce at koşturur, cadıyı arar bulur ve sorar Kadınlar hayatta en çok ne ister?'Korkunç cadı ,yanıt için öyle bir şart iler isürer ki yenilir yutulur değil. Evlen benimle, o zamanöğrenirsin istediğini.'Bu ölümcül teklifi, kabul eder General doğru yanıtı alır almaz koşar Harun Reşid'e:-Kadınlar, en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister.Harun Reşit bizimkinin hayatını bağışlar.cadıyla evlenmek için de sözverilmiştir.Evlenirler. O ilk gece; general bir bakar ki o korkunç cadı,dünyalar güzeli bir afete dönüşmüş, karanlık odada.Konuşur cadı Benim kaderim böyle; günün sadece yarısı güzel olabilirim,diğer yarısı ise çirkinim. Nedersin geceleri seninleyken mi, yoksa gündüzleri dışarıdayken mi güzel olayım?General düşünür ve Sen bilirsin, kararını kendinver' der; işte o andan itibaren korkunç cadı sonsuza dek çok güzel bir kadın olarak kalır.'Peki bu öyküden çıkarılacak üç ders nedir?1. Kadınlar en çok kendi özgür iradeleriyle hareket etmek ister. 2. Özgür iradesiyle hareket eden bir kadın, her zaman güzeldir. 3. İster güzel olsun ister çirkin, her kadın aslında biraz cadıdır
gülünhüznüyüm
30.09.2007, 07:30
İngiltere'de 30 yıl süren bir araştırmanın sonuçları, erkeklerin evlenmek için kendilerinden daha az zeki kadınları tercih ettiğini ortaya çıkardı...Bristol, Edinburgh, Aberdeen ve Glasgow üniversiteleri 900 kadın ve erkek üzerinde ortak bir çalışma yaptı. Deneklerin 10 yaşında IQ'larını ölçen ve 40'lı yaşlarına kadar yaşamlarının nasıl geliştiğini takip eden uzmanlar, zeki kız çocuklarının evlilik hayatlarında başarılı olamadıklarını tespit etti.Araştırmaya göre, erkekler tam tersi bir grafik çiziyor. Evlilikte başarıya ulaşan erkeklerin yüzde 88'i işinde yükseliyor, daha iyi para kazanıyor. İngiliz uzmanlar zeki kadınların, evlendiklerinde ilişkilerini sürdürmek için mücadele etmek zorunda kaldığını ifade ediyor. Uzmanlara göre, kariyerinde başarılı olan kadınların da aynı başarıyı evliliklerinde yakalayabilmeleri için özel çaba göstermeleri gerekiyor.Brezilyalı kadınlar harikaİngiltere'de yapılan başka bir araştırmanın sonuçları da, İngiliz kadınlarının sadece beşte birinin kendini çekici bulduğunu gösterdi. Hatta kendini 'seksi' bulan kadınların oranı, bu rakamın bile altında. London School of Economics ve Harvard Üniversitesi tarafından 3 bin 200 kadınla yapılan anketlere göre, kadınların yüzde 50'si, çekici kadınların hayattaki başarı şansının çok daha yüksek olduğuna inanıyor. ABD, Kanada, İtalya, Fransa, Hollanda, Portekiz, Brezilya ve Arjantin'de yapılan bir başka araştırmaya göre de, dünyada 'harika' tabirini en çok Brezilyalı kadınlar kendine yakıştırdı. Brezilyalı kadınların yüzde altısı kendini 'kusursuz' olarak tanımladı.
gülünhüznüyüm
30.09.2007, 09:37
Fitre sadakası, Ramazan ayının sonuna yetişen ve temel ihtiyaçlarından başka en az nisab mikdarı bir mala sahip bulunan her müslüman için verilmesi vacib olan bir sadakadır. Buna yalnız "Fitre"de denir. Fıtrat sadakası, sevab için verilen yaratılış ikramı demektir.Fitre sadakasının vacib olması, zekatın farz kılınmasından öncedir. Orucun farz kılındığı yıla raslar. Bu bir yardımlaşmadır, orucun kabulüne ve can çekişme ile kabir azabından kurtuluşa bir yoldur. Yoksulların ihtiyaçlarını gidermeye, bayram gününün sevincine katılmalarına bir yardımdır. Bu yönü ile fitre sadakası, insanlık için bir hayır ve bir görevdir.Fitre sadakası, Ramazan Bayramının birinci günü fecrin doğuşundan itibaren vacib olursa da, bundan önce ve bundan daha sonra da verilebilir. önceden verilmesiyle fakirler bayramlık ihtiyaçlarını gidermiş olurlar.Kimlere verilir?Fitre, kişinin bakmakla yükümlü olduklarının dışındakilere verilir. Kısaca Zekat kimlere verilirse fitre de onlara verilir. Bir kimse usul ve furuu hariç tüm fakir akrabalarına zekat verebilir. Yani anne, baba, dede, nine ve bunlardan yukarısına ve çocuk ve torunlarına zekat veremez. Fakir olan kardeşlerine zekat verebilir.Diyanet işleri bu seneki fitre miktarını an az kişi başı 5 ytl olarak açıkladı... Bu rakam asgarisidir azamisini vermek kişiye bağlıdır... Ailede ki her birey için ayrı fitre verilir...sms ile hayır kurumlarına fitre verilebilir...
manolya80
30.09.2007, 23:01
Akşam, annemle babam televizyon seyrediyorlardı.Annem "Geç oldu" dedi, "Zaten yorgunum ben yatıyorum."Annem kalktı, mutfağa gitti.Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı, kaldırdı. Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu. Şekerliğe baktı, dibine az kalmış, üstüne ekledi. Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu. Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu. Banyodaki çöp sepetini boşalttı. Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı. Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti. Çiçekleri suladı.Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu. Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene teskere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı, eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu. Kek tarifleri defterini çıkardı, arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu. Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.Sonra gitti, 3'ü bir arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı, dişlerini fırçaladı. Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü. Tırnaklarına baktı, törpüledi.İçeriden "Sen yatmaya gitmemiş miydin?" diye seslenen babama, "Şimdi gidiyorum" deyip, köpeğin su kabını doldurdu. Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı. Kardeşimin odasına girdi, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı, gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.Bana geldi, "Hadi yat artık, biraz da yarın çalışırsın" dedi. Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı. 6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi. Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir "Ben yatıyorum" dedi ve gitti yattı.Sizce bu işte bir gariplik yok mu?Kadınların neden hala daha uzun yaşadığını merak etmiyor musunuz?
manolya80
30.09.2007, 23:05
mutlu bir beraberlik için bir iki kelam edeyim...sizlerin de yorumlarınızzı bekliyorum....Mutlu bir birliktelikteÇiftler anahtar-kilit rolünü üstlenirler mutluluk kapısında.Eğer kilide uyuyorsa anahtar mutluluk kapısı ardına kadar açılır çiftlere…Yok eğer anahtar-kilit uyumunda değilse çiftler bu kapı açılmaz…Bir mutluluk belirse de,bu mutluluk kapısının deliğinden içeriye göz atmakla olur…Ama maalesef bu kısa sürelidir…Bu kapıdan içeri girmeden tadına varamaz insan…Söylediğim gibi anahtar-kilit uyumu olmalıdır çiflerde..Bu uyum olmadıktan sonra anahtar altın, kilit platin olsa ne çıkar… Çünkü uyum yok…Zengin ama mutsuz çiftler bunun en güzel örneğidir.Bu uyum olduktan sonra anahtar da kilit de paslı olsa ne yazar…Yoksulluk içinde birbirine sevgiyle bağlanan çiftler de bunun en güzel örneğidir.Sonuçta uyum varsa bu mutluluk kapısı elbette açılacaktır…Bir diğer açıdan bakacak olursak;Anahtar-kilit uyumu içinde,anahtar ve kilit birbirini bütünleyen,birinin boşluğunu diğeri kapatan iki araçtır.Ne birinin boşluğun da diğeri de boştur ne de birinin dolmuşluğunda diğeri de doludur.Uyum da budur zaten....Kenetlenebilirlik... Çiftler de böyle olmalıdır. İşteAnahtarı olduğunuz bir hayatın uygun kilit insanını bulmanız dileğiyle…
BEN ANNE OLMASAYDIM EĞER...
*Topuksuz ayakkabılarla da şık olunabileceğini bilmeyecektim.
*Hamileliğim esnasında 80'li kilolara kadar çıkıp kendi çapımda ilk defa bir
alanda rekorumu kıramayacaktım.
*O küçücük ellerle renkli kartonlardan
yapılmış bir kâğıt parçasının bu
kadar değerli olabileceğini öğrenemeyecektim.
*Kan yapsın diye danadili haşlayıp üzerine yumurta kırıp ağzının tadına da
uysun diye çikolatalı pudingle karıştırmak gibi yaratıcılığın sınırlarını
zorlayan tarifler keşfedemeyecektim hiç.
*Su almak için elimde kumanda ile buzdolabını açtığımda kumandayı
buzdolabına koyacak kadar ya da evden çıkarken telsiz telefonu çantama
atacak kadar kendimden geçmeyecektim.
*Birinin canı yandığında ötekinin bu acıyı hissedebilmesinin sadece ikiz
kardeşlerde olduğunu sanacaktım.
*Sabahın köründe gözü kapalı mutfağa kadar
gidip, süt ısıtıp yine gözü
kapalı dönme yeteneğini kazanamayacaktım.
*Üzümün çekirdeklerini tek tek çıkarmak için insanüstü bir uğraşa asla girmeyecektim.
*Bir insanın gaz çıkarması beni bu kadar mutlu edemeyecekti.
*Büyüdüğünde arkadaşlarınla birlikte
partilerde Süper Anne olarak eğlenmeyi
hayal edemeyecektim.
*Babanla belki daha az kavga edecek ama sevginin evlat denilen başka bir boyutuna giremeyecektik.
*Sevginin böylesine karşılıksız olanını hiç tadamayacaktım.
*Telaşsız sevişmenin hayalini kuramayacaktım.
*Annemi bu kadar çok sevdiğimi anlamayacaktım.
*Annesinden zorla ayırdılar diye "Uçan Fil Dumbo!" çizgi filminde böğürerek
ağlamayacaktım.
*Geceleri kesintisiz uyuyacak, hafta sonunda
sabahları istediğim saatte kalkacaktım ama uyandığımda yanağıma konmuş minik ellerin sıcaklığı ısıtmayacaktı yüreğimi.
*Çantamda sürekli bisküvi, ıslak mendil, bir adet oyuncak, düşer bir yerin
kanar diye ayıcıklı yara bandı
taşımayacaktım.
*Acıyı geçiren öpücüğün gücüne
inanmayacaktım.
*38,5 derece ateş beni de yakıp kavurmayacaktı.
*Yağmur sonrası çamurlu sularda zıplamanın
keyfine varamayacak, sen bir
lokma daha fazla yiyesin diye kalabalığın
ortasında kafamda peçete dansı
yapmayacaktım.
*Sen olmasaydın eğer yaşamın
karmaşıklığını unutup tekrar basit yaşamayı öğrenemeyecektim.
*Sen olmasaydın eğer ben asla "anne"
olmayacaktım.
*Bir çocuk doğduğu anda, bir anne doğarmış...
Bu lafın doğruluğuna inanmayacaktım!
İyi ki "kadınım" dedirtecek gerçekler;1.) Sigaradan sararmiş bıyıklarımız yok.2) Arabamızın yolda patlayan lastiğini değiştirmeyi bilmesek de olur.3) "Ya kalkmazsa?"4) "Ya inerse?".. sizin de işiniz zor valla yaaa...5) Pantolon giymek bizim icin fizyolojik olarak en az etek kadarrahattır.6) Kişiliğimiz kullandığımız arabanın beygir gücü ile doğru orantılı olarak değerlendirilmiyor.7) Tuvalette sadece tavana değil, sağımıza solumuza herhangi bir ölçme –biçme endişesi duymaksızın bakınabiliriz.8) "Gerçek mi, rol mü yapiyor?"9) "Damsız Girilmez" bize bir şey ifade etmiyor...10) Kırmızı ışıkta yanımızdaki arabanın bizden önce çıkması ya da bir aracın bizi sollaması hiç birsey demek değildir.11) İstediğimiz her yerde ve her koşulda ağlayabiliriz.12) Bedensel hareketlerimiz vücudumuzdaki olası kaslarıbelirginleştirecek diye bir zorunluluğumuz yok...13) Vücudumuzda kas olacak diye bir zorunluluğumuz da yok hatta..14) Kas gücü gerektirecek işleri zevkle yapacak birileri her zaman vardır…15) Düğme, sökük vs. dikmek özel bir beceri gerektirmiyor.16) Dünya yerle bir olsa önce kadınlar ve çocuklar!17) "Yoktan var edilen" yapay bedenlerimize tapınacak bir karşı cins varken , kozmetik ürünleri ve estetik cerrahinin olanaklarından sonuna kadar yararlanıyoruz…18) Aşık oluyoruz... korkmadan.19) Biraz göbek sevimli mi durur? ... hadi ordan!! siz hic “kalçalarımdaki yağlar beni çekici gösteriyor” diyen bir kadin ya da “yağlar beni çekici gösteriyor” diyen bir kadın gördünüz mü?Asla dış görünüşümüzle ilgili yalan telkinlerle kendimizi kandırmaya çalışmayız…Rejim gerekiyorsa rejim… Allah Allah!!!20) Tecavüze uğradığımızda cinsel tercihimizi değiştirmek zorunda değiliz…21) Duygusal saçmalıklar adına kredi sahibiyiz... çiçek ve çikolata istiyoruz…22) Evde, banyoda, kıl- tüy dökmeyiz...23) Dokunduğumuz bedenin herhangi bir kısmından silikonlar fışkırma korkusu duymayız…genelde tabi!!!24) Sünnet olmuyoruz...25) Meslek grubunda "ev kadını" diye kebap bir seçenek var...26) Birinden hoşlansak da "ilk adım atma kabusu"ndan muafız...27) Evet, gelinlik 200.- $, smokin ise 100.-$.. ve her ikisini desevgili damat ödüyor...28) "3 dubleden sonra feciii sarhoş olurum" diyebiliriz rahatlıkla...29) "Çirkin" kadın yoktur.30) 50 yaşından önce hiçbir erkeğe seks için para ödemek zorunda değiliz…31) 31 sayısıda sadece diğerleri gibi bir sayı...32) Kısa boy mu? E topuklu ayakkabılar ne güne duruyor ki?33) Yaşımız ne olursa olsun bir uçan balon taşıyabilir, pamuk helva ve elma şekeri de yiyebiliriz34) Her sabah traş olmak zorunda değiliz.35) Bir gece hoş bir rüya görsek ertesi sabah pijamamızı kirliye atmamız gerekmez.36) Genellikle istediğimizi almamız için söylememiz yeterlidir....37) Bazen istemediğimizi söyleyerek de alırız.38) Blue-jean'lerimizin muhtelif kısımları diğer taraflarına göredengesiz biçimde durmaz-beyazlamaz... ya da sararmaz...39) Kızdığımızda birbirimizin anneleri, kızkardeşleri, ebeleri, dayıları ya da sülalesine dair cinsel taleplerimiz olmaz…40) Ayakta kalmak(?) için 1,5 porsiyon kaymaklı künefe yememiz gerekmiyor...41) Bebeklik albümlerimiz sırtüstü çırılçıplak resimlerimizle dolu değil…42) "Hadi amcalara göster.." şeklinde rezil bir çocukluk anımız da hiç olmayacak…43) Uçan tekmelerle birbirimizin ağzını yüzünü kırdığımız sporlar yapmıyoruz…44) Fiziksel güç iddiamız yok ama ,grip olunca da ölümcül bir hastalığa yakalanmış gibi iptal olmuyoruz...45) Silah... hiç iki kızın silahla oynarken birbirini vurduğunu duydunuz mu?46) Horlamıyoruz....47) Az bildiğimiz bir şeyi çok anlatabiliriz.48) Birbirimize, beklenmedik yıkıcı sonuçlar doğurabilecek, eşşek şakaları yapma adetimiz yoktur…49) Canımızın çektiği yemeği pişirir, herkese yedirebiliriz.50)Kerizi parasından ayırmada Allah vergisi bir yeteneğimiz vardır.51) Sigaramızı yakacak birileri hep vardır...52) Evde bozulan bir aleti, onarmaya calışıp bir daha kullanılmayacak hale getirmek yerine tamirci çağırmak rasyonalitesine sahibiz.53) Tükürmeyiz...54) Giysilerimizden o gün öğle yemeğinde ne yediğimiz anlaşılmaz.55) Harika alyansımız asla kılların arasında kaybolmaz.56) Estetik sanatların %90'ı kadından esinlenmiştir.57) Ayaklarımız kokmuyor.58) "Erkek sözü" gibi ikna etmeye yönelik sıfatlar yaratmadık hiç...Yoksa verilen sözlerin tutulmaması gibi bir sorun mu var?59) Övgü ve komplimanlar sadece ruhumuzu okşar geçer, ikna etmeye yetmez... ya gururu okşanan bir erkek neyi reddeder ki?60) Çapkınlıklarımızın ardından giysilerimizde, biz istemedikçe (mesela Monica L. istemişti!), deliller (ruj lekesi, sarı saç teli vs. bulunması ihtimali yok...61) Toplum içinde organ düzeltme stresi…62) Cep telefonumuzun sesi popomuzdan gelmez.63) En sevmediğimiz insanlara bile, öyle gerekiyorsa eğer, yeterince dayanabiliriz.64) Sevişirken sırtımız yere gelse de bu kazananın karşı taraf olduğu anlamına gelmez.65) "Anneme gidiyorum" diyerek kapıyı çarpmak bize yakışan bir ayrıcalık…66) Saçımızı boyayabiliriz... 20 yaşında bile...67) Çığlık atabiliyoruz... sevinince, üzülünce, korkunca...68) Aradığımız adresi, kaybolmadan önce sormayı düşünebiliyoruz...69) Uzağa işeme, uzağa tükürme, yüksek sesle geğirme vb. Karizma krikolarımız yok....70) Askere gitmiyoruz..71) Annelik duygusu... apayrıdır...72) Sevgilimize, ağabey ya da babamıza ait gömlek, kazak, mont, T-shirt'leri giyebiliyoruz.73) Bale, dans, ritmik jimnastik, buz pateni vb. uğraşlar edinmemiz cinsel tercihimiz hakkında tartışma yaratmaz....74) Hayatımızın hiçbir döneminde kravat takmak zorunda değiliz...75) Mücevherler bizim...76) Yağmurda şemsiyesiz kalmayız...77) Belli dönemlerimiz, cinayet bile işlesek hafifletici neden kabul edilir.78) "Boşanmak istersek" tek celsede boşanırız.79) "Boşanmak istemezsek" zengin bir dul oluruz.80) Bir gün önce çıkardığımız çoraplarımızı evin altı üstüne gelmeden, üstelik de kimselere sormadan bulabiliyoruz.81) Kol saatimizin aynı zamanda hesap makinesi, takometre, barometre, termometre ve radyo olması gerekmiyor.82) Playboy Late Night, kırmızı nokta, Tutti Frutti vb. yüzünden uykusuz geceler geçirmiyoruz.83)Özel günleri parmağımıza kırmızı iplik bağlamadan dahatırlayabiliyoruz...84) "Kaaaave.."ye gitmiyoruz.85) Trafik polisinin alkol vs. çevirmelerinden muafız...86) İstemezsek hesap ödemeyebiliriz.87) Yürürken ceplerimizden bozuk para, anahtar, çakmak vs. sesleri gelmez...88) Gece eve bırakılırız...89) Bulaşık makinesi karmaşık bir dünyadır mekanizma değildir...90) Geceyarısı yataktan sıvışıp, buzdolabının ışığında zeytinyağlı dolma, börek ve "hain köfte" yemiyoruz...91) Ortalıktaki alakasız her türlü nesne ve sözcükten cinsel cağrışımlar çıkarıp günün 24 saatini seks düşünerek geçirmeyiz...92) Kel olmuyoruz...93) Toplu taşıma araçlarında nadiren ayakta kalırız.94) Futbol mu? Bizim tuttuğumuz takım genelde kaybetmez...95) Her başarılı erkeğin arkasında bir kadın vardır...96) Berberde kimse yüzümüzü kolonya ile ovuşturarak gözlerimizi yuvalarından çıkartmıyor…97) Bizim berberlerin koltuğunda üzerimize yaslanılması ya da üzerimize abanılmasıda da gerekmiyor...98) Para cüzdanımız bir süre sonra kavisli yuvarlak hatlı bir şekil almıyor…99) Pantolon almaya cıkıp eve uçak maketi, uzaktan kumandalı araba, mini langırt masası vb. emtia ile dönmüyoruz.100) Eh... bir de Brad Pitt hak ettik artık.NE DERSİNİZ? mystical2007-11-01 19:31:00
manolya80
03.10.2007, 01:13
Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilmek için kanat çırpıp duruyormuş. Hava o kadar ayazmış ki minik kuş dayanamayıp karın üstüne düşmüş. Kuş çaresiz, soğuk karın üstünde ölümü beklerken ordan geçen bir inek kuşun üstüne s.çmış. Kuş öyle bi sinirlenmişki,kanatları donmamış olsa, kalkıp ineği dövecek.. bi de bakmış ki b.kun sıcaklığı ile kanatları çözülmüş, yaşama geri dönmüş. Öyle bi sevinçle ötüyomuş ki, ordan geçen bi kedi de bunun sesini duymuş ve b.ku eşeleyip kuşu çıkarmış. Kuş buna çok sevinmiş, tam kediye teşekkür edecekmiş ki, kedi onu yemiş..
Demekki neymiş;1-her üstüne s.çanı düşman sanma!2-seni her b.ktan çıkaranı dostun sanma!
aysemmmm
04.10.2007, 03:28
..Öykü.... (Ömür dediğin bir gündür; o da bugündür)Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi.Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım.Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ neistiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim. Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe.Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyorduannem halimi.Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!' diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum. Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum.Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım? Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi. Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim.O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçükkız da annem.' dedim. Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi.Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde, 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye. Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi.Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.
gelincik
04.10.2007, 22:44
ARTHUR ASHEEfsane Wimbledon tenis oyuncusu Arthur Ashe AIDS'den > >ölmekteydi.Dünyanın her köşesindeki hayranlarından mektuplar > >yağmaktaydı.Bunlardan bir tanesi şöyle soruyordu: 'Neden Tanrı böylesine > >kötü bir hastalık için seni seçti?' Arthur Ashe buna şu cevabı verdi:Tüm > >dünyada.50 milyon çocuk tenis oynamaya başlar,5 milyon tenis oynamayı > >öğrenir,500,000 profesyonel tenisi öğrenir, 50,000 yarışmalara girer,5,000 > >büyük turnuvalara erişir, 50'si Wimbledon'a kadar gelir,4'ü yarı > >finale,2'si finale kalır.Elimde şampiyonluk kupasını tutarken Tanrı'ya > >'Neden ben?' diye hiç sormadım. Ve bugün sancı çekerken, Tanrı'ya 'Niye > >ben?' mi demeliyim? Mutluluk insanı tatlı yaparZorluklar güçlü yapar,Hüzün > >ise insan yapar,Yenilgi mütevazı yapar,Başarı insanı ışıldatırAma yalnız > >Tanrı yolumuza devam etmemizi sağlar. Tanrı'ya asla 'Niye ben?' diye > >sormayın. Ne olacaksa olacak. O'nun kendine has usulleri vardır.İnancınızı > >koruyun yeter
sule_nur
04.10.2007, 23:34
AYSE ARMAN NASIL HAMILE KALDI Kafana takma bak neler oluyor Biyolojik saat mi?Etraftan gizli bir baskı mı?Nedir? Anlaması ve anlatması hiç kolay değil ama bir sabah uyandım ki: ‘‘Aman Tanrım, ben bir kompleks sahibiyim!’’Bir bu eksikti!Çocuk kompleksi.Bebek bebek!Benim niye bir bebeğim yok?Aşık olduğum bir adam var (nerede tahta vuracağım?), güzel bir ilişkim var (nerede tahta vuracağım?), iyi de neden bir bebeğim yok?Artık zamanımın geldiğine mi inanıyorum, anne olmam gerektiğine mi, yoksa geç kalacağım korkusu mu? Yeryüzünde doğal sayılan bir şeyi kaçıracak mıyım duygusu mu? Kariyer da yaparım çocuk da sloganının 2. bölümünden eksik kalmak istemem ya, acaba o yüzden mi?Resmen yavaş yavaş takıntı haline geliyor kafamda bu bebek meselesi.Ben size bir şey söyleyeyim mi, kendin yaşamadığın her şey palavara. Bir sürü insan anlatıyor ya, yok bebeğin kokusu, yok annelik, yok bebek isteği ama başıma gelmeden dinlediklerimden bir şey çıkartabilmem mümkün değilmiş meğer.Bu çocuk isteği kuvvetli bir şekilde bastırınca kavrıyorum durumu.Daha önce de hamile kalmışlığım var, ama o zaman ‘‘Zamanı değil’’ demişim, istememişim.Şimdi istiyorum...Da...Bu iş zannedildiği kadar kolay olmuyor. Ya da benim zannettiğim kadar. Doktora ‘‘Benim ne yapmam lazım?’’ diyorum.‘‘Biyolojik bir rahatsızlığınız yok. Denemeye devam edin’’ diyor.Millet, bu işin ritüelleri olduğunu söylüyor.Ne kaybederim ki?Etraftan duyduklarımı uygulamaya başlıyorum. Bacaklarımı duvara dayadığım ilk ay, hamile kalacağımdan yüzden 100 eminim!Böyle yaparlarmış olurmuş...Olmuyor.Gelde takma. Sinir oluyorum.Ben arızalı mıyım?Doktora soruyorum. ‘‘Hayır’’ diyor, ‘‘Denemeye devam edin.’’‘‘Emriniz olur Doktor Bey.’’Devam...Da...Tık yok.Her ay aldığım predüktörün haddi hesabı da yok.Artık iyice takıntı haline geliyor. Yürek çarpıntısı haline geliyor. Afaganlar basıyor: Neden benim bebeğim olmuyor? Neden benim bebeğim olmuyor?Neden benim bebeğim olmuyor?Henüz doğurmamışlar benim bu telaşımı hiçbir şekide anlamıyorlar.Ya da anlıyorlar; benzer şeyler hissediyorlar, susuyorlar. Deniyorlar deniyorlar, gizliyorlar. Bu çocuk meselesi garip bir mesele, çiftler çocuk sahibi olmak için ne kadar uğraş verdiklerini nedense anlatmaktan hoşlanmıyorlar. Resmen yalan söylüyorlar.Annem, ablam gibi bütün çocuk doğurmuş kadınlar ise ‘‘Üzülme canım’’ diyorlar, ‘‘Artık her şeyin bir çaresi var.’’ Gözlerini benden kaçırarak ekliyorlar: ‘‘Tıbben.’’ İyice sinirimi bozuyorlar.Bir de ‘‘Acaba denemekten ipin ucunu mu kaçırıyorsunuz?’’ diyenler çıkıyor.Çok sevişirsen de olmazmış!Beni tamamen delirtiyorlar.Sonunda bir an geliyor ne yalan söyleyeyim usanıyorum, sevişmek dışında her şeyden vaz geçiyorum: Doktora gitmekten, ona sorular sormaktan, aşılama yöntemini araştırmaktan, kendimi telaşa vermekten, sevgilime hayatı zehir etmekten...Bu meseleyi rölantiye alıyorum. Rafa kaldırıyorum.Artık başka bir yaza diyorum...Ama ben iflah olmaz bir şeyim.Dakika bir, gol bir!Acilen kendime başka bir takıntı buluyorum.Spor!Bakın, o da çok önemli.En az bebek kadar.Hemen Hillside'a başlıyorum, Burçin Hoca'yla tanışıyorum.Ona açık davranıyorum:‘‘Benim hayalim fit olmanın ötesi. Ben sizin vücudunuzdan istiyorum!’’Gülüyor.‘‘Bir senede sizinkini de yaparız böyle. Ama tabii sürekli gelirseniz...’’ diyor. Gelmez olur muyum?Madem hamile kalamıyorum...O zaman sıkı popolu, hafif kaslı, güzel vücutlu bir kadın olurum.Bunun için uğraşırım.Allah sizi inandırsın sadece İstanbul'da değil Dubai'de de spor yapıyorum. LPG'ye gidiyorum.Ben yavaş yavaş kilo da veriyorum, popoma pareyo bağlamadan ortalıkta salınacak hale geliyorum.Kısa vadeli başka planlar da yapıyorum.Ekim ayında bir Hindistan sonra bir Yemen...Binbir Gece Masalları gibi seyahatler hayal ediyorum...Ve ve ve..Bacaklarımı duvara dayamaktan tamamen istifa ediyorum.Bu kadar lafla kafanızı şişirdim, aslında söylemek istediğim bir cümle: Kafama takmaktan vazgeçtiğim anda hamile kaldım!HAMİŞ: Şimdi kara kara Burçin Hoca'ya şunu soruyorum. ‘‘Sizin vücudunuzdan vazgeçtim. Karnım dışımda diğer taraflarımın benim eski vücuduma benzeyebilmesi için ne yapmam lazım?’’Ayşe Armanmystical2007-12-20 10:01:48
Akrep ve Ahtapotun Dillere Destan Aşkı HikayesiÇok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine aşık olmuşlar. Fakat ikisi de birbirinden korkuyormuş. Ahtapot akrepden onu zehirli iğnesiyle sokar diye , akrep ise ahtapotun uzun kolları onu boğar diye…Fakat daha fazla dayanamayarak ikiside birbirlerine kollarını uzatmışlar. Ahtapot “en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir” diye düşünmüş. Akrep ise “Onun için kendimi feda edebilirim” demiş. Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutlularmış ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuş onları...Zamanla akrepden sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep. Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için okyanuslara doğru yüzmeye başlamış. Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş. Ardından çok ağlamış fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış göz yaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden. Akrebi çoktan unutmuş. Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkca daha çok dolanıyormuş. Onu gemiye çekmişler. Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış. Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık. Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş. Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış. Akrep son nefesini verirken “evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim” demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot. Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış , ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...Herşey zamanında yaşandığında güzeldir...mystical2007-11-18 16:46:15
Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz atılgan ve hareketli, diğeri ise çok saf, dürüst ve sessizdi. Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir. Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir. Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve arkadaşının evlenmek üzere olduğu nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister. Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardır ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir. Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur ve birden arkadaşı aklına gelir ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek arkadaşının iş yerine gider ve kendisine çalışması için iş vermesini ister. Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlık ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz. Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilaç alamadığını söyler. Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istediği ilaçları alır ve adamcağıza verir. Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar. Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını kendisine bırakmıştır. Saf adam artık zengindir. Biraz da sevdiği dostuna olan kırgınlığıyla dostunun iş yerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir. Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadin çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister. Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur, Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşıyalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder. Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler. Bizimki böyle bir kızı nasıl bulacağını, kendisinin tanıdığı olmadığını söyler.Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler. Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır. Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır. Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir . Düğün günü gelir çatar. Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrafonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya; Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı. Bir gün işleri bozulunca benden borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendiğini söyleyerek benden istedi. Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim. işlerim bozulduğunda onun fabrikasına gittim ve çalışmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi. çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum .çünkü biz gerçek dosttuk. Bu konuşma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve başlar konuşmaya; Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek nişanlısını da verdi. Nişanlısını istememin nedeni o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı (Hayat kadınıydı) Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi, Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim. Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı. Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım. Evine gelen dilenci kadın benim annemdi.Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim. Şu anda evlenmekte olduğu kız de benim kız kardeşim. Onu arkadaşımla evlenmesine ben ikna ettim. Değerli misafirler, işte biz böyle dostuz. mystical2007-10-05 07:16:54
Bir otobüs durağında karşılaşmışlardı ilk kez.... Biri tıpta okuyordu, öbürü mimarlıkta. O ilk karşılaşmadan sonra, bir kere, bir kere, bir kere daha karşılaşabilmek için, hep aynı saatte, aynı duraktan, aynı otobüse bindiler.Gençtiler, çok genç... Birbirileriyle konuşacak Cesareti bulmaları biraz zaman aldı ama sonunda başardılar. İkisi de her sabah otobüse bindikleri semtte oturmuyorlardı aslında. Delikanlı arkadaşında aldığı için o duraktan binmişti otobüse, kız ise ablasında.... Sırf birbirilerini görebilmek için, her sabah erkenden evlerinden çıkıp, şehrin öbür ucundaki o durağa, onların durağına geldiklerini, gülerek itiraf ettiler bir süre sonra... Okullarını bitirince hemen evlendiler. Mutluydular hem de çok mutlu... Bazen işsiz, bazen parasız kaldılar ama öylesine sıkı kenetlenmişti ki yürekleri ve elleri hiçbir şeyi umursamadılar. Ayın sonunu zor getirdikleri günlerde de ünlü bir doktor ve ünlü bir mimar olduklarında da hep mutluydular. Zaman aşımına uğrayan, alışkanlıklara yenik düşen, banka hesabında para kalmadığı için ya da tam tersine o hesabı daha da kabarık hale getirmek uğuruna bitip-tükeniveren sevgilerden değildi onlarınki... Günler günleri, yıllar yılları kovaladıkça sevgileri de büyüdü, büyüdü... Tek eksikleri çocuklarının olmamasıydı. Zorlu bir tedavi sürecine rağmen çocuk sahibi olmayınca, "bütün mutlulukların bizim olmasını beklemek, bencillik olur" diyerek devam ettiler hayatlarına. Çocuk yerine, sevgilerini büyüttüler... "senin için ölürüm" derdi kadin, sımsıkı sarılıp adama ve adam "hayır, ben senin için ölürüm" diye yanıt verirdi hep... Bazen eve geldiğinde, aynanın üzerinde bir not görürdü kadın, "bir tanem, kütüphanenin ikinci rafına bak....kütüphanenin ikinci rafında başka bir not olurdu, "mutfaktaki masanın üzerine bak ve seni çok sevdiğimi sakın unutma" mutfaktaki masadan, salondaki dolaba sevgi dolu notları okuya okuya koşturan kadın, sonunda kimi zaman bir demet çiçek, kimi zaman en sevdiği çikolatalar, kimi zaman da pahalı armağanlarla karşılaşırdı... Aldığı hediyenin ne olduğu önemli değildi zaten... Hayat ne kadar hızlı akarsa aksın, işleri ne kadar yoğun olursa olsun hep birbirlerine ayıracak zaman buluyorlardı bulmasına ama kırklı yaşların ortalarına geldiklerinde, daha az çalışmaya karar verdiler. Adam, hastaneden ayrıldı ve muayenehanesinde hasta kabulEtmeye başladı. Kadın da mimarlık bürosunu kapadı ve sadece özel projelerde görev aldı. Artık daha fazla beraber olabiliyorlardı. Bir gün sahilde dolaşırken, harap durumda bir evGördü kadın, üzerinde "satılık" levhası asılı olan. "ne dersin, bu evi alalım mı?" dedi adama. "bu viraneyi yıktırır, harika bir ev yaparız. Projeyi kafamda çizdim bile. Kocaman terası olan, martıları kahvaltıya davet edeceğimiz bir deniz evi yapalım burayı..." "sen istersin de ben hiç Hayır diyebilir miyim?" diye yanıt verdi adam."Amerika’daki tıp kongresinden döner dönmez ararım emlakçiyi... Kaç para olursa olsun! ,burası bizimdir artık...." sadece bir hafta ayrı kalacaklarını bildikleri halde, ayrılmaları zor oldu adam Amerika’ya giderken. Her gün, her saat konuştular telefonla. Gözyaşları içinde kucaklaştılar havaalanında. Fakat birkaç gün sonra, kocasında bir tuhaflık olduğunu fark etti kadın. Eskisi kadarMutlu görünmüyor, konuşmaktan kaçınıyordu. Onu Neşelendirmek için, sahildeki evi hatırlattıVe çizdiği projeyi verdi kadın ama hiç beklemediği bir cevap aldı: "canım, o ev bizim bütçemizi aşıyor. Sen en iyisi o evi unut..."Mutsuzluk, mutluluğun tadına alışmış insanlara daha da acı, daha da çekilmez gelir. Kadın, hiç sevmedi bu beklenmedik misafiri. Derdini söylemesi için yalvardı adama, "senin için Ölürüm, biliyorsun, ne olur anlat" diye dil Döktü boş yere... Yıllardır sevdiği adam, duyarsız ve sevgisiz biriyle yer değiştirmişti sanki. Ona ulaşmaya çalıştıkça, beton duvarlara çarpıyordu kadın, her çarpmada daha fazla kanıyordu yüreği... Bir gün, çocukluğunun, gençliğinin ve bütün hayatınınBirlikte geçtiği arkadaşına dert yanarken, "artık dayanamıyorum, sana söylemek zorundayım" diye sözünü kesti arkadaşı. "o, seni aldatıyor. İş yerimin tam karşısındaki restoranda genç bir kadınla yemek yiyor her öğlen. Sonra sarmaş dolaş biniyorlar arabaya...." "sus, sus çabuk, duymak istemiyorum bu yalanları" diye bağırdı kadın.Onca yıllık arkadaşını, kendisini kıskanmakla Suçladı.... Ertesi gün, öğle vakti o restoranın hemen karşısında bir köşeye sindi sessizce ve peri masallarının sadece masal olduğunu anladı... Kocasının eskiden aynı Hastanede çalıştığı genç çocuk doktorunu tanıdı hemen. Bazen evlerinde ağırladıkları kadına nasıl sarıldığını gördü adamın...Akşam kocası eve gelir gelmez, bazen bağırıp, bazen ağlayarak, bazen ona sımsıkı sarılıp bazen de yumruklayarak haykırdı suratına her şeyi. İnkâr etmedi adam. Zamanla duyguların değişebildiği, insanların orta yaşa geldiklerinde farklılık aradığı Gibi bir şeyler geveledi ağzında ve bavulunuAlıp gitti evden. Kapıdan çıkarken, "son bir kez kucaklamak isterim seni" diyecek oldu ama kadın, "defol" dedi nefretle... İlk celsede boşandılar... Modern bir aşk hikâyesinin Böyle son bulmasına kimse inanamadı. Arkadaşlarının desteğiyle ayakta kalmaya çalıştı kadın. Adamın, sevgilisiyle birlikte Amerika’ya yerleştiğini öğrendi. Bazen yalnız kaldığında, onu hala sevdiğini hissedince, ağlama nöbetleri geçiriyor, aşkın yerini, en az onun kadar yoğun bir duygu olan nefretin Alması için dua ediyordu. Aradan bir yıl geçti... Her şeyin ilacı olduğu söylenen zaman bile, kadının derdine çare olamamıştı.Bir sabah, ısrarla çalan zilin sesiyle uyandı. Kapıyı açtığında, karşısında o kadını gördü. "sen, buraya ne yüzle geliyorsun" diye bağırmak istedi ama sesi çıkmadı."lütfen, içeri girmeme izin ver, mutlaka konuşmamız gerekiyor." dedi genç kadın. Kanepeye ilişti ve zor duyulan bir sesle konuşmaya başladı: "hiçbir şey göründüğü gibi değil aslında. Çok üzgünüm ama o bir Saat önce öldü. Geçen yıl Amerika’daki kongre Sırasında öğrendi hastalığını ve yaklaşık bir senelik ömrü kaldığını. Buna dayanamayacağını, hep söylediğin gibi onunla birlikte ölmek isteyeceğini biliyordu. Seni kendinden uzaklaştırmak için, benden sevgilisi rolünü oynamamı istedi. Ailesine de haber vermedi. Birlikte Amerika’ya yerleştiğimiz yalanını yaydı. Oysa ilk karşılaştığınız otobüs! Durağının karşısında bir ev tutmuştu. Tedavi görüyor ve kurtulacağına inanıyordu ama olmadı. Gece fenalaşmış, bakıcısı beni aradı, son anda yetiştim. Sana bu kutuyu vermemi istedi...gözlerinden akan yaşları Durduramayacağını biliyordu kadın. Hemen oracıkta ölmek istiyordu. Eline tutuşturulan kutuyu açmayı neden sonra akıl edebildi. İtinayla katlanmış bir sürü kâğıt duruyorduKutuda. İlk kâğıtta, "lütfen bütün notları Sırayla oku bir tanem" diyordu... Sırayla okudu; "seni çok sevdim", "seni sevmekten hiç vazgeçmedim", "senin için ölürüm derdin hep, doğru söylediğini bilirdim." "fakat benim için ölmeni istemedim" "şimdi bana söz vermeni istiyorum." "benim için yaşayacaksın, anlaştık mı?" son kâğıdı eline alırken, kutuda bir anahtar olduğunu gördü kadın... Ve son kâğıtta şunlar yazılıydı: "sahildeki evimizi senin çizdiğin projeye göre yaptırdım. Kocaman terasta martılarla kahvaltı ederken, ben hep seni izliyor olacağım...." mystical2007-10-05 07:16:19
Küçük istavrit, yiyecek birşey sanıp hızla atıldı çapariye. Önce müthiş bir acı duydu dudağında, gümbür gümbür oldu yüreği. Sonra hızla çekildi yukarıya. Aslında hep merak etmişti denizlerin üstünü, neye benzerdi acep gökyüzüBir yanda büyük bir merak, bir yanda ölüm korkusu. "Dudağı yarıklar" denir, şanslıdır onlar, hani görüp de gökyüzünü, insanı, oltadan son anda kurtulanlar.Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu; küçük istavrit anladı yolun sonu; koca denizlere sığmazdı yüreği, oysa şimdi yüzerken küçücük yeşil leğende, cansız uzanıvermiş dostlarına değiyordu minik yüzgeci.İnsanlar gelip geçtiler önünden; bir kedi yalanarak baktı gözünün içine;yavaşça karardı dünya başı da dönüyordu. Son bir kez düşündü derin maviyi, beyaz mercanı bir de yeşil yosunu.İşte tam o anda eğilip aldım onu; yürüdüm deniz kenarına; bir öpücük kondurdum başına. İki damla gözyaşından ibaret sade bir törenle saldım denizin sularına. Bir an öylece bakakaldı; sonra sevinçle dibe daldı gitti, tüm kederimi söküp atarak teşekkürü de ihmal etmemişti; birkaç değerli pulunu elime, avuçlarıma bırakarak.Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme; sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye? "Bir gün" dedim, "Bulursam kendimi yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz, son ana kadar hep bir umudum olsun diye"alıntı...
'Allah yolunda öldürülenlere ölü demeyin,onlar diridirler'Kuran-ı Kerim Mertebesi pek yücedir,şanlıdır Günah defterini 'silmek' şehitlik. Çoğu genç yaşında delikanlıdır Severek ölmeyi 'bilmek' şehitlik! Yeterki,vatana düşman girmesin Mabedime yaban eli değmesin Ezanlar susmasın,bayrak inmesin Bir ulvi gayeye 'ölmek' şehitlik! Ha,vatanın ekmeğini yemişim Ha,onun uğruna kurşun yemişim On iki yaşımda yemin etmişim Diyerek toprağa 'girmek' şehitlik! Bir saat cephede nöbet beklemek Bin yıllık 'nafile ibadet'demek Sırat köprüsünde,yoktur beklemek Huzuru mahşerde 'gülmek 'şehitlik! Ölü demeyiniz,onlar diridir Bu müjde insana Hak'kın emridir Şehidin kefeni,al gömleğidir Cennet-i âlâ'ya 'ermek ' şehitlik!
Cezaevinden Öğretmene mektup! "Suçlusun Öğretmenim!"Yeni bir yazı yazmak için bilgisayarımın başına oturunca, önce maillerimi kontrol ettim. Kısa da olsa hepsine cevap verdim. Son maili okurken yazmayı düşündüğüm tüm bilgiler kafamdan silindi gitti. "Bu maili köşeme taşımak zorundayım!" diye düşündüm. Eski bir öğrencim internetten bulduğu bir yazıyı benimle paylaşmış.Lütfen hiçbir meslektaşım alınmasın! Amacım kimseyi yaralamak ya da suçlamak değil. Bu mektupta anlatılanlara birçoğumuz yabancı değiliz. Bugün hala bu hataları yapan Öğretmenler var mı bilmiyorum?Cezaevinden bir mahkumun ilkokul Öğretmenine yazdığı bir mektubu paylaşacağım sizlerle. Mektup hakkında hiçbir yorum yapmak istemiyorum. Mektubun tek bir satırına bile dokunmadım. Sadece okurken içimi acıtan ve dikkatimi çeken cümleleri kalınlaştırdım. İşte Mektup;Öğretmenim çok suçlusun.Dün selamını aldım Öğretmenim. Eğer hapishanede olmasaydım gelip hem elini öper, hem de bu sözlerini yüzüne söylerdim.Sen çok suçlusun öğretmenim.Bana kızmışsın, eleştirmişsin. "Böyle bir insanın öğretmeni olduğum için utanıyorum" demişsin. Doğru söylemişsin. Benim gibi bir insan yetiştirdiğin için gerçekten çok utanmalısın. Çünkü ben gururlanacak hiçbir güzel şey yapmadım. Aileme, çevreme ve sevdiklerime zarar verdim, kötü işlere bulaştım. Sonunda da hapse girdim.Ben iyi bir insan, faydalı bir kişi olamadım. Bu doğru. Ben de kendimden memnun değilim. Çevredeki insanlar tarafından dışlanmak, horlanmak ve kötü bir insan olarak görülmek elbette ki, insanı memnun etmez. Ama öğretmenim, benim bu kötü ahlakım ve yanlış davranışlarımın sebebi sensin.Sen çok suçlusun öğretmenim.Beni okutan, beni eğiten ve bana şekil veren sensin. Sana baktım, örnek aldım. Ne verdiysen o oldum. Seninle beş yıl aynı okulu paylaştım, sonra da mezun oldum. Hatırlar mısın maceralarımızı, hatırlar mısın bana yaptıklarını?Gel birlikte hatırlayalım da neden suçlu olduğunu söyleyeyim.Annem yoktu. Evimizdeki ikinci anne de beni istemiyordu. Ailede hiç huzurum ve rahatım yoktu. Her şeyi eksik ve noksan yapıyordum, verdiğin görevleri de bu yüzden yerine getiremiyordum. Benim zor hayat şartlarımı bildiğin halde asla anlayışlı olmadın, hep üzerime gelip, çok ağır, çok ezici ve gururumu kırıcı hesaplar sordun. Beni hem sevgiden, hem okuldan, hem de toplumdan soğuttun.Neler mi yaptın?Annem olmadığı için temiz ve tertipli olamıyordum. Benimle her sabah bu yüzden alay ederdin. Ya kirli ve yırtık pantolonumla, ya kirli ellerim ve uzamış tırnaklarımla, ya da bakımsız yüzüm ve saçlarımla alay ederdin. Nasıl ezilip büzülürdüm, küçülürdüm ve sana içten bilenirdim.Ödevlerimi yapmayınca, elindeki cetvelle vurmadığın ve acıtmadığın yer kalmazdı. Dayanamayıp ağlayınca da "Erkekler ağlamaz" derdin. Bu yüzden, okula gelmek bana işkence olurdu. Zaten huzursuz evden bir an önce kaçmak, kendimi dışarı atmak isterdim. Tek sığınağım okuldu. Okulu da sen bana dar ederdin, senin yüzünden geldiğime pişman olurdum. Bu yüzden bütün insanlara, herkese isyan eder, asi olurdum.Bir gün beni babama şikayet etmişsin: "Ders çalışmıyor ve çok yaramazlık yapıyor" diye... Babam beni ölesiye dövdü. Babamın o ölesiye dayağına değil, senin şikâyetine içerledim.Ah öğretmenim sen çok suçlusun.Ne olurdu öğretmenim bana bir güleryüz gösterseydin, hal-hatırımı sorsaydın, yanağımı okşayıp, bir sevgi gösterisi yapsaydın ve beni kendine bağlayıp, nasihatler etseydin.Neden bunları benden esirgedin?Halbuki sana sığınmayı, senden yardım beklemeyi ne kadar istemiştim? Ah beni bir kez koruyup kollasaydın, belki de o isyan ateşi yanmadan sönecekti.Beni kaç kez sınıftan kovdun, onurumu beş para ettin. Arkadaşlarımın önünde benimle alay edince ve onların da bana gülüşlerini görünce, kaç kez ölmek istemiştim.Kısacası, sen bana iyi bir model olamadın, örnek bir öğretmenlik sunamadın. Benim toplum için zararlı olmama zemin hazırladın. Bir anlamda ektiğin tohumlar, ruhumda isyan meyvelerini verdi. Sonra da hem kendime hem de çevreme zararlı bir insan olup, çıktım.Sen çok suçlusun öğretmenim.Benden o şefkati esirgemeseydin ne olurdu? Bana da bu acıyı yaşatmasaydın?Evet, utan öğretmenim. Benim yaptıklarıma bakarak utan. Bana öğretmen olduğun için utan. Utan da, diğer öğretmenler senin gibi olmasınlar.Sen çok suçlusun öğretmenim. Ama, yine de ellerinden öperim. Çünkü ne de olsa sen benim öğretmenimsin.Cezaevinden Ziya Ş.Sait ÇAMLICAEğitimci - Yazarmystical2007-11-08 15:50:51
ZENGİNLİK..Yırtık pırtık paltolar giymiş iki çocuk kapımı çaldılar. “Eski gazeteniz var mı, bayan?” Çok işim vardı. Önce hayır demek istedim, ama ayaklarına gözüm ilişince sustum. İkisinin de ayaklarında eski sandaletler vardı ve ayakları su içindeydi. “İçeri girin de, size kakao yapayım” dedim. Hiç konuşmuyorlardı. Islak ayakkabıları halıda iz bırakmıştı. Kakaonun yanında reçel ekmek de hazırladım onlara, belki dışarıdaki soğuğu unutturabilir, azıcık da olsa ısıtabilirdim minikleri. Onlar şöminenin önünde karınlarını doyururken ben de mutfağa döndüm ve yarıda bıraktığım işlerimi yapmaya koyuldum. Fakat oturma odasındaki sessizlik dikkatimi çekti bir an ve başımı uzattım içeriye. Küçük kız elindeki boş fincana bakıyordu. Erkek çocuğu bana döndü ve “Bayan, siz zengin misiniz?” diye sordu. “Zengin mi?Yo hayır!” diye yanıtlarken çocuğu, gözlerim bir an yağımdaki eski terliklere kaydı. Kız elindeki fincanı tabağına dikkatle yerleştirdi ve “Sizin fincanlarınız ve fincan tabaklarınız takım” dedi. Sesindeki açlık, karın açlığına benzemiyordu. Sonra gazetelerini alıp çıktılar dışarıdaki soğuğa. Teşekkür bile etmemişlerdi, ama buna gerek yoktu. Teşekkür etmekten daha öte bir şey yapmışlardı. Düz mavi fincanlarım ve fincan tabaklarım takımdı. Pişirdiğim patateslerin tadına baktım. Sıcacıktı patatesler, başımızı sokacak bir evimiz vardı. Bir eşim vardı ve eşimin de bir işi. Bunlar da fincanlarım ve fincan tabaklarım gibi bir uyum içindeydi. Sandalyeleri şöminenin önünden kaldırıp, yerlerine yerleştirdim. Çocukların sandaletlerinin çamur izleri halının üzerindeydi hala. Silmedim ayak izlerini. Silmeyeceğim de. Olur ya unutuveririm ne denli zengin olduğumu!!!!mystical2007-11-08 15:48:48
gülünhüznüyüm
09.10.2007, 05:56
Saglam tarafina oturuyoruz...yetiyor bize Mut'un bir dag koyunde dostlarla birlikte gezerken yasli bir kari kocayigordum.. Baktim bir kanepenin uzerinde oturuyorlar... Iyice yaklastigimdatezekten yapilmis evlerinin bahcesinde oturduklari kanepenin bir tarafinintamamen kirik oldugunu, kanepenin saglam tarafina sIkisarak oturduklarinive sohbet ettiklerini anladim.
Yuzlerinde bir tebessum vardi..Evin halinden ve kari kocanin kilik kiyafetinden maddi durumlarinin hiciyi olmadigi ve yenibir kanepe alacak guclerinin olmadigi hemen anlasiliyordu...Selamlastiktan sonra, 'Kanepe kirilmis' dedim... Yasli adam buyuk birbilgelikle cevap verdi, ' Biz de saglam tarafina oturuyoruz... Yetiyorbize..'Kadin da tamamladi, ' He ya yetiyor bize bak ne guzel oturuyoruz'Sevdigimin elini daha sIki sIki tuttum...Oyle ya,' Ask bu kanepe neden kirik, neden yeni bir kanepe almiyoruz' diyedirdir etmek, sIkayet etmek yerine, 'Kanepenin saglam tarafini paylasmak'degil midir?...
Ve iste yukarıda yer alan bu fotogafi buyuterek evimin en gorunur yerineastim...aLINTIDIr...mystical2007-11-08 15:46:59
gülünhüznüyüm
09.10.2007, 06:25
Bana şehitliği anlatsana Öğretmenim! “Bana şehitliği anlatsana öğretmenim!” diye bir soru sorsa öğrencilerimden birisi, nasıl cevap veririm diye düşündüm?Nerden başlamalıyım anlatmaya?Şehit olanın ulaştığı makamdan mı başlamalı?Ateşin düştüğü yeri anlatmalı mıyım?Evlat acısı çeken anne babanın yüreğindeki ateşi kelimelere sığdırabilir miyim?Genç yaşta dul kalan, evinin direği yıkılan “hayat arkadaşının” acısını ifade edecek kelimeleri, sözlüklerde bulabilecek miyim?Babasının yolunu beklerken, babasının resmini öpen, “yetim çocuğun” tabuta bakışını ben nasıl anlatırım ki?“Evlat acısı nedir öğretmenim!” diye sorsa başka bir öğrencim nasıl anlatırım ben o annenin yüreğindeki ateşi. Ellerini bağrına vura vura ağlayan bir annenin acısını ben anlatamam ki! Anlatmaya yüreğim dayanmaz ki!“Şehidin babası niçin Vatan sağ olsun!” dedi. “Vatan sağ olsun!” derken sesi niçin titriyordu şehidin babasının?” diye sorarsa öğrencilerim ben ne diyeceğim? 'Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır/ Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır'” mısralarını anlayabilirler mi?“Tabuta bakıp ne olduğunu bile anlayamayan o küçük çocuk, niçin etrafına şaşkın şaşkın bakıyordu öğretmenim?” diye soran olursa nasıl cevap vereceğim. Cümle kuramam ki o zaman. Kelimeler boğazımda düğümlenir. Harfler kelimeye, kelimeler cümleye dönüşemez ki!“Geline kına yakılır, koyuna kına yakılır da Askere niçin kına yakılır öğretmenim?” sorusuna cevap verebilir miyim?“Gelin kocasına kurban olsun, koyun Allah’a kurban olsun, askerde vatana kurban olsun diye kına yakılır!” diye cevap versem yeterli gelir mi acaba?“Şehitler mektup yazar mı öğretmenim?” diye soran olursa, ne derim ben onlara. Sınıftan öğrencinin biri ayağa kalkar ve “Benim babam şehit oldu. İşte size bir şehit mektubu!” diyerek şehit babasının mektubunu gözyaşları içerisinde okumaya başlarsa ben ne diyebilirim ki?Şehit Mektubu…Sana evlat acısı yaşattığım için beni affet anne!Biliyorum bana kızmıyorsun. Ama içinde yanan ateşle “ağıt” yakıyorsun anne. Ana yüreği bu. Biliyorum yüreğinde kocaman bir kor yanacak bundan sonra. Bayramların bayram olmayacak bensiz. Mezarımın başında geçireceksin tüm bayramlarını. Mezar taşımı temizleyeceksin gözyaşlarınla.Düşman işgaline uğramasın bu topraklar anne. Dayan annem dayan! Ben seni şehitlerin arasında bekleyeceğim.O koca yüreğinde ateş yaktığım için beni affet baba!“Vatan sağ olsun!” derken sesin titreyecek biliyorum baba. Bayrağımıza bakarken “Vatan sağ olsun!” diyeceksin tekrar tekrar… Çocukluğumda bana anlattığın Çanakkale şehitlerine senden selam götüreceğim baba. Beni affet taze gonca gülüm, hayat arkadaşım!Seni genç yaşta dul bıraktığım için. Ben şehit oldum, sen şehit eşi. Dünya hayatında yokluğumun acısını yaşayacaksın belki…Tabutumun başında ağlarken “Doyamadım sana yiğidim!” diyerek gözyaşlarını damlattın tabutuma. Ben sana doydum mu sanıyorsun? Ya senin namusuna leke getirecek alçaklar ülkemi işgal etseydi! İşte o zaman ben gerçekten ölmüş olurdum.Sizi “yetim” bıraktığım için beni affedin evlatlarım!O küçük ellerinizi tutup yanaklarınıza bir öpücük daha kondurmak için neler vermezdim. Kokunuz burnumda tüterken şehitlik nasip oldu. Size doyamadım.Sen beni öldü sanma oğlum. “Şehitlere ölü demeyin!” diyen Allah, bize ölmeden önce yerimizi gösterdi. Orayı görsen sende bir an önce şehit olmak istersin. Seni orda bekleyeceğim oğlum! İnşallah sende şehit olursun!Kolay mı bırakıp gittim sizi sanıyorsunuz. Hepiniz gözümün önünden geçtiniz. “Ben sizi nasıl bırakıp giderim?” diye düşünürken, Hz. Peygamberi gördüm anne. Ellerini açmış beni bekliyordu anne. Ruhumu teslim ederken gideceğim yer gösterildi bana. O ne güzellik! Cennete uçtuğumu anladım. Bakmayın siz cesedimin kan revan içinde kaldığına. Hiç acı çekmedim ben. Dünyada şehitlerden başka hiç kimsenin yaşayamayacağı kadar rahat bir ölüm yolculuğu yaptım.Milletime söyleyin, beni Fatihasız bırakmasın!Mektubu okuduktan sonra, babasının ellerinden öper gibi, mektubu öpüp alnına koyarsa öğrencim, ben onun gözlerinin içine nasıl bakarım?Babasının son mektubunu okurken bile dimdik duran öğrencimin alnından öperken, gözyaşlarımı tutabilir miyim?Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda!Cani, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.Sait ÇAMLICAEğitimci - Yazar
gülünhüznüyüm
09.10.2007, 06:26
Kardeşim Hasan’a(Şehit düşmüş tüm Mehmetçiklere atfedilmiştir)Kardeştik;öz kardeş olmasakta,Süt kardeş, kan kardeş...Daha dün gibi aklımdakestiğimiz kollarımızıbirbirine tutuşturduğumuz... Beraber büyüdük...Aynı mahalle, aynı okul,ve aynı çamurlu yollar...Derslerde aynı sırayı paylaşırdık,tenefüste aynı simidi bölüşürdük...Öğretmenimiz hep arka arkaya okurdu adımızı;Çakır İbrahim, Çakır Hasan...Yalanım yok; benim notlarım daha yüksekti,kopyayı da sen iyi çekerdin hani...Sen asker olacağım derdin,bense tarih öğretmeni... Rakip olduğumuzda kavga ederiz diyehep aynı takımda oynardık.Hafta sonları balığa giderdik;Kıskanırdım;çünkü en büyük balıklarıHep sen tutardın… Terslik ya aynı kıza tutulmuştuk.Sen söyledin, ben gizledim...Lise bitince ayrıldı yollarımız;Ben üniversiteli oldum,sen ise asker... Uzunca bir süre haber gelmedi senden.Sonra bir gün adın çıktı televizyonlardaŞehit olmuşsun meğerBir gece baskınında...Adressiz bir kurşunmuş yüreğine kan kusan,bunca yıllık emeğe yazık oldu be Hasan... İ. ÇAKIr
gülünhüznüyüm
09.10.2007, 06:27
Aşk Sadece Sende Mecnun Eyledi BeniAşka adanan mevsimleri kalbinde sûr eyleyen zemheri bir çığlıktı senin adın. Yağmurlar taşırdın gök mavisi umutların terkettiği şehirlere. Her şehir adına adanan bir destanın ayak sesiydi. Geceleri bu yüzden sen kokardı her şehir. Ve ben tüm şehirlere inat şehirsizliği seçtim seni sevmenin şehrinde. Ey menekşe kurusu hayallerini suya vuran aksinde yitiren sevdam! Ey aşk iklimini kalbindeki hüzün mevsimine kurban eyleyen kavgam! Gökyüzü bilmişken ben seni. Toprağa düşen ne kadar yağmur tanesi varsa hepsini sana râm eylemenin niyazıdır bu ağıt. Her ağıt kendi sesleminde taşır sürûrunu. Ve ben sükûnete muteber kıldım sana mecz eylediğim ne kadar harfim saklıysa gecenin rahlesinde. Bu ağıt, ellerimde büyüttüğüm yıldızlarla ismine şerhettiğim bir parantez ol diyedir sevda şerhime. Bir sözdür bu sana, ilelebet göğsümde muskalanan. Söz ki Nûn'a değer Elif olmaya meylederken kalbim. Anlasana sevdegâhım. Sende cüzlensin istiyorum yüzünün ayetlerinde huzur sûrelerine mâtuf olan aşk. Veyl ve aşk adına Zeyl ve kan adına Gece ve düş adına Ateş ve kül adına Huruf makamının esrârına mahkum kalıyor işte dil-i efgânım. Oysa sana seslenmek isterdim zemheri aylarında. Sen ol diye haykırmak isterdim; güneşin ellerime değen parıltısının üstündeki hülya. Sen ki; mesrûr gecelerin mahremiyetine musâddık eylediğim rüyaların menekşelerce yorumlanan nağmesisin içimde. Bir kelebek kanadında sakladığım hayatın; yusufçuk kuşlarının rehberliği eşliğinde kalbime vehmettiğim tercümesisin. Ayaz ve kar adına Duman ve is adına Hazan ve yas adına Allah ve ins adına Kör gecelerin esaretiydi beni sana kalbeyleyen. Yusuf'un düştüğü kuyuydu belki de lâmekan gönlümün sende bulduğu. Her Züleyha yırttığı gömlekte taşır aşkının değerini bilirim. Ben bu yüzden yağmurdan bir libas giyindim üzerime. Ki gözyaşlarınla yırtasın diye haya perdemi. Ferhat ve Şirin adına Kerem ve Aslı adına Leyla ve Mecnun adına Muhammed ve Hatice adına Ey çöl yalımı saçlarında hüznün şarkısını mırıldanan kulbe-i âhzân'ım! Ey karanfil yanığı gözlerinde aşkın cilbâbını kuşanan sûret-i efkârım! Aşk Sadece Sende Mecnun Eyledi Beniİbrahim Saki
mystical2007-11-08 15:49:53
gülünhüznüyüm
10.10.2007, 01:25
Cüneyt Arkın şehitler için ağıt yaktıÜnlü oyuncu Cüneyt Arkın terör örgütü PKK’nın katlettiği Mehmetçikler için duygu yüklü bir ağıt kaleme aldı. Arkın, şehitlerimiz için yazdığı ağıtı internet sitesinde yayınladı.10 Ekim 2007 07:40 Cüneyt Arkın şehitler için ağıt yaktıSanatçı şöyle devam etti: "Ecdadımız, vatanımızı, kan, gözyaşı, ölümler, acılar ve büyük fedakarlıklarla kurdular. Muhteşem bir tarih, eşsiz bir medeniyet yarattılar. Bu tarih, bu medeniyet, bu vatan hepimizin. Biz büyük bir milletiz. Bu yüzden hepimiz kardeşiz. Şimdi küstah dış güçler içerideki gayri milli odaklar, kanlı ayrıcalıklı terörle kutsal vatanımızı, bölüp parçalamak bizi haysiyetsiz, onursuz sömürge bir millet haline getirmeye çalışıyorlar. Bu hainliğe karşı, yürek yüreğe bir araya gelerek mücadele etmek, en şerefli görevdir. Şehitlerimizi şükranla bağrımızda saklıyoruz. Yürekleri yanan ana babaların mübarek ellerini hürmetle öpüyoruz. Şehitler ölmez, vatan bölünmez."İŞTE ARKIN’IN AĞIDIGüle güle oğlumYiğidim, aslanım Şehidim Canım ciğerim EvladımKorkunç cesur ve kahramansınSon nefesini verirken o anda acaba ne düşündün?Gözlerinin önünden neler geçti?Sevdiklerinin yüzleri mesela...Annenin kokusunu unutmamışsındır.Mutlaka Adını da fısıldamışsındır 'Vatanım' der gibi.Memedim, MehmetçiğimÇiçekler açıyor Anadolu'da. Bebeler doğuyor inadına.Ekinler büyüyor. Ekmekler pişiyor. Çocuklar gülüyor, hür ve mesutSen işte bunlar için şehit oldun. Şeref ve gururumuz adına. Hala bir umut varsa Anadolu'da.Sen olduğun içindir. Yüreklerimiz bayrak, bayrak zafer Bereketse bu memleketÜmitlerimiz sonsuzAnlımız ak.Hürriyet ve ekmekHepsi senin adına.(Bugün)
gülünhüznüyüm
10.10.2007, 03:34
Aşk sessiz,sevgi dilsizdirBir adam anlatıyor ve bir avukat dinliyor: Karımı 1998'in sonbaharında kaybettim...Yedi senelik evliliğimizin iki senesini kanser tedavisi için hastanelerde geçirmiştik.Karım , her evlilik yıldönümümüzde ikimizin fotoğrafını çerçeveler, 'Bunlar bizim hayatımızın gölgeleri' derdi.. Öldüğünde,yedi tane resmimiz vardı.97'in bir gecesinde onu aldattım.Oysa ona sürekli onu ne kadar çok sevdiğimi ve sonsuza kadar sadık kalacağımı söylerdim. Ölmeden iki hafta önce yine aynı şeyi tekrarladım. Tuhaf bir gülümsemeyle baktı bana ve sadece 'Biliyorum' dedi. İzmir'e kar yağdığı gün, yani bir ay önce, evdeydim.Fotoğraflarımıza bakıyordum yine... Her çerçevenin altında bir harf olduğunu ilk kez o gün fark ettim.A.R.K.A.S.I.N. Gerisi için yılları yetmemişti.Ama sanırım 'Arkasına bak'yazmaya filan niyetlenmişti. Hemen çerçevelerin arkasına baktım.Hiçbir şey yoktu.Sonra birşey dürttü beni, hepsini teker teker söktüm. İnanabiliyormusunuz,herbirinin arkasından bir mektup çıktı! Geçirdiğimiz her sene için sevgi dolu sözleryazmıştı.1997'dekiresmimizin içinden çıkan zarf ise simsiyahtı.Ve içinden şu sözler çıktı: '14 Mart1997/Gözlerin bana başka birine dokunmuş gibi baktı /Söylemene gerek yok,biliyorum...' 2002'deyiz. Onu kaybedeli 4,aldatalı 5 yıl oluyor.İçim acıyor şimdi. Çünkü kadınlar biliyor, hissediyor..seni seviyorum diyenin sevgisinden şüphe et.Çünkü;Aşk sessiz,sevgi dilsizdir mystical2007-11-08 15:53:33
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 04:03
Bayramin FaziletiSevval Ayi'nin ilk günü olan Ramazan Bayrami Günü ile Zühicce'nin onuncu günü olan Kurban Bayrami Günü'ne bu ismin verilmesinin bir kac sebebi ileri sürülür. Birinci görüse göre, mü'minler bu günlerde gerek Ramazan Orucunu bitirerek Sevval ayindan alti gün oruç tutmaya yönelerek, gerekse farz olan hacc'i edâ edip Peygamber imizin ziyaretine yönelerek Allah'a (C.C.) karsi ibadet etmekten Peygamber imize hürmet etmeye dönerler. Ikinci görüse göre, bayramlarin her yil tekerrür etmelerinden dolayidir. Çünkü görüse göre, bu ismin sebebi. Allah`ìn bu günlerdeki iyilik ve bagislarinin bollugudur. Diger bir görüse göre de, bu günlerin gelmesi ile ortaliga sevine ve nese geldigi için bu günler, bu adi almislardir. Peygamber imizin kildigi ilk bayram namazi. Hicretin ikinci yilina restlayan bir Ramazan Bayrami Namazi'dir. Bundan sonra Peygamber imiz Bayram Namazi'ni devamli kildigi için, sünnet-i müekkede'dir. Peygamberimiz (S.A.S.) buyuruyor ki: «— Bayramlarinizi tekbirler ile senlendiriniz.» «— Kim bayram günü üç yüz kere «sübhanellahu ve bihamdihi» der ve sevabini ölmüs müslümanlara bagislarsa, her müslüman ölünün kabrine bin nûr iner ölünce Allah kendi mezarina da bin nûr gönderir.» Vehb Ibni Münebbih buyuruyor ki; «Seytan her bayram günü öfkesinden inler. Etrafina toplanan yardakçilari «Seni öfkelendiren nedir, efendimiz» diye sorarlar. Seytan da onlara su cevabi verir. «Bu gün Allâh Muhammed (S.A.S) ümmetinin günahlarini afvetti Onlari mutlaka nefsi arzulara ve hazlara daldirarak oyalamalisiniz.» Allah, Ramazan Bayrami Günü cenneti yaratti. Tûbâ agacini dikti, Cebrail'i. (A.S.) vahiy indirmek üzere vazifeiendirdi. Firavun büyücülerinin tevbesini kabul etti.» Peygamber'imiz (S.A.S.) buyuruyor kh «— Kim, önemini bilerek bayram gecesini ibâdet ile geçirirse, kalblerin öldügü gün onun kalbi diri kalir.» Hz. Ömer. ogullarindan birini bayram günü sadece yirtik bir gömlek içinde görünce aglamaya baslar. Oglu ona «Niye agliyorsun» diye sorar. Hz. Ömer ogluna «Yavrum, bayram günü seni çocuklar bu yirtik gömlekle görünce hayal kirikligina düseceginden çekiniyorum» diye cevap verir. Oglu da ona «Ancak Allah'in Rizâsi'ndan mahrum kalan veya ana - babasina âsi olanlar hayal kirikligina düserler. Ben ise senin hosnutlugun sayesinde Allah'in Rizasi'ni kazanacagimi umuyorum» diye cevap verir. Bunun üzerine Hz. Ömer gözyaslari içinde oglunu bagrina basar ve ona duâ eder. Su beyitlerin sâiri, ne güzel söyler: «Dediler ki; «yarin bayram, ne giyeceksin?» Dedim ki, «Kuluna susayinca su sunan Allah'in bagisladigielbiseyi Fakirlik ve sabir öyle iki elbisedir ki. Onlarin arasinda barinan kalbin sahibi bayram ve Cum'âlarigörür. Ey ümidim! Sen yoksan bayram matemdir bana. Sen bana görünür veya sesini duyurursan, o zaman benim içinbayram var. Bildirildigine göre. Ramazan Bayrami sabahi, Allah (C.C), Melekleri yeryüzüne indirir. Onlar sokak baslarina dikilerek insanlardan ve cinlerden baska her canlinin duydugu bir sesle söyle seslenirler. «Ey Muhammed ümmeti! Büyük günahlari afveden ve bol bagislar sunan kerem sahibi. Rabb'inize çikin.» Mü'minler namaza katilinca ulu Allah, meleklere «Vazifesini yapan isçinin karsiligi nedir» diye sorar. Melekler «Yaptigi isin mükâfatini almaktir.» diye cevap verirler. Bunun üzerine ulu Allah «Sizi sâhid tutarim ki, onlara mükâfat olarak rizami ve magfiretimi verdim.» buyurur.
__________________mystical2007-11-18 16:38:26
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 07:55
Hani vardır ya, ağlarsın, ağlarsın da saklarsın gözyaşlarını...
Hani vardır ya, bataklığa düşer insan , kurtulmak için debelenenir. Debelendikçe bataklık içine çeker...
Hani vardır ya, bir işi bitirmek için uğraşırsın, uğraşırsında bazen sonu gelmez, eklendikçe eklenir işler üstüne...
Hani vardır ya, hep beklemekle geçer ömrün, hep birşeyleri beklersin, beklersin neyi beklediğini bilmeden...
Hani vardır ya, hep özveride bulunan sen olursun, olursunda kimselere yaranamazsın...
Hani vardır ya, insanın çekip gidesi gelir, gelirde nereye gideceğini bilmez yada gidemez.
Hani vardır ya, önce çocuklar sonra eşler anneler babalar onları düşünürsün hep, düşünürsün işte ve kalırsın öylece...
Hani vardır ya, unutmak istersin ama unutamaz aksine beynine, yüreğine bir mıh gibi kazınır olaylar isimler...
Hani vardır ya, yıllar geçer geçerde pişmanlıklar ağır basar...
Hani vardır ya, aklına keşkeler düşer, düşerde ağlarsın...
Hani vardır ya, ağlarsın, ağlarsın da saklarsın gözyaşlarını, yastığın şahit olur ağladığına bir tek...
mystical2007-11-18 16:42:13
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 09:14
Çocukluğumuzdan kalan bir hatıra artık kağıt gemiler. Annelerimize yaptırırdık origami sanatının nadide örneklerini. Bazılarının annesi piyano bile yapardı, kağıttan. Ne halta yarayacaksa!.. Bizim gemilerimiz de yüzerdi. Yüzerdi ve benim gemimdi. Ve çok gemim battı, üzgün gözlerle arkasından baktığım çok kağıt yumağım oldu. Tatlı güneş kumral tenime vururken, az bükülmedi dudağım, darmadağın olan gemimin ardından bakarken. Her batan geminin ardından anneme koşardım. O yapmazsa birini bulurdum elbette. Diyoruum ya küçüktüm, herkes seviyordu beni. Herkes gemiler inşa ediyordu bana. Büyüdükçe kartlaştık mı nedir? Bütün yardım elleri saydamlığın ardından el sallıyor. Belki de benin bunun sebebi. Ne yapalım, tutulmuyor yıllar. Geçiyor, gidiyor. Geriye sadece anılar kalıyor-değerini bilirsek tabi ki-. Neyse. Seni seviyorum kağıttan gemim. Suyun en ufak, gereksiz hırçınlığında batacağını bilsem de seviyorum. En azından sende geçmişim yazıyor. Çok gezdirdin hem, beni o küçücük yüreğimde kurduğum hayallerde. Tam ifade etmek gerekiyorsa emektarsın, emek verdin. Olur ya, birgün bir çocuk bile sevmezse seni, sen bana gel. Ben hala seviyorum seni. Beraber hayallere yelken açarız. Olur mu?Alıntıdır...!
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 09:15
BENİ Mİ SEVİYORSUN?Kadın adamı çok seviyordu... Yemyeşil ovalarını verdi adama Yaşam fışkıran. Beni seviyor musun? Evet, dedi adam... Güneşini, ayını verdi kadın Yıldızları taktı bir bir adamın omuzlarına... Beni seviyor musun? Tabi, dedi adam... Kadın çağladı Gürül gürül akan pınarını verdi adama. Beni seviyor musun? Elbette, dedi adam... Kadın bağlandı Yaşam ipini adama verdi. Bir oldular tek oldular adamla. Beni seviyor musun? Biliyorsun, dedi adam... Kadın dağlarını verdi adama Tırmandılar doruklara. Beni seviyor musun? Aşağılara baktı adam zirveden. Başkalarını gördü Sustu adam... Ağladı kadın... Gözyaşını verdi adama Almadı adam... Kadın onurunu verdi adama Şaşırdı adam... Sordu yine usulca kadın Beni mi seviyorsun? Onu da seviyorum seni de, dedi adam... Sustu kadın... Verecek bir şeyi kalmadığında... Senin yüreğine ihtiyacım var, dedi adam Başkasını sevebilmek için... Çıkarıp yüreğini verdi kadın. Korktu adam... Beni sevmiyor musun, dedi adam. Sesi yoktu kadının söyleyemezdi. Gözleri yoktu kadının ağlayamazdı. Kalbi yoktu kadının sevemezdi. Onuru yoktu kadının yaşayamazdı. Nurdan Ünsal
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 10:06
Umudun adı....Bir düş yağmuru sızan yüreğime..Gelme nöbetlerine tutsak, aciz kalan ellerim..İnci tanem sana nişanım.. Göl kıyısında elime değen yağmur damlasına tuttum tükenen nefesimi,sayıyorum..Yanımda olmasanda yine seni yine seni yine seni bileceğim. Sadece seni yüreğim biliyorum.Uzaklardan rüzgarın sesi gözyaşıma çalıyor türküsünü..Sevdiğine değen yüreğini adınla sarmala..Bir ihtimal yaşıyorum adını yüreğime..Sevda iklimlerine asıyorum usulca en kuytularda bildiğimi..Adını yaşıyorum sensiz yüreğimde..Serap misali çöllerde izimi kaybettim, kum taneleri meçhul.. Hayalin resmini elimden düşürdüm kırmızı bir gül beklediğimdi vazgeçtim.. Artık kırmızı bir gül beklemiyorum.. Papatyalar seviyorum başucumda dikili olan..Boş kağıda atılan imza hükmünde geleceğe kurduğum hayalin resmi..Gözyaşlarımı sayamıyorum,birikmişim tükendi.Ömrümün biçare günü senden gelecek muştuyu gecenin körüne astım.Yüreğim beş taş masalının anlatıldığı ülkede salıncakta..Bir ilkbahar ikindisi papatyalar beyazın son demine hoşçakal demeye hazırlanırken yeşilin en güzel tonu siyaha bürünmeye niyet tutarken küçük bir kız 5 taşını eteğinden atarak oynamıyorum diyerek ayağa kalkmış ve koşmaya başlamış.Ela gözlerini upuzun saçlarının arasından savurup rüzgara;“Anneciğim seni çok özledim” diye gökyüzüne göz kırpmış.En sevdiği ıhlamur ağacının dalına kurulan salıncağa binerek sallanmaya başlamış."Bugün sana biraz daha yaklaşıp söyleyeceğim" deyip hızlanmaya koyulmuş.Beyaz damlalar misali maviye sızan bulutlara uçuyorum diye bağırıp pırıldayan gözlerini sımsıkı kapatmış.“Anneciğim her gün umudumun adını fısıldıyorum,bana öğrettiğin umudumun adını”.Küçücük elleriyle gözlerinden süzülen inci tanelerini silerken sesini yükseltip;"Anneciğim umudumun adı yüreğin,senin yüreğin benim gözlerim,yüreğine çok iyi bakıyorum ve seni çok seviyorum."Gündüzün beyazı gecenin siyahına tülünü çekerken küçük bir not asılı kalan gün adına düşülen..Herkesin kendi payına..Umudun adı hiç tükenmesin..alıntı
mystical2007-11-08 15:55:30
gülünhüznüyüm
11.10.2007, 10:58
Gençliği ve güzelliği kendisini terk ederken bir acı indi Züleyha’nın kalbine.Son bir çığlık gerisin geri dönmek istedi.Kadın olanın, ilk ölümünü kabullenmesi kolay değildi.Rabbinden mucize diledi.Rabbim dedi bana gençliğimi, bana güzelliğimi geri ver.Endam aynalarıyla bölündüğünde yollarım, yarım aynalar tutulduğunda yüzüme, dökülen o sınırsız ışığı geri ver.Geri ver parlak inci tenimi,hilal kavsi kaşlarımı, bir ceylanın gözlerinden müstear,eşinden başkasına dikilemeyecek gece rengi gözlerimi.Bir meyvenin tazeleğini içmiş ağzımı,inci dişlerimi. Yanağımda tek,gerdanımda çifte benimi.Kınalı topuğumu örten simsiyah saçlarımın gecesini, Hindistan’ın aysız geceleri kadar kara ve büyülü, bir büyücünün tezgahındaki misk ve amber karışımları kadar güzel kokulu,sırma kadar parlak ve bir yılan kadar kavrayıcı saçlarımın hazinesini.Geri ver Rabbim gençliğimi, güzelliğimi.Ak göğsümü ,ince belimi, Rabbim, dedi Züleyha, bana endamımı ver geri. Rüzgar estiğinde boynu bükülen gül dalı, yıldızlara baş çeken servi ağacı, suya eğilen söğüt dalı kıl yeniden beni. Rabbim, dedi Züleyha, mucizedir bunu istemek bilirim.Ama mucizen doldurmuş değil mi dört bir yanımı?Göklerinden kayan bulutlarında mucize var,sabit gibi görünüp de yürüyüp duran dağların, yatağını doldurup da taşmayan deniz,Direksiz duran, çembersiz dönen gökkubbe,Saydam küreler üzerinde birbirine çarpmadan ve harikulade bir nizam içre dönüp duran seyyarelerin mucize.Rabbim, dedi Züleyha, gökte asılı duran hilalin mucize, doğan ay, batan ay mucize.Her seher vaktinde ağarması günün,her gurup vaktinde dökülmesi geceye.Kemale çıkması güneşin, zevale akması her gün, her sabah doğması, batması her akşam.Nil’in mevsimine göre taşması ve yüzyıllardır denize doğru akması mucize değil mi? Bana mucizeni ver. Bana gençliğimi, bana güzelliğimi geri ver.Mısır ülkesine yağıp duran şu yağmurlar, her bir yağmur damlasının çölün susuz göğsüne inmesi, ve oradan bir daha göklere yükselmesi mucize değil mi? Nefes alışım mucize,yaradılışım mucize,bir kan damlasından var edilişim,Ölecek olduğum mucize, mucize bir daha dirilecek olduğum.Ölüm mucize, öğrendim ölümlüymüşüm,Tekrar doğmamı sağla, aşk mucize öğrendim ölümsüzmüşüm.Bana gençliğimi bana güzelliğimi geri ver.Mucizeyse istediğim, isteyebildiğim mucize, Rabbim bana mucizeni ver.Mucize değil mi Rabbim şu kalbimdeki?Rabbim, sana görmeden iman edişim mucize değil mi?Züleyha saatlerce böyle dua etti.Ağladı. Kalbi yandı. Rabbine inancı gibi duasında da samimiydi. Üstelik hiçbir dua cevapsız kalmazdı. Ama Züleyha’nın duası Rabbi katında kabul bulmadı.Çünkü onun duası, sevk edildiği yolculuğun mutabıkı olan bir dua değildi. Güzelliğini sureti olarak geri istiyordu. Züleyha’nın sırtında hala dağlar vardı...Yusuf ile Züleyha/Nazan Bekiroğlu
__________________
gülünhüznüyüm
14.10.2007, 06:29
Jack yavaşlamadan önce Takometreye baktı: Hız limitinin 50 mil olduğu yerde 73 mil ile gidiyordu ve son dört ay içerisinde dördüncü defa polis tarafından durduruluyordu. Bir insan nasıl bu kadar şanssız olabilirdi?Jack arabasını sağa çekti,"İnşallah şu anda yanımızdan daha hızlı bir araba geçer." diye düşünüyordu. Polis elinde kalın bir not defteri ile arabadan indi. Bob? Bu Polis Kiliseden Bob değil mi? Jack iyice arabasının koltuğuna sindi. Bu durum bir cezadan daha kötüydü. Kiliseden tanıdığı bir Polis, arkadaş olduğuna bakmaksızın birini durduruyordu. Hem de hızlı gidip, trafik kurallarını ihlal ettiği için.— “Merhaba Bob. Birbirimizi yeniden böyle görmemiz çok ilginç”. — “Merhaba Jack” Bob gülümsemiyordu.— “Beni, karımı ve çocuklarımı görmek için eve giderken yakaladın”.— “Evet, öyle” Bob umursamaz görünüyordu.— “Son günler eve hep çok geç geldim. Çocuklarım beni uzun süredir hiç görmedi.Ayrıca Diana bana bu akşam; patates ve biftek yiyeceğimizi söyledi. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”— “Evet, ne demek istediğini anlıyorum. Ayrıca trafik kurallarını ihlal ettiğini de biliyorum.” diye cevapladı Bob.— “Eyvah! Bu taktik fazla işe yaramayacak gibi. Taktik değiştirmek gerekli” diye düşündü Jack. “Beni kaç ile giderken yakaladın?”— “Yetmiş. Lütfen arabana girer misin?” dedi Bob.— “Ah Bob, bekle bir dakika lütfen. Seni gördüğüm anda takometreye baktım. Sadece 65 mil ile gidiyordum.”— “Lütfen Jack, arabana gir” diye üsteledi Bob.Jack canı sıkkın bir şekilde arabasına girdi, kapıyı çarparak kapattı. Bob not defterine bir şeyler yazıyordu.— “Bob niye benim ehliyetimi ve araba ruhsatımı istemiyor ki” diye düşündü Jack. Ne olursa olsun, bundan sonra kilisede bu adamın yanına oturmaktansa, birkaç pazar kiliseye gitmeyecekti Jack. Bob kapıyı tıklatıyordu. Jack arabasının penceresini5 cm kadar açtı. Bob Jack'a bir kâğıt verdi ve gitti.— “Ceza değil bu” diye kendi kendine söylendi Jack. Bir anda sevinmişti. Kâğıtta şunlar yazıyordu:"Sevgili Jack, benim bir kızım vardı. Altı yaşındayken çok hızlı araba kullanan biri tarafından öldürüldü. Bu kazadan dolayı, adam cezalandırıldı. 3 yıl hapishane cezasıydı bu. Bu adam hapishaneden çıkınca kendi çocuklarına sarılıp, öpüp, onları tekrar koklayabildi. Ama ben... Ben kızımı tekrar koklayabilip, öpebilmek için, cennete gidinceye kadar beklemem gerekiyor. Bin defa adamı affetmeye çalıştım. Bin kere de başardığımı zannettim. Belki başarmışımdır, ama hala KIZIMI düşünüyorum. Lütfen benim için dua et ve dikkat et Jack, bir tek oğlum kaldı..."Jack, 15 dakika kadar bir süre yerinden kıpırdayamadı. Daha sonra kendine gelip, yavaş yavaş evine gitti. Evine varınca, çocuklarına ve karısına sıkıca sarıldı.Bob'u şimdi daha iyi anlayabiliyordu.
gülünhüznüyüm
14.10.2007, 06:42
Bir hükümdarın pek çok cariyeleri vardı. İçlerinde pek güzel dilberler bulunmasına rağmen, siyah bir cariyeye daha fazla alaka ve sevgi gösterirdi. Diğerlerinin bunu çekemediğini fark eden padişah, bir gün kendilerine üzeri mücevheratla süsülü birer kristal bardak vermişti. Manevi değeri yanında maddi kıymeti de pek yüksek olan bu bardakları ellerinde tutan cariyeler, hayranlıkla bakarlarken padişah:- Herkes elindeki bardağı yere vurup kırsın, demişti. Güzel cariyeler hediyelerini sinelerine bastırarak:- Efendimizin bu kadar değerli bir hediyesini nasıl kırabiliriz! dediler. Siyah cariye ise padişahın emrini, hiç tereddüt etmeden ve vakit kaybetmeden der'akab yerine getirdi. Barfdak yere çarpılmış ve param parça olmuştu. Padişah siyah cariyeye hitaben:- Diğer cariyelerim bu kadar kıymetli bardağı kıramadıkları halde sen neden kırdın? dedi. Siyah cariyenin verdiği cevap ise çok takdire şayandı:- Bana efendimin kalbi lazım, kadehin ne kıymeti olabilir. Yeterk ki onun kalbi kırılmasın!Hükümdar, bu cevabın içerisinde diğerlerine gereken dersi vermiş bulunuyordu.Yüzü güze fakat özü çirkin bir kadın, kocasının kalbini kırmaya devam ettikçe, kalbte açtığı yaraya güzellik olamaz.
__________________
gülünhüznüyüm
15.10.2007, 07:23
Nefes almak bir mutluluk değil mi?Hemen bence gerekli mutluluk şartlarını verelim;1- Asla demeyiniz [ asla asla demeyiniz )] !2- ''ama'' ve ''fakat'' demeyiniz!3- ''farketmez'' derseniz yalan söylemiş olursunuz,her şey fark eder.4- Hiç bir cümlenizin fiili '' mış,miş ''veya ''lar,ler ''veya ''mişler,mışlar''veya ''larmış,lermiş'' le bitmesin, bunlar sizin bilmediğiniz ve görmediğiniz ,başkasının anlattığı eylemledir ve bunlara göre hareket hem size hem karşınızdakine zarar verir.5- Başkasının yerine düşünmeyin !!6- Başkasının yerine karar vermeyin !!7- Bencilce yaşayın,zaten insan bencildir ve kendisi için yaşar,aksini söyleyip veya düşünüp kendinizi kandırmayın,böylece kim olduğunuzu ve nerede olduğunuzu bilirsiniz. Başkalarına daha az zarar vermiş olursunuz.8- Pozitif düşünce ile yaklaşın konulara (yapacağım,başaracağım gibi), ama bu Pollyanna'cılık olmasın9- Asla vazgeçmeyin10- Geçmişi yargılamayın, bir şey kazanamazsınız sadece tecrübe olarak faydalanın ve mutsuzsanız tekrar etmeyin !11- Mutlu olmak ve ilerlemek için yaşanan şeyleri tekrar yaşamayın,yaşanmışlardan faydalanın (ateşin el yaktığını öğrenmek için elinizi ateşe sokmaya gerek yok,etrafınıza bakmak ve okumak yeterlidir)12- Kendinize ve etrafınızdakilere - insanlara güvenin onları sevin!13- Genelleme yapmayınız! (bütün erkeler veya kadınlar gibi)14- Siz hissetiğinizi yaşayın ,varsın dünya beğenmesin siz beğeniyorsanız yeterlidir.15- Bir anı yaşamak için yıllar harcamak başarısızlıktır, başarı bir anda yılları yaşayabilmektir.16- Ben hep veriyorum, almıyorum demeyin,sadece verirseniz,vermeyi bilmediğinizden o hiç bir yere gitmez.Almasını bilmeyen veremez, vermesini bilmeyen alamaz, ağlamasını bilmeyen gerçekten gülemez, üzülmesini bilmeyen sevinemez.Her şeyin dengesi vardır.17- Ve karar verin,şu an sizinde yeni bir hayata başlama anınız olsun
gülünhüznüyüm
15.10.2007, 07:24
Bir ormanda iki kişi ağaç kesiyormuş. birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyor, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. akşamlarıda arkadaşından birkaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. bir bakmışlar ikinci adam çok daha fazla ağaç kesmiş. Birinci adam öfkelenmiş, 'bu nasıl olabilir? ben daha çok çalıştım. senden daha erken işe başladım, senden daha geç bitirdim. ama sen sen daha fazla ağaç kestin. bu işin sırrı ne?' ikinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş: 'ortada bir sır yok. sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. keskin baltayla, daha az çabayla, daha çok ağaç kesilir.' kendimizi geliştirmek baltamızı bilemektir. kendimize zaman ayırıp yaşamımızı objektif bir bakışla gözden geçirmektir. zayıf buluduğumuz alanları geliştirmek için çaba göstermektir. bu; zihnimizin, ruhumuzun, karakterimizin güçlenmesi için olmazsa olmaz bir koşuldur. delfi'deki ünlü tapınakta socrates'in şu sözü yer alır: ''İNSAN, KENDİNİ TANI!''__________________
gülünhüznüyüm
16.10.2007, 11:38
Bir baba evlenmek üzere olan oğluna tavsiyelerde bulunuyormuş. "Sontavsiyemi mutfakta anlatmak istiyorum" demiş. Mutfağı ve yemek yapmayıbilmeyen delikanlı "Olur" demiş çekine çekine.Baba, ocağa aynı büyüklükte üç kap koymuş, hepsini suyla doldurup üçünün de altını yakmış. "Şimdi,istediğim her şeyden iki tane vereceksin bana" demiş oğluna. Sırasıyla havuç, yumurta ve kavrulmamış kahve çekirdeği istemiş...Oğlu hepsinden kişer tanevermiş babasına. Adam iki havucu birinci kaba, iki yumurtayı ikinci kaba ve iki kavrulmamış kahve çekirdeğini üçüncü kaba koymuş. Her üçünü de yirmi dakikasüreyle kaynatmış. Daha sonra kapları indirip yemek masasına buyur etmiş oğlunu. Yemek masasında üç tabak duruyormuş. Kaplarda kaynayan havuçları, yumurtalarıve kahve çekirdeklerini büyük bir özenle tabaklara yerleştirmiş. Sonra oğluna dönüp sormuş: "Ne görüyorsun?" Oğlu düşünürken açıklamaya başlamış."Havuçlarhaşlandıkça aslını kaybedip yumuşamış. Yumurtalar görünüşte baştaki gibi sert duruyorlar ama içleri katılaşmış. Kahve taneleri ise olduğu gibi duruyor,başta neyseler sonunda da öyleler.. " Sonra asıl tavsiyesine sıra gelmiş: "Evlilikte aşk ve şefkatbirlikte olmalıdır. Aşksız bir evlilikte her iki eş de şu gördüğün havuçlar gibi birbirlerini tüketirler, eskitirler, pörsütürler. Şefkatsiz bir evlilikteise eşler birbirlerine ne kadar tahammül etseler de, şu gördüğün yumurtalar gibi içten içe katılaşırlar, birbirlerinden uzaklaşırlar. Aşkın da şefkatinde olduğu bir evlilikte ise, şartlar ne olursa olsun, eşler tıpkı şu kahve taneleri gibi, birbirlerinin yanında kalırlar, kendi kişiliklerini yitirmezler.Kahve tanelerinin tekrar kaynatılmaya hazır olmaları gibi, onlar da birbirleriyle baş başa uzun yıllar geçirmeye isteklidirler. Oğlu aldığı bu derstentatmin olmuşa benziyordu. "Asıl ders bu değil!" dedi baba. Oğlunun elinden tuttu, ocağın üzerinde bıraktığı kapların içinde kalan suları gösterdi. "Havuçlardanve yumurtalardan arta kalan suya bak... İkisinde de bir tat yok " Kahve çekirdeklerini çıkardığı kaptaki suyu yavaşça birfincana boşalttı. Mis gibi tazekahve kokuyordu. Fincanı oğluna uzattı. "İçmek istersin herhalde" dedi. Oğlu kahvesini yudumlarken konuşmasını sürdürdü. "Kahve çekirdekleri gibi birbirlerinitüketmeyen eşlerin paylaştığı yuva da işte böyle olur. Mis gibi, temiz ve huzur verici. Başka herkesin fincanına koyup yudumlayacağı taze kahve gibi...Çünkü onlar birbirlerini harcamayarak, birbirlerine aşkla ve şefkatle davranarak hayata kenditatlarını, kokularını ve renklerini katmayı başarırlar."
__________________
gülünhüznüyüm
16.10.2007, 12:17
yaşında Baba : Ne kadar da güzel. Şimdi bu küçücük şeybenim kızım mı? Gözleri de bana ne kadar çok benziyor. Kızı : Bu gözlerini benden hiç ayırmayan adambabam olsa gerek.5 yaşında Baba : Prensesim benim, güzel kızım. Söyle bakalım baban sana ne alsın?Kızı : En çok babamı seviyorum. Babam, niye annemle uyuyor? Hep benimle uyusun, başkasını sevmesin. 10 yaşındaBaba : Gittikçe yaramaz oluyor, kime çekti bu kız? Kızı : Ben babama aşığım. Büyüyünce babam gibi erkekle evleneceğim. Babam bu ay harçlığımı arttırır mı? 15 yaşında Baba : Ne kadar da çabuk büyüdü. Eve de gittikçe geç kalmaya başladı, bu gidişle başına kötü bir şey gelecek. Sanırım daha sert konuşmalıyım. Kızı : Babam yüzünden arkadaşlarımla istediğim kadar vakit geçiremiyorum. Bana baskı uygulamasından nefret ediyorum. Ne zaman özgür olacağım? 20 yaşında Baba : Artık sözümü dinlemiyor. Benden giderek uzaklaşıyor. Kendi parasını da kazanmayabaşladı ya, bana ihtiyacı kalmadı tabii. Uzunzamandır tatlı bir-iki laf geçmedi aramızda zaten. Evi de sürekli erkekler arıyor. Galiba kızım elden gidiyor. Kızı : Her dediğime alınıyor, beni bir türlü anlamıyor. Hele geçen gün giydiğim mini eteğe karışmasına ne demeli? Evden ayrılıp, kendi hayatımı kurmalıyım. Çocuk muamelesi görmekten bıktım artık! 25 yaşında Baba : Bir gün bunun olacağını biliyordum. İşte evleniyor. Zaten aramız eskisi gibi değildi. Şimdi bir de kocası var. Prensesim beni terkediyor.Kızı : Böyle bir günde bile o mutsuz ifadeyi takınmasının ne lüzumu var ki? Biliyorum, onu bir türlü içine sindiremedi. Bu yüzden yapıyor. Kendi hayalindeki damat değil ya! Sanki birlikte yaşayacak olan o. 30 yaşında Baba : Çok az görüşüyoruz. Daha sıkbiraraya gelsek ne iyi olur. Hem torunlarımı da özlüyorum. Kendi arkadaş çevrelerindenfırsat bulup da bize gelemiyorlar ki... Kızı : Babamları da çok ihmal ediyorum galiba. Yine telefonda çok üzgün geldi sesi. Haftasonu onlara süpriz yapmak en iyisi. 40 yaşında Baba : Kızım, benim entellektüel düzeyimi yeterli bulmuyor. Ona göre çağın gerisinde düşünüyormuşum. Oysa küçükken derslerine hep ben yardım ederdim. Anlayamadığı bütün problemleri bana sorardı. Şimdi beni beğenmiyor. Bir daha onunla asla politik tartışmalara girmeyeceğim. Kızı : Babam giderek daha da çocuk gibi davranıyor. Sürekli bir şeylerden yakınıyor. Gerçison zamanlarda sağlığı da iyi değil ama. Ya ona bir şey olursa? Zaten hiçbir zaman dilediği gibi bir evlat da olamadım.45 yaşındaBaba : Kızımın mutlu bir yuvası olması ne güzel. Gözüm arkada gitmeyeceğim. Her şeyi kendi başardı. Onunla gurur duyuyorum.Kızı : Babam için çok endişeleniyorum. Onu kaybetmeye hazır değilim. İlaçlarını da hep ihmal ediyor zaten. Allah'ım onu benden alma! 50 yaşında Baba : Dünyada mutlu kal kızım !Kızı : Seni çok özleyeceğim ve arayacağım babacığım.Şimdi ben kime danışacağım, kim yardım edecek bana? Ne olur gittiğin yerde çok mutlu ol. Ve hep yanımda olduğunu hissettir, ne bileyim ben,arada sırada işaretler yolla mesela. Ah babacığım! Sensiz nasıl yaşayacağım? 55 yaşında Kadın : Sen gideli, seni daha iyi anlıyorum babacığım. Keşke seni hiç üzmeseydim demeyeceğim, çünkü "keşke"lerin hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini biliyorum.Yine de beni duyuyorsan, lütfen seni üzdüğüm her gün için çok ama çok pişman olduğumu bil olur mu? Binlerce gözüyle, boşluktaki adam uzanır, düşsel birincelikten onu kendi gecesine alır
gülünhüznüyüm
16.10.2007, 12:19
Haftanın hangi 2 gününü kafana takmadan yaşamalısın? "Cumartesi-Pazar" dediysen, yanıldın. Bir tanesinin adı : DÜN Hatalar, acılar, yanlış anlamalar... Oysa hepsi geçmişte kaldı. Zamanı geriye döndürmenin imkanı yok! Dünyanın bütün parasını yan yana getir, bir dakika önceye dönemezsin. Yaptığın hiçbir hareketi aynen geri alamazsın. Ettiğin hiçbir lafı silemezsin. Dün dündü bitti! Bir tanesinin adı : YARIN Yarını, bugünden kontrol altına alamazsın. Yarın güneş doğacak elbette... Ama pırıl pırıl mı doğar, bulutların arasından mı çıkar bugünden bilemezsin. Geriye bir tek gün kalıyor : BUGÜN Bugün hayatla mücadele edecek güç hepimizde var. Güç ne zaman tükeniyor? Dünü ve yarını işin içine kattığımızda! O HALDE BUGÜN'Ü YAŞA .........
gülünhüznüyüm
16.10.2007, 12:20
Eski Bir Tapınak YazıtıGürültü-patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, dünyada herkesin bir öyküsüvardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye lâyık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an,ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.Hatırlar mısın doğduğun zamanları: Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır. XENTIUS M.Ö.IX.YY. mystical2007-11-18 16:53:03
Evlilikleri canlandıracak 7 ipucu
Tek tarafın fedakârlık ile mutlu evlilik kurulmayacağını bilin ve eşinizle birlikte sizi mutluluğa götürebilecek olan şu 7 ipucunu dikkate alarak, hayatınızı gözden geçirin...
Uzmanlar, başarılı bir ilişkinin hayat boyu mutluluğun anahtarı olduğunu söylüyor. İlişkide fedakârlığın da, işe ayrılan zamanın da doğru dozda olması gerekiyor. Tek tarafın fedakârlığı üzerine mutlu evlilik kurulmuyor. Doğru kişiyi bulmaktan çok, doğru ilişkiyi kurmak önemli. 7 küçük ipucuyla mutlu evliliği yakalamak mümkün...Harvard Üniversitesi öğretim üyelerinden Psikolog Ben-Shahar "Happier: Learn The Secrets To Daily Joy and Lasting Fulfillement" adlı kitabında birkaç tavır değişikliğiyle evlilikte ömür boyu mutluluğun 7 sırrını anlatıyor.
İşte o 7 ipucu…
Şimdiye yoğunlaşınİstatistiklere göre, bir çift günde ortalama 2.5 saati beraber geçiriyor. Bunun çoğu ise televizyon başında ve sofradaki vakitler. Bu ilişkiye başladığınız günleri düşünün. Kendinize sorun: "Onunla yeterince zaman geçiriyor muyum?" Eğer geçiremiyorsam bunu düzeltmek için ne yapmalıyım?" Evet birlikte olduğunuz zamanı nasıl değerlendiriyorsunuz? Unutmayın, harcadığınız zamanda ne yaptığınız, harcadığınız zamanın miktarından daha önemlidir. Yani aynı evde olmak, beraber olmak anlamına gelmez.Kurbanı oynamayınEşin mutluluğu ya da hatırı için bir ilişkiyi sürdürmek, karşı tarafı da, sizi de hüsrana uğratır. Fedakârlık yapılacaksa iki tarafın birlikte mutlu olacağı şekilde yapılmalıdır. Sizin mutluluğunuz eşinizi, eşinizin mutluluğu da sizi mutlu edecektir.Eşinize mektup yazınEşinize minnettarlık mektupları yazmayı alışkanlık haline getirin. İlişkinizden memnun olduğunuzu, paylaştığınız hayalleri, romantik tatilleri yazın. Bu tür mektuplar ilişkinizin güzel yönlerini ortaya çıkaracaktır. Ayda bir iki tane bu tür mektuplardan mutlaka yazın.Aşk haritası yapınEşinizin her şeyini bildiğinizi düşünebilirsiniz ama onun hayallerini biliyor musunuz? Onun hakkında bilmediğiniz şeyleri öğrenmeye çalışın. Öğrendiğiniz her ayrıntıyı not edin. Bu harita size yön versin.'Aşkın ne demek olduğunu’ sorunÖnce kendinize sonra da eşinize sormanız için birkaç soru: Âşık olmak ne demek? İyi bir partner olmak için ne yapabilirim? Bu soruları eşinize de sorun. Böylece aşka bakış açınızın aynı olup olmadığını öğrenirsiniz.Birbirinizi teşvik edinBir liste yapın: Mutluluk hedeflerinize ulaşmak için hayatınızda nasıl değişiklikler yapabilirsiniz. Eşinize ona verdiğiniz sözleri tutacağınızı söyleyin. Bu sözlere diyet, fitness, rejim veya iş değiştirme dahil. Sözlerinizi yerine getirmeniz kolay olmayabilir. Eşinizin desteği yol almanızı kolaylaştıracaktır.İlişkinizi güçlendirinİlişkilerdeki başarısızlığın en büyük nedenlerinden biri, doğru eşi bulmanın en önemli şey olduğunun düşünülmesidir. Yalnızca bir doğru kişi yoktur, birçok kişi vardır; önemli olan doğru bir ilişkiye sahip olmaktır. İkinizin de seveceği aktivitelere katılarak birbiriniz hakkında daha çok şey öğrenebilirsiniz. Örneğin, o futbolu siz tiyatroyu seviyorsanız, belli aralıklarla, sırayla maça ve tiyatro izlemeye gidin. Faydasını göreceksiniz.
Başarı Yazıları Sah ve PİyonBazen hayatımıza giren öyle insanlar olur ki; onların belli amaca hizmet etmek, bize bir ders vermek, kim olduğumuzu ya da olmak istediğimizi bulmamıza yardım etmek için bizimle olduklarını yüreğimizin derinliklerinde hissederiz. Bu insanların kim olacağını asla önceden kestiremezsiniz;belki oda arkadaşınız, komşunuz, uzun zamandır görmediğiniz bir arkadaşınız, sevgiliniz ya da belki de sadece göz göze geldiğiniz bir yabancı... Her kim olursa olsun, o kader anında hayatınızın bir biçimde etkileneceğini bilirsiniz.Bazen de hayatınızda öyle olaylar yaşarsınız ki; o anda bu olaylar size korkunç, acı dolu, haksız gibi görünür. Ancak fırtına dindikten sonra; bütün bu olayların üstesinden gelmemiş olsaydınız, asla potansiyelinizin, gücünüzün, azminizin ve yürekliliğinizin farkına varamayacağınızı anlarsınız. Her olayın bir gerçekleşme nedeni vardır. Hiçbir sey tesadüfen, kötü ya da iyi şans nedeniyle gerçekleşmez.Hastalık, yaralanma ve deneyimsizlikler, ruhumuzun sınırlarını test eden olaylardır. İster olaylar, ister hastalıklar, ister ilişkiler olsun, bu küçük testler olmasaydı hayat hiçbir yere varmayan düz ve sıkıcı bir yol gibi uzayıp giderdi. Güvenli ve rahat, ancak boş ve amaçsız... Yaşamınızı, başarılarınızı ve düşüşlerinizi etkileyen insanlar, kimliğinizi yaratan insanlardır.Kötü deneyimler bile birilerinden öğrenilebilir. Bu dersler en zor, ancak büyük bir ihtimalle en önemli olanlardır.Eğer biri sizi kırar, ihanet eder ya da üzerse, size güveni ve kalbinizi açtığınız birine karşı dikkatli olmayı öğrettikleri için onları affedin. Eğer biri sizi severse, siz de bunun karşılığında onu koşulsuz sevin; sadece onlar sizi sevdigi için değil, size sevmeyi ve onlar olmadan göremeyeceğiniz ya da hissedemeyeceğiniz şeylere kalbinizi ve gözlerinizi açmanızı öğrettikleri için.Her günün tadını çıkarın. Her anın değerini bilin ve belki de tekrar yaşayamayacağınız bu andan alabileceğiniz en fazla şeyi almaya bakın. Daha önce hiç konuşmadığınız insanlarla konuşun, onları dinleyin, aşık olun, zincirlerinizi kırın ve gözünüzü zirveye dikin. Başınızı dik tutun, çünkü bunun için her türlü hakkınız var. Kendinize büyük bir insan olduğunuzu tekrarlayın ve kendinize inanın. Eğer kendinize inanmazsanız, hiç kimse size inanmaz. Hayatınızı nasıl istiyorsanız öyle şekillendirebilirsiniz. Kendi özgün yaşamınızı yaratın, dışarı çıkın ve onu yaşayın!" UNUTMAYIN; OYUN BITTIGINDE SAH VE PIYON AYNI KUTUYA KONULUR......!!!!!mystical2007-11-18 16:53:47
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:48
Üzüntüsüz yaşama sanatı Epiktetos yirmi asır önce demiştir ki: “Kader önünde sonunda şöyle veya böyle günahlarımızın bedelini önümüze koyar. Görünen ya da görünmeyen zaman içinde herkes günahlarının bedelini öder. Ektiğini biçer. Bunu bilen adam kimseye kızmaz, gücenmez, kimseyi aşağılamaz, kimseyi itham etmez, kimseden nefret etmez, kimseye kin tutmaz. Bunu bilen adam karşılaştığı aksiliklere şaşmaz. Önüne çıkan maddi-manevi engellerin kendi günahlarından başka bir şey olmadığını bilir.” Düşmanlarınızı düşünmek için ayıracağınız bir dakika bile düşmanlarınızdan daha değerlidir. Nefret ve intikam hissi size büyük zararlar verir. Aristo şöyle diyor: “İdeal insan iyilik yapmaktan zevk alır. Kendisine iyilik yapılırsa mahcubiyet duyar. Çünkü iyilik yapmak üstünlük işareti, bir iyiliğe muhtaç duruma düşmek zaaf işaretidir.” Karşılaşacağımız nankörlükten dolayı üzülmemek için hazırlıklı olalım. Karşılık beklemeden iyilik yapalım. Mutluluk minnet beklemekte değil, minnet gösterilmesinden rahatsızlık duyulacak olgunluğa erişmektir.
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:48
Eğer, herkes kendini kaybedip seni suçladığı zaman, sen soğukkanlılığını koruyabilirsen;Eğer, herkes senden kuşkulandığında sen kendine güvenip tüm şüpheleri hoşgörüyle karşılayabilirsen;Eğer, sabırla bekleyebilir ve beklemekten yorulmazsan ya da iftiraya uğradığında yalana yalanla karşılık vermezsen ve kin tutana kin duymazsan;Eğer, düşlere kapılmadan düş kurabilir; düşünebildiğin halde düşüncelerin kölesi olmazsan ve aynı zamanda ne çok uysal olup ne de çok akıllıca bir tavırla konuşmazsan; Eğer, ne kazandım diye sevinir, ne yıkıldım diye yerinir, ikisini de karşılayıp yüzleşebilirsen; ömür verdiğin şeylerin yıkılışını seyredebilir ve yılmadan onu yine kurmaya çalışırsan;Eğer, iş işten geçtikten sonra da yüreğini ve bedenini bütün direncinle seferber edip herkesin vazgeçtiği noktada sen amacına yönelebilirsen; Eğer, herkesle birlikte olur da, erdemli kalabilirsen ya da krallarla dolaştığın bir durumda, gururlanıp benliğini ve dostlarını unutmazsan; Eğer, ne sevgili dostların ne de düşmanların seni incitmezse ve kimseyi hem küçümsemez, hem de kimseye bağımlı olmamayı başarabilirsen; Eğer, her günün her saatini, her dakikanın her saniyesini iç rahatlığıyla yaşayabilirsen, bütün dünya senin olur yavrum ve o zaman artık “ADAM” olduğunu düşünebilirsin. Rudyard Kipling (1865-1937)
__________________
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:49
Eminmisiniz?Yağmurun bir gün dinmeyeceğinden, hiç bitmez görünen hayat ırmağının bir gün kurumayacağından, seni alıp diyardan diyara gezdiren rüzgârın duruvermeyeceğinden emin misin ? Hep atan yüreğinin duruvermeyeceğinden, gören gözünün hep göreceğinden,duyan kulağının hep duyacağından emin misin ?“Ben olmazsam olmaz” dediğiniz işlerin asla sensiz yapılamayacağından, sen olmazsan dünyanın duruvereceğinden,seslendiğinde titrettiğini sandığın şu dağların hep emrinde olacağından emin misin ? Sana uzanan ellerin hep yanında olacağından, yüreğini verdiklerinin bir gün sırtlarını dönüp gitmeyeceğinden emin misin? Boynuzsuz koyunun, boynuzlu koyundan hakkını alacağı günde; balıklardan kuşlara, ağaçlardan güneşe, üzerindeki mesajları okuyup anlamadığın yaratılmışların senden şikâyetçi olmayacağından emin misin? Sana hep açık duran ilahî kapıların bir gün kapanmayacağından ve şaşırıp kalmayacağından emin misin ? Karanlığın içinde kaybolup giden çığlıkları duyabildiğinden, yüreğindeki ışıktan başkalarına da verebildiginden emin misin ? Güzel bir hayat yaşadığından, yapabileceğin herşeyi yaptığından emin misin? Bütün bunlar için bir kere daha fırsatın olacağından sahiden emin misin ?
mystical2007-12-20 16:15:15
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:50
Hayat nedir ve ne değildir? Hayat skor tabelası tutmak değildir. Kaç arkadaşınız olduğu ya da kaçının sizi arkadaş kabul ettiği değildir. Bu hafta sonu için planlarınızın olması değildir. Hafta sonunda yalnız olmanız da değildir. Şu sıralar sevgiliniz olması değildir. Geçmişte sevgiliniz olması ya da hayatınıza kaç sevgili girdiği de değildir. Bugüne kadar hiç sevgilinizin olmaması da değildir. Sizi kimin öptüğü değildir.Aileniz ya da onların serveti değildir. Hangi okula gittiğiniz değildir. Ne kadar güzel ya da ne kadar çirkin olduğunuz değildir, giydikleriniz, ayakkabılarınız değildir. Ne çeşit müzik dinlediğiniz değildir. Okul notlarınız değildir.Ne kadar akıllı olduğunuz değildir. Herkesin size verdiği akıl notu hiç değildir. Hayat standart testlerle tanımlanan kişiliğiniz de değildir. Hayat bir kağıda dökülmüş hayat hikâyeniz ve bu hayat hikâyesini kimin kabul ettiği de değildir. Ama hayat; Kimi sevdiğiniz, kimi incittiğinizdir. Kimi mutlu, kimi mutsuz ettiğinizdir. Sizin olanları koruyabilme ya da mahvedebilmenizdir. Dostluklarınızdır. Neyi söylediğiniz ve neyi kastettiğinizdir. Hangi önemli hüküm ve kararları verdiğiniz ve de niçin verdiğinizdir. İçinizde sevgiyi taşımak, büyütmek ve dağıtmaktır. Ama en önemlisi, yalnız başına asla gerçekleştiremeyeceğiniz bir şeyi yapmak, hayatınızı, başka insanların kalbine dokundurabilmektir. Başkalarının kalplerini etkileyecek yolu ancak siz seçersiniz. Ve hayat bu seçimlerdir zaten.Hayat silgi kullanmadan resim çizme sanatıdır. Ve insanlar böyle büyürler... Unutmayın; Hayata kendimizden ne katarsak, hayattan da onu alırız.
mystical2007-10-20 05:27:45
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:53
8 Özel Armağan1) Dinleme... Ama gerçekten dinleyin. Kesmeden, hayal kurmadan, vereceğiniz cevabı düşünmeden... Can kulağıyla dinleyin. 2) Sevgi... Kucaklamalar, öpücükler, sırt sıvazlamalar ve el tutmalar konusunda cömert olun. Bu ufak hareketler, aileniz ve dostlarınıza olan sevginizi daha açık göstermenizi sağlayabilir. 3) Kahkaha... Fıkra anlatın, neşeli hikâyeleri paylaşın. Bu armağanınız “seninle birlikte gülmeyi seviyorum” anlamına gelir. 4) Yazılı bir not... Basit bir “Yardımın için teşekkürler” notu, ya da belki bir şiir... Kısa, elle yazılmış bir not bazen ömür boyu hatırlanır. 5) İltifat... Basit, içtenlikle söylenen bir söz (“Bu renk sana ne çok yakışmış”, “Harika bir is çıkardın”, “Yemek nefis olmuş” gibi) karşınızdakinin içini aydınlatır.6) İyilik... Her gün, rutininizi kırıp birisine hoş, nazik bir şey yapın. 7) Yalnızlık... Bazen tek istediğimiz yalnız kalmaktır. Bu anlara duyarlı olun ve ihtiyacı olana yalnız kalma armağanını verin. 8) Neşeli bir yapı... Birine tatlı bir söz söylemek gibisi yoktur. Selâm vermek veya teşekkür etmek o kadar zor mu?
mystical2007-10-20 05:27:31
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:55
Aşkın bir adı hüzünse,Aşkın bir adı hüzünse, öbür adı mutluluktur.Yarısı zorluksa, diğer yarısı rahat bir soluktur. Bir gün yüreğin kanadığında, biri ağlar ise “O” gerçek dostundur. Dostlarınla öyle yaşa ki düşman olduğunda hakkında söyleyecek sözleri olmasın. Düşmanlarınla öyle yaşa ki dost olduğunda yüzün kızarmasın. Kucaklamaya kollarının yetmeyeceği bir ağaç, bir tohumla başlar.En uzun yolculuklar bir adımla başlar. Gerçek sevgiler ise küçük bir tebessümle başlar. Değer verdiğin insan sana değer vermiyorsa, bırak kendi değeriyle kalsın.Lüzumsuz şeylerin peşinden koşan, lüzumlu şeyleri kaçırır. Gülü öyle bir sevmelisin ki, soranlara “dikeni yok” diyebilmelisin. Dal rüzgarı affetmiştir, ama kırılmıştır bir kere. İnsanları çılgına çeviren şey; bugünün deneyimi değil, dün olan bir şey için pişmanlık duymak ve yarının getireceklerinden korku duymaktır. Geldiğin zaman boşlukları dolduran değil, gittiğin zaman yeri doldurulamayan ol. Dostlar ırmak gibidir: Kimi zaman suyu az, kimileyin çok... Kiminde ellerin ıslanır yalnızca, kiminde ruhun yıkanır boydan boya.Hayatın en güzel anı her şeyden vazgeçtiğiniz zaman sizi hayata bağlayan biri olduğunu düşündüğünüz andır. Karamsar olmak zor değil. Zor olan çılgın bir fırtınadan sonra gökkuşağı gibi gülümseyebilmektir.
mystical2007-12-20 16:09:11
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:56
Çevrenizdeki insanlara bakmak geliyor mu hiç aklınıza? Bakın...Çok ama çok değişik suratlar, ifadeler göreceksiniz. Bunların arasından birilerini seçin kendinize; konuşmak, arkadaş olmak, beraber çalışmak veya herhangi bir vakti paylaşmak istediklerinizi... Kim onlar? Nasıl görünenler, tercih ettikleriniz? Mutlu olmak bir tercih.Mutlu görünenler aptal değil... Mutlu görünenler umursamaz, vurdumduymaz değil... Üstelik mutlu görünenler de etten kemikten yaratılmıştır; başları, dişleri ağrıyor... Öksürüyor, hapşırıyor... Batıyor, çıkıyor, taksit ödüyor. Onlar da kira veriyor, onlar da maaşını yetiştirmeye çalışıyor, okula çocuk gönderiyor, yağmura yakalanıyor, ıslanıyor, üşüyor, acıkıyor, susuyor. Mutlu görünenler de vergi ödüyor... Mutlu görünenler de öleceğini biliyor... Mutlu olmayı seçenleri, problemlerin mutlu ettiğini zannetmek saçma olur, değil mi? Mutlu olmayı seçen insanlar, yaşamak zorunda kaldıkları sıkıntıların arasında da tavırlarını kontrol edebilmeyi bilen...Mutlu olmanın yolunu bulan insanlar. Bilen insanlar. Yolunu kime sorarsın yabancı bir mahallede; küfreder gibi bakan birine mi, boğazına atlayacak gibi duran birine mi? Suratlardaki tebessümler, pencerelerdeki çiçekler gibi... Mutlu insanlar, tercih edilen insanlar; mutlu olmayı tercih ettikleri için... Mutlu insanlar yarınları olan insanlar: Çünkü onlar yarınlara gülen insanlar...Mutlu insanlar sevmeyi bilen insanlar. İnsanları seven insanlar... Çocukları, çiçekleri seven insanlar.Çevresini ve kendisini seven insanlar. Mutlu insanlar temiz giyinen, temiz yiyen, temiz düşünen insanlar. Nasıl bir insanla çalışmak istersin? Nasıl bir insanla konuşmak istersin? Nasıl bir insanla hayatını paylaşmak istersin? Bunca asık suratlı, karamsar kalabalığa mutlu olmayı seçen bir kişi daha katılsın ister misin?Mutlu olmayı tercih et. O zaman ”Mutlu olmayı tercih etmiş olan” diğer insanlar gelip bulacak seni. Denemeye değer!
mystical2007-10-20 05:26:34
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 01:59
Yolun başındayken gülünü seçmekVaktiyle, görkemli bir malikanede yaşayan, yaşlı, çok zengin bir adam varmış. Malikane, gözalıcı güzellikte güllerin yetiştiği bir bahçenin içinde yer alıyormuş. Bu yaşlı zenginin evine, her hafta belli bir gün, orta yaşlı, tatlı dilli bir bohçacı kadın gelir ve yepyeni birbirinden güzel, pahalı kumaşlarını önce adama sonra çalışanlarına sunarmış... Bir gün yine Malikane’ye gelmiş kadın yeni kumaşlarıyla, bekleme salonuna almışlar onu... Yaşlı, zengin ev sahibi biraz gecikince sıkılmış kadın ve duvarlarda asılı fotoğrafları incelemeye koyulmuş. Adam gelince “Beyim”demiş, “gençlik fotoğraflarınıza bakarken düşündüm de, çok ama çok yakışıklıymışsın. Mal mülk para desen, malum. Eee pek iyi de bir adamsın tanıdığım kadarıyla, o zaman niye hiç evlenip aile kurmadın be beyim?” Adam gülümsemiş ve “madem garibine gitti, anlatayım” demiş. “Ama önce gül bahçesine çık ve bahçemin en güzel ama en güzel gülünü getir,”demiş. “Ama kapıya giderken seç, eve geri dönerken değil!” Kadın şaşırarak “peki” demiş ve çıkmış bahçeye... O büyüleyici güllerin arasında ilerlerken bir türlü karar veremiyormuş. “Şu güzel, bu güzel, yok yok belki ileride daha güzeli vardır” diye... Fakat bir bakmış ki bahçe kapısına gelmiş ve duvar dibinde gölgede kalmış bir kaç çelimsiz gülden başka gül yok?! Ne yapsın dönerken seçemeyeceği için ve o güller de güzel olmadığı için eli boş dönmüş. Adam “Hani en güzel gül?” diye sorunca anlatmış durumu... Yaşlı zengin demiş ki: ”Anladın mı şimdi benim tüm hayatım boyunca niye evlenemediğimi? Doyumsuz olmasaydın eğer daha güzeli, daha iyisi, bunun rengi, bunun dikeni diye... Ve sarılsaydın dört elle sevdiğini, beğendiğini hissettiğin o güzelim güllerden birine, ellerin bomboş olmazdı benim gibi yolun sonuna geldiğinde...”
mystical2007-12-20 16:08:28
gülünhüznüyüm
20.10.2007, 02:03
Günü yaşayın!Sizi sizin kadar tanıyan biri; sizi düşünen, düşünmeyi öğrenmiş, sakin, uslu, efendi, oturmayı kalkmayı bilen, sevmeden edemediğiniz biri. Size sizi anlatmayı seven, sizi başkalarına anlatmayı her şeyden çok seven, sizin için çok şey yapmaya hazır biri. Bazen biraz fazla konuştuğundan yakındığınız ama ne söylediğini bildiğinden hep emin olduğunuz, sizi tanıdığı kadar kendini ve hayatı da tanıyan biri. Bazen düşüncesine şiddetle ihtiyaç duyduğunuz biri. Sabahın üçünde ayıp olur mu diye endişelenmeden arayabildiğiniz ve üçüne beşine bakmadan size duymanız gerekenleri söyleyen, gecenin o karanlığında kalkıp ışığı yakan, masanın başına geçen biri. Kaleminiz-kağıdınız, aynanız, saatiniz, kravatınız olan, bazen gölgeniz olan biri. Ve bazen vicdanınız, eh bazen de uykusuz bıraktığınız için, vicdan azabınız olan biri… Hayatınızda böyle biri var mı?Varsa kıymetini bilin. Haftanın kaç günü kafanıza bir şey takmıyor ve keyfinizce yaşıyorsunuz?Hiç diyenler, kaybetti. İki gün diyenler, yaklaştı. Cumartesi ve Pazar diyenler, bilemedi. Gerçekten böyle iki gün var! Bir tanesinin adı, dün. Hatalar, acılar, yanlış anlamalar Oysa onlar geçti, gitti, geçmişte kaldı. Zamanı geriye döndürmeye imkan yok. Dünyanın bütün parasını yan yana getirin, bir dakika önceye dönemezsiniz. Yaptığınız hiçbir hareketi aynen geri alamazsınız. Ettiğiniz hiçbir lafı silemezsiniz. Dün dündü bitti. Kafanıza takmayacağınız ikinci günün adı, yarın!Yarını bugünden kontrol altına alamazsınız. Yarın güneş doğacak elbette. Ama pırıl pırıl mı doğar, bulutların arasından mı çıkar, bugünden bilemezsiniz. Geriye tek bir gün kalıyor: Bugün! Bir gün hayatla mücadele edecek güç, hepimizde var. Güç ne zaman tükeniyor? Dünü ve yarını işin içine kattığınızda.Günü yaşayın!
mystical2007-11-18 16:55:45
Ister evli, ister bekar olun. Ama mutlaka bu yaziyi okuyun...
Bülent, avucunu açmış kendisine doğru elini uzatan adama ters ters baktı.
Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki giysiler eski fakat temizdi. Eli yüzü temiz ve sağlıklı görünüyordu.
'Sapa sağlam adam gidip çalışacağına dileniyor, belki benden daha zengindir' diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, birde sinirlenmişti.
Alaycı bir ses tonuyla:
- Ekmek parası mı istiyorsun? Diye sordu.
- Hayır çikolata parası lazım!
Bülent'in kızgınlığı şaşkınlığa döndü. Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor diye düşündü.
- Niye siz ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsunuz?
- Hayır. Ekmek bulamadığımız günler genellikle bulgur pilavı yeriz, onu da bulamadıysak aç yatarız.
Bülent adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.
- Bu gün karnınız doydu üstüne tatlı mı istedi canınız?
- Fakirin canı mı olur ki, tatlı istesin beyim.
- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen iş bulamamış stand upçı mısın?
- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü, ona çikolata götürmek istiyorum.
- Doğum gününde yaş pasta alınır bildiğim kadarıyla.
- O bizim için değil zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca onabir kez bile yaş pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Çikolatayı çok sever. Adamın söyledikleri Bülent'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlardı. Dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü.
Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken biraz kafası dağılmıştı. 'Acaba söyledikleri gerçek mi, yoksa uyduruyor mu' diye düşündü. - Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi? Bülent'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı, bir nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım, ne iş bulursam yaparım. Fakat bu gün bütün gün iş aradım, aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.
Bülent oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.
- Oturun biraz dertleşelim bari, dedi.
Adam çekingen çekingen oturdu yanına.
- Yokmu eşin dostun, borç alacak akraban?
- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.
- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?
- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.
- Hımmmm. Aşk hemde otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! Aşkın ömrü en fazla üç yıl diyorlar oysa. Sen otuz yıldan bahsediyorsun.
- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.
- Söyle o zaman nedir evlilikte mutluluğun sırrı?
Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.
- Ben ilkokulu bile bitirmedim. Öyle formül falan bilmem.
- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum canım. Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim, fakat mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha
Iki saat önce kapıyı çarptım çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var, ama mutlu değiliz. Senin hiçbir şeyin yok, ama mutlusun. Para mı acaba bizi mutsuz eden?
- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır benim her şeyim var. Benim karım her şeyim.
Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki dünyada?
Sizin ev, araba, iş diye her şey dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan. - Öyle deme, şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikayet ediyor.
Bir de fakir olsam kim bilir ne olur? - Altın tasın, kan kusana faydası yoktur beyim. Sen kadın ruhunu hiç anlamamışsın.
Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, hergün çeşit çeşit yiyecekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.
- Sizin mutluluğunuzun sırrı bumu?
- Olabilir. Ben karıma değerli şeyler alamıyorum ama ona benim için ne kadar değerli olduğunu hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.
- Bir kadına değerli olduğunu nasıl hissettirilir?
- Küçük kızı severek.
- Küçük kız mı? Hangi küçük kız?
- Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen bir küçük kız vardır.
O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu edersen, o kadını da o kadar mutlu edersin.
- Nasıl yani?
- Küçük kız neleri sever, nelerden hoşlanır bir düşünün. Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler. Güzel olduklarını duymaya bayılırlar. Kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler. Sürprizlerden hoşlanırlar. Biraz şımartılmak isterler. Sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?
- Haklısın. Benim dört yaşımda bir kızım var. Adı Aylin. Her akşam boynuma sarılır 'babacığım beni ne kadar seviyorsun?' diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman etrafımda 'Baba güzel olmuş muyum?' diye sorar durur. Güzelsin demem de yetmez ona. ' Harikasın prenses gibi olmuşsun' demeliyim. Dünyanın en güzel kızı demeliyim.
- İşte kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındaki karıma böyle davranıyorum. Ömrümüz olurda seksen, doksan yıl da yaşarsak ben ona böyle davranmaya devam edeceğim. Ona 'bebeğim' diye hitap ediyorum çok hoşuna gidiyor. 'Bebeğim bana bir çay yapar mısın?' dediğimde çay yapmak için nasıl koşturduğunu görmelisiniz.
- Hiç kavga etmez misiniz siz?
- Kavga evliliğin tadı tuzu. Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrıdır. Benim karım bir keçi kadar inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.
- Benim eşim çok ciddi kadındır. Hiç küçük kız havası yok onda.
- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi yada en yaşlı kadının bile o küçük kız mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı sevindirmeyi, mutlu etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma. Yoksa bir daha sana güvenmez ve ne yaparsan yap hep kuşkuyla bakar. Küçük kızlar hem çabuk mutlu olurlar hemde çabuk kırılırlar. Çok narindir onlar. Hoyrat elleri sevmezler. Yumuşak dokunuşları severler.
- Bu tavsiyeni deneyeceğim. Fakat her zaman yapabilir miyim bilmiyorum. Bazen işlerim çok yoğun oluyor o zaman eve çok yorgun gidiyorum.
- Bu sadece bir bahane. O küçük kızı mutlu etmek dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Sen o küçük kızı mutlu ettiğinde karşılığını fazlasıyla alırsın. Artık o seni rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz. Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsene somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksan ne kadar mutlu olabilirsin.
- Haklısında bende bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum.
- Yine para, yine dış sebepler. Evet para önemli ve gerekli ama kadınlar para için erkekleri sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paran varsa hediye al tabi. Ama hediyeyle mutlu olmasını bekleme. Hediyenin yanına sevgini katmazsan hediyenin bir anlamı yoktur. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım günlük yedik. Bazen aç kaldığımız günler oldu.Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman aşk sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman boynuna pırlanta gerdanlık alamadım ama hep öpücüklerle sevdim boynunu. Hiçbir zaman ona ipek elbiseler giydiremedim ama kendi bedenimle ipek elbise gibi yumuşacık sardım bedenini ve mutlu ettim onu.
Adam ayağa kalktı.
- Bana müsaade, artık gitmeliyim, karım merak eder. Sende git evine küçük kızın gönlünü al, belki o küçük kız şimdi evde ağlayıp duruyordur.
- Bülent de ayağa kalktı. Kuvvetlice elini sıktı.
- Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.
Elini bıraktı koluna girdi. Yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.
- Hadi gel eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım, dedi.
Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına yaş pasta götürmenin mutluluğuyla, binbir teşekkür ederek evginin yolunu tuttu. Bülent de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden aldı.
Evine geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş su içiyordu. Bülent hiç konuşmadan meyveleri büyükçe bir tabağa döküp yıkadı. Sonra eşinin önüne koydu.
- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi.
İnci hiç konuşmadı.
- Sorsana 'niye' diye.
İnci kızgın kızgın:
- Niye? Diye sordu.
- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. İnci şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi yumuşamıştı.
- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım.
- Hayret bir şey! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğimi iyi hatırlamışsın. Aslında bu beklediğim istediğim bir şeydi. 'bak senin sevdiğin meyveleri aldım' Ama şimdi kıymeti yok. Çünkü sana çok kırgınım, meyve alarak gönlümü alamazsın.
- Özür dilerim seni kırdığım için.
Sonra Bülent yere diz çöktü.
- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.
- Bülent yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu.
İnci kıkır kıkır gülmeye başladı.
- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin dedi.
Bülent işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı gördü.
Bundan sonra her şey daha farklı olacak diye düşündü.
KÜÇÜĞÜM SENDE ÖLME
Aynı sokakta oturuyorduk. Her gün bir kızla geliyordu. Adı esrarengizdi,
herkes onun hakkında farklı şeyler söylerdi. fakat kimse gerçeği bilmezdi.
kirli sakalları vardı. yeşil gözlü esmerdi. mahallenin kızları hayrandı ona.
bense nefret ederdim. hiç kimseyle konuşmaz, sadece gelir geçerdi. bir gün
onunla yolda karşılaştık. çok güzel bir yüzü vardı. bana gülümsedi,
şaşırdım. ama yinede onu sevmiyordum. fakat o çok farklıydı. gece boyunca
lambası yanardı. uyumak yerine onun evini seyrederdim. Onu sevmediği halde
herşeyiyle ilgileniyordum. yavaş, yavaş onu gözlemeye başladım. O an anladım
ki, Ona karşı hissettiğim şey sevgiymiş. Artık O eve gelmeden uyuyamıyordum,
yanına gelen kızları kıskanırdım. Herkes onun kötü olduğunu söyleyince. Hep
onu savunurdum. onunla karşılaşmak için kapıda dururdum.
Onu yine yolda gördüm. Bana göz kırptı. Yanımdan geçerken onu çağırdım.
"Acelem var Küçüğüm" dedi. Bana aramızdaki yaş farkını hatırlatmıştı, eve
gidip ağladım. Karar verdim. Ona aşkımı ilan edecektim. Yolunu gözledim. Bir
gün onu gelirken gördüm. Peşine düştüm o eve girdi. Biraz bekleyip kapıyı
çaldım. Açtı "Ne var Küçüğüm" dedi. "Seni seviyorum" dedim. Gülümsedi "Evet"
dedi. "Ne evet" dedim. Konuşmadı. Koşarak dışarı çıktım. Bir ay boyunca
evden çıkmadım.
Bir gün kızlarla konuşurken. Ambulans geldi onun evine girdi. Sedye ile onu
dışarı çıkardılar. Önümüzden geçerken. " Bende seni Küçüğüm" dedi.
Kıpkırmızı oldum herkes bana bakıyordu. Ağlayarak koşmaya başladım. Akşama
kadar sokakta gezdim. Göz yaşlarım durmadan akıyordu. Sonra eve geldim.
Annemler ondan bahsediyorlardı . Sevdiği bir kız varmış. Ailesi evlenmesine
izin vermeyince kız evden kaçmış. Sokak serserileri onu öldürmüş. Eve
getirdiği kızlar evi olmayan kızlarmış. Kimi sevdiyse ölmüş.Çok sevip acı
çekmiş. intihar edip hastahaneyi aramış. Polisler evin duvarında "Küçüğüm"
yazısını bulmuşlar. "KÜÇÜĞÜM SEN DE ÖLME" yazıyormuş. "Bende seni sevdim,
sevdiklerim gibi sen de ölme diye ben öldüm KÜÇÜĞÜM
gülünhüznüyüm
21.10.2007, 09:11
Bir Asteğmen mektubuSen bu satırları okuduğun zaman ben gece 3-5 nöbetindeyim,diye başlardı bilindik tüm asker mektupları.Oysa ben nöbet mefhumunu sadece iki saatlik zaman aralıklarına sığdırmıyorum.hasretin bir şarjör boşluğunda içilen sigara ile dile geldiği ve zamanın zamanlığını unutup donduğu yerdeyim gakkoş..Hatırlar mısın senle kantin önünde kıs kesip,gece bekar evinde melemen ve kaçak çaydan sonra sabahlara kadar tütün ve batak ikilisi arasında gidip gidip gelmelerimizi ve kaybettiklerimizi,bir çift ela gözün tesirli menzilinde olamayaşımıza kahredip şarabın en kötüsünde sarhoş olup ağladığımızı..ben unutmadım gakkoş burada zaman ileri sarmıyor ayarı çoktan bozulmuş hep geçmiş günler yarın düşmüyor gözümüzün önüne..Takım komutanıyım gakkoş hem de piyade asteğmen..sorumluluk sahibi olmak ne kadar zormuş,ilk başlarda aklım gidiyordu,bu ana kuzularının tırnağına taş değerse,incinirlerse yada ocaklarına ateş düşerse diye..alışıyor be gakkoş insan zamanla her şeye alışıyor..sessiz buraları sessizlik ki bir mekanizma sesine kadar sesszilik ki ardı pusu,sessizlik işte gako o kaçtığımız sessizlik değil bu düpedüz ölüm sessizliği..Buralarda ölüm Kaleş ecel kalleş be gako..toplanma bölgesinde iken aksaraylı yasin güzel Neşet Ertaş okuyor sessizliğin bağrına süngü gibi saplanırken yasin Vanlı murat mektup yazıyor acemi Türkçesiyle karınsa yolunu bekleyene..antalyalı coşkun güldürüyor herkesi,köz çayı yapmış..komutanım sana özel diyor..malatyalı hüseyin tütün sarıyor bana,hepsi Anadolu çocuğu ve hiç biri ölümden korkmuyor..hepsinin gözlerinde namlunun ucuyla dipçiğin arkası arasındaki bağın kendileri olduğunu,birilerinin tikky mekanlarda marka muhabbeti ettiklerine,hayatı laylaylom sananlara aldırmadan vatan bekliyorlar namusumuzdur diyorlar..mayın ve roket sesleri arasında..şimdi daha çok sorguluyorum hayatımı,,ne kadar boş şeylere can sıktığımızı Aksaraylı yasinin şehit tutanağını tutarken,uzman çavuş şerefin topuk koparan mayınında kopan bacağını görürken,ya da Malatyalı Hüseyin’in yaralandığına gözlerime gülerek bakıp komutanım silahımı verin dediğinde anladım..Nasip olur da şehit haberimi alırsan gakkoş her zamanki gibi mağrur dur yanıbaşımda o boş yaşadı ama bir şey uğruna öldü de..ve nöbetimi sana devrettiğimi düşün..Ve ağlayan anama sarıl anne diye kulağına fısılda sen şehit anasısın VATAN SAğOLSUN de..allaha emanet ol gardaşım sana bu unutulmuş diyardan unutulmamak dileğiyle merhaba diyorum her zaman merhaba…alintidirmystical2007-12-20 16:10:11
gülünhüznüyüm
21.10.2007, 09:22
Sevgili annem, sevgili babam,Böyle bir selamlama fazla resmi olsa da, biliyorsun burada makbul göreni bu. E okunuyor işte bunlar. Ne diyeyim? Sadece sana ve babama yazmak isterdim ama… üzgünüm işte. Sadece sana özel olamıyor bu yazdıklarım. Bilirsin fazla da rahat olamam özelime girildiğinde, idare et. Sana buralardan, buradakilerden bahsedeyim… Oraları ile karşılaştırma yapmaktan korkuyorum ama, arada bir yanılgıya düşer de yaparsam bunu; kızma bana. Merak etme, ben buraya gelirken dedikleriniz hep aklımda; “Sana denileni eksiksiz yap, utandırma bizi. Memleket emir vermiş, yapmazsan insan yüzüne bakamam. Bizi ve buraları da hiç düşünme”.Yapıyorum biricik annem, biricik babam… Bana denilenleri tam olarak yapıyorum. Hatırlar mısın yemin törenimize geldiğinde seni görünce gözüm dolmuştu da sen bana kızmıştın. “Asker ağlamaz” demiştin sert bir şekilde bana. Ah bir bilsen annem, asker nasıl da ağlar… Geçtiğimiz gün komutanımızı ziyarete gelen ve adının Davut olduğunu öğrendiğim o yarbay bozuntusu, buraya ilk geldiklerinde yaptıklarını anlatmış konferansta. Bunları dinleyince orada bulunan arkadaşlarımdan; ağladım ben anne. Anlatan arkadaşı tanısaydın severdin sen de eminim. Kara kuru, Hatay’ lı bir dost. Okuyamamış, er olarak gelmiş bizim birliğe. izmir’ de eğitim görmüş, çokça üzülmüş, çokça ezilmiş orada. Ama dimdik duruyor valla. “Orası buralardan çok iyiymiş be abi” diyordu bana. Arapça ile karışık bir Tükçe şivesi olduğu için bazen anlayamıyor dediklerini, çekişiyordum: “Lan Kral; bir yavaş konuş be koçum!”. Onu getirdiklerinde ben er gazinosu denilen çadırdaki masada oturmuş, size mektup yazsam mı diye düşünüyordum anne. Onun ölmüş bedenini görünce yazmaya karar verdim. Barış için bizi gönderdikleri bu yerde bir Rus mermisinin kurbanı olmuş Kral. Bize dedikleri, koruma ve kollama görevinde bir Hizbullah mayını patlamış öndeki araçta. Bizimkisi de araçtan atlayıp savunma pozisyonu ararken boynundan ve karnından vurulmuş. Ben, o zaman da ağladım anne. Asker aslında ağlarmış anne.Sonra bir de Mürsel var. Onu da bağrına basardın anne. Yüzü güleç, Ağrı eteklerinden gelen Kürt oğlanı. istanbul’ da bir ünlü kebapçıda çalışıyor. En azından buraya gelene kadar. “Dönünce işim garanti abi” derdi. “Patron beni seviyor, yine alacağına söz verdi”. Annesi babası Türkçe bilmiyorlar. Birliğe telefon ettiklerinde, telefona iki defa ben çıkmak zorunda kaldım anne. Birincisinde o anda birlikte bulunmadığını ve devriyeye çıktığını anlatmaya çalıştım ama bir türlü anlaşamadık. Ne ben onların dediklerinden bir şeyler anladım, ne de onlar benimkilerden. Arada sadece “Mürsel” anlaşılıyordu. Baktım olmuyor, kürtçe bilen bir er (ki adı Mustafa idi) ile konuşturdum. ikinci konuşmamız da pek anlaşılır değildi. Ne diyebilirdim ki? Oğlunuz öldü burada, bir israil devriyesi ile Lübnan’ lılar arasına girmiş mi diyecektim? Peki ya desem de onlar beni anlayabilecek miydi? Telefondan sonra da ağladım ben anne. Asker aslında ağlarmış anne.Komutanımız bizi çağırıyor. Barış için, aslında komutanımızında anlamadığı bir “barış” için burada israil ve ABD’ nin hedef gösterdiği yerlere gidiyoruz. Ama olsun, “memleket” bunu emretmiş. insan yüzüne bakabilin, utanmayın oğlunuzdan diye, yine bana denileni yapacağım. Hükümet bizi buraya gönderdiği gün de ağlamıştım aslında anne. şimdi de, bir zamanlar karşılarında durabildiğimiz ülkelerin askerleri ölmesin diye Kralları ya da Mürselleri buraya sürdükleri için ağlıyorum. Biz artık sadece kendimize ağlıyoruz aslında anne.Ne diyeyim? Gitmek zorundayım şimdi anne. Ama ne olursa olsun, şunu bil ki; “Asker aslında ağlarmış anne”.
manolya80
21.10.2007, 09:50
Albayrağa sarılı tabutun önündeDurmuştu bir imam kıblemizin yönünde Saf saf oldu insanlar hocanın arkasında Şehidin resmi vardı herkesin yakasındaBüyük bir boy resimle kortejin önlerindeÖzenle taşınıyor asker ellerindeGençliğin baharında henüz yirmi yaşındaMavi bir bere vardı o tertemiz başındaTüm cemaat ağlıyordu yaşları sel gibiydiEsen meltem rüzgarı kara bir yel gibiydiSeni uğurlarken içimiz yasla dolduTüm analar babalar ak saçlarını yolduOmuzlarda yükseldin göklere erdi başınOlmasa da dünyada bir tek taşınÖteki yaşamında makamın cennet olduSen gidince yurdumun tüm çiçekleri solduBenim şehit askerim sen ölmedin aslaVatanın dağlarına ismin yazıldı kanlaSana silah çeken el kırılacaktır bir günBu dünyadan edilecektir sürgünBunu asla unutma ey kahraman şehitHer şeyi bilen Tanrı bize olsun ki şahitSeni toprağa değil yüreğimize gömdükYanıyor çiğerimiz sanki ateşe döndük...
yasemen05
21.10.2007, 22:54
Mehmet’im.. aslanım.. yiğidim..Toprağa düştüğünün haberini aldım.Hain bir pusuda avlamışlar seni.Tıpkı geçenlerde tertiplerini yaktıkları gibi… Gecenin en karanlık bir vaktinde, Memleketin en kuytu bir yerinde. Nereden geldiğini anlamadığın kahpe ateşlerle, Yıkılmışsın yiğidim, ben de yıkıldım.Annen doyamadı sana. Baban doyamadı.Bacın doyamadı.Nişanlın doyamadı.Sen doyamadın gençliğine yiğidim. Hayatın anlamını anlayamadan, Aramızdan ayrıldın.Hem de nerden geldiğini bilemediğin kahpe kurşunlarla, Yıkılmışsın yiğidim, ben de yıkıldım. Biz şimdi arkandan,Seni arkadan vuranın kim olduğunu bulmaya çalışıyoruz.Tetiği çeken ‘kahpe’ malum elbette,Ama tetiği çektirenleri bir türlü bilemiyoruz.Düşmanı bilmek kolay lakin,Dost postuna bürünününce, seçemiyoruz.Yiğidim,Allah sana makamların en kıymetlisini vaad ediyor.Cennet-i âlâ'da belki de önüne zemzemler konuyor.Gel gör ki biz burada kan kusuyoruz yiğidim.Etrafımızdaki herşey anlamsızlaşıyor.Bir uğultudur almış başını gidiyor.Söylenenlerden bir kelime bile anlaşılmıyor.İhanetin derinliği başımızı döndürüyor yiğidim,Midemizi kaldırıyor.Haini, planını, stratejisini gördükçe,Başımız dönüyor, bakışımız bulanıyor.Masum göz yaşlarının üstüne timsahlarınki dökülüyor.Göz yaşlarını ancak kokusundan ayırıyoruz yiğidim.Bazıları ıstırap, bazıları ihanet kokuyor. Yiğidim, Sen şimdi bir köşkte, Misafirsin ötelerde.Bizse tarifi imkansız bir cenderede,Sıkıştıkça sıkışıyoruz.Bir yas var bugünlerde bizim mahallede. Herkes ağlıyor,herkes ağlıyor.Hepimizi ağlıyoruz. 2007-10-22 02:18:47
BENCE GÜZEL BİR SEY ANLATMAK İSTEDİĞİ
Okyanusun dibinde yatan bir istiridye, su üzerinden
akıp geçsin diye, kabuğunu açmış. Su içinden geçerken, solungaçları yiyecek toplayıp midesine gönderiyormuş. Aniden, yakınındaki bir balık,bir kuyruk darbesiyle kum ve çamur fırtınası yaratmış. İstiridye de kumdan nefret edermiş; zira kum öylesine pürüzlüymüş ki kabuğunun içine kaçarsa son derece rahatsız olurmuş.
İstiridye derhal kabuğunu kapamış ama çok geç kalmış; Sert ve pürüzlü bir kum taneciği içeri girip, iç derisi ile kabuğun arasına yerleşmiş. Kum tanesi istiridyeyi ne çok rahatsız ediyormuş.Ama, kabuğunun içini kaplaması için kendine verilmiş olan salgı hücresini hemen çalıştırarak, minik kum tanesinin üstünü kaplamaya başlamış; ta ki, nefis, parlak ve düzgün bir örtü oluşana kadar... İstiridye, yıllar yılı, minik kum taneciğinin üstüne katlar eklemeye devam etmiş ve sonunda müthiş güzel, parlak ve son derece değerli bir inci oluşmuş. Karsı karsıya olduğumuz problemler bu kum taneciğine benzer, bizi rahatsız ederler ve niye bize bu derece eziyet çektirip asabileştirdiklerine şaşarız; fakat ; ... azmin getirdiği cesaret ve kuvvetle, sorunlarımızın ve zayıflıklarımızın üstesinden geliriz. ...daha alçakgönüllü, isteklerimizde daha ısrarlı, çevremizdekilere daha yakin,daha akilli ve sorunlarımıza karsı daha dayanıklı hale geliriz. ...gizli gücümüzle, yaşamımızdaki pürüzlü kum taneciklerini, bize kuvvet veren ümit ve ilham kaynağı olan değerli incilere dönüştürürüz...
gülünhüznüyüm
23.10.2007, 08:18
HAYATTA EN ÇOK BABAMI SEVDİM’ Sizin hiç babanız öldü mü?Benim bir kere öldü kör oldumYıkadılar aldılar götürdülerBabamdan ummazdım bunu kör oldumCemal SÜREYAHayatın her alanında yanımızda görmeyi istediğimiz yanımızda olmasa dahi varlığı ile arkamızda olduğu hissini veren insanlar vardır. Hayatın anlamı onlarla daha bir önem kazanır ve onlarla hayatın zorlukları daha kolay atlatılır. Kürkçü dükkanına dönen tilki misali hemen hemen herkesin son durağında onlar vardır.9 Aylık bir yolculuğun sonunda leylekler yeryüzüne getirdikten sonra küçük insanı, anne adı verilen yeryüzü meleklerine ve baba denilen bu meleklerin en büyük yardımcılarına teslim ederler. Hayat başlamıştır artık. Büyüyene dek koltuk değneğimiz olurlar. Canımız yandığında ilk onlar koşar, ağladığımızda ilk onlar başımızda biter, hastalandığımızda onlarda hastalanır. Alınlarının teri, gözlerinin feri olurlar çocuklar. Çocuklar, ah çocuklar!Anneler çekip gittiğinde kanatsız kuş olurlar.Çocuklar, ah çocuklar! Babalar bırakıp gittiğinde bir garip hal alırlar.Anne yitirilmişse bu yalan dünyada adımız öksüzlüğe çıkar, baba yitirilmişse adımız yetimliğe çıkar. İki kelimede insanda acayip bir etki bırakır. Hüzünlendirir, ağlatır. Deler geçer yürekleri bir kurşun gibi hem de. Ne yana baksak onların hasreti sarar gözlerimizi, burnumuzda tüter özlemleri. Ahlanmanın tam vaktidir artık, ağlamanın belki de bir küçük çocuk gibi. Kimse sizi onlar gibi teselli edemez, kimsenin elleri onların ellerinin sıcaklığını veremez. Bunu bal gibi bilirsiniz. "Kurbanını olayım baba" ya da "Ayaklarının altını öpeyim anne!" diye bağırmak istersiniz lakin sesiniz yetişir mi bilmem. Gerçek olan şu ki onlar attaya gitmiştir . Bir çocuk gibi attadan gelecek günü beklersiniz annenizin ve babanızın. Çünkü attaya gitmek demek imkansız da olsa geri gelmek demektir küçük bir çocuğa göre. Bir umuttur belki de. Kendinizi böyle kandırırsınız da teselli edersiniz birazcık. Attaya gittiler diye.Attaya giden tüm babalar için Necip Fazıl şunları yazmıştır:"Eve dönmez bir akşam; Ve gün yüzlü çocuğu, Sorar:Nerede babam? Bakarlar ,oldu bitti; Gelir,derler çocuğa, Baban attaya gitti. Uzar gider bu attaVe neler neler olmazVe kimbilir ve hattaBir mahşer gerisindeBabası döner bir günOğlunun derisinde."‘Uçak Babama Selam Söyle’ şiiri ile babasına olan mesafeleri bir çocuk saflığı ve berraklığı ile söze döken İclal Aydın,’Hayatta Ben En Çok Babamı Sevdim’ diyen En Baba Şair Can Yücel,’Sizin hiç babanız öldü mü’ diyen Cemal Süreya,’Bugün Açız Yine Evlatlarım,Diyordu Peder’ diye haykıran Tevfik Fikret,sazına ‘Ben Babamı, Sen Ustanı Unutma’ diyen Aşık Veysel ve diğerleri..Hep babalarına olan sevgilerini,özlemlerini,varlıklarını,yokluklarını dile getirmişlerdir bu şiirlerinde.Babanız varsa her şey süt limandır,babanız yoksa her taraf bertaraftır.Benim babam; Şam Babası ,İskele Babası ya da Mafya Babası değildir.Adam Gibi Adamdır gönlümce.Tertemiz bir geçmiş,sevgi dolu bir gönül,engin bilgi birikimi ve sempatisi ile gurur duyduğum birisidir.Örnek aldığım,model aldığım birisidir.Adam gibi adamdır benim babam.Her zaman danıştığım,alıştığım,dinlediğim canım,kanımdır.Babalar sabahları evden çıktıklarında çocukları sarılır bacaklarına:’Baba bana bir şey getir.’diye.Babalar hep eli dolu eve gelmesi gereken, evin iaşesini sağlamakla görevli olan dış işleri sorumlularıdırlar.İç işlerinden izin alamadın mı? diye esprilere de konu olurlar bazen.’Baba bana para ver.’ diye çığıran,’Baba beni çarşıya götür.’ diye yalvaran çocuklar hep babaya olan sevginin ve bağlılığın ifadeleridir.Güven duygusunun şekil bulmuş halidir baba.Bir çocuk mahalle kavgasında dayak yediğinde ya da azarlandığında hemen:’Seni babama söylerim.’ diye cesaret gösterisinde bulunur gözü yaşlı.Çünkü babamız bizi korur.Ne olursa olsun yeter ki yanımızda olsun. Bize elleri, kolları, ayakları yetecek mesafede olsun.İki eli kanda da olsa gelir.Çünkü babamızdır,çünkü biz onun okyanusuna kanat çırpan küçük dereleriz.Bazen kıskanırız onu,bazen çok şey bildiği için gurur duyarız,bazen kendimizi bir tutarız onunla,bazen ondan çok daha fazlasını bildiğimizi zannederiz,bazen ona danışma gereği hissederiz bir zahmet,bazen bazı şeyleri bildiğini kabul ederiz,kaybettiğimizde ise onu keşke hayatta olsaydı da kendisine danışabilseydim diye pişmanlık duyarız.Her ne olursa olsun babamızdır bizim.Etimiz,kemiğimiz,kanımız, canımız.Babalar unutuldukları zaman ölürler.Evlatları onları unuttukları,terk ettikleri zaman ölürler.Asıl yok oluş,asıl yıkım budur onlar için.Yoksa babalar asla küsmezler ve de kızmazlar çocuklarına.İçten içe severler,hissederiz ve bal gibi biliriz.Bizleri bu yalan dünyada bırakıp gittiklerinde de gözleri arkadadır.Onları incitecek hal ve hareketlerden kaçınmalıyız.Çünkü onlar oradadır ve bizleri seyreder.Çünkü onların orada rahat olmaları, mutlu olmaları gerekiyor.Çünkü onlar candır,canlar ölesi değildir mecazen.Öteye intikal eden tüm babalara yüce yaratıcıdan rahmet,yakınlarına baş sağlığı diliyorum. Urfa’da en meşhur halk sözlerinden birisi:’Babaya Rahmettir.’Yapılan her işin sonunda Babaya Rahmet derler.Yazımız sona erdi ey okuyucu.Babaya Rahmet.alinti
manolya80
23.10.2007, 14:48
"İnsanlık" Yemek Tarifi!!!Bir bardak dolusu gülümseme ile başlayın, Bir kap dolusu dostluk ilave edin, Bir tutam yumuşaklık ve biraz da nezaket tozu ile kabartın, Bir kaşık ümit, Bir büyük porsiyon yardımlaşma, Çok miktarda ilim ve bir tutam alçakgönüllülük ile çırpın. Kuvvetlendirmek için de bir çorba kaşığı güvene ihtiyacınız olacak. Bir sadakat kasesi içinde bir ölçü inanç, iki ölçü aklı selim ve birkaç damla hoşgörüyü azar azar ilave ederek sevgi ile karıştırın. İki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve bir tutam övgü ilave edin. Şevk ile hiç durmadan karıştırın ve şükran ile tatlandırın. Yemeğin adı mı? İNSANLIK !!!mystical2007-12-20 16:24:59
manolya80
23.10.2007, 15:26
Öğretmen, yetişkin sınıflardan birisine şöyle bir ödev verir: - "Sevdiğiniz birine gidin ve ona kendisini sevdiğinizi söyleyin." Bir sonraki dersin başında ise öğrencilerden birisi söze şöyle başlar:- Geçen hafta bize bu ödevi verdiğinizde size sinirlenmiştim. Bu sözleri söyleyebileceğim hiç kimsenin olmadığını düşünüyordum. Eve giderken bir anda yüreğimin sesine kulak verdim. İşte o zaman kime "Seni Seviyorum" diyeceğimi anladım. Bundan beş yıl önce babamla aramızda bir tartışma geçmişti ve o günden bu yana bu sorunu çözememiştik. Önemli aile toplantılarının dışında birbirimizi görmemeye çalışıyorduk ve hemen hemen hiç konuşmuyorduk. Eve vardığımda babama kendisini çok sevdiğimi söylemeye hazırdım. Bu kararı almak bile üzerimden büyük bir yük kaldırmıştı. Saat 5:30'da annemle babamın evinin kapısını çaldığımda kapıyı babamın açması için dua ettim. Çünkü kapıyı annem açarsa kendimi tutamayıp, ona kendisini sevdiğimi söylemekten korkuyordum. Fakat Allah yardım etti ve kapıyı babam açtı. Hiç zaman kaybetmeden eşikten adımımı attım ve : - "Baba, buraya seni sevdiğimi söylemeye geldim" dedim. Babam sanki bir anda başka bir adam olmuştu. Yüzündeki ifade yumuşadı, kırışıklıklar yok oldu ve ağlamaya başladı. Kollarını açtı, beni kucakladı ve bana : - "Ben de seni seviyorum oğlum, ama bunu hiçbir zaman dile getirmedim" dedi. Fakat sizlere asıl anlatmak istediğim esas nokta bu değil. Babamı ziyaretimden iki gün sonra babam bir kalp krizi geçirdi ve hala hastanede. Şimdi yaşam savaşı veriyor. Şimdi sizlere şu mesajı vermek istiyorum: - "Yapmanız gerektiğine inandığınız hiçbir şeyi ertelemeyin. Ya babama olan sevgimi ifade etmek için hala bekliyor olsaydım? Yapmanız gerekeni hemen yapın, hiç beklemeden...
Yaşlilik Kaç Yaşinda Başlar?Kristof Kolomb Amerika’yı keşfe çıktığı ilk yolculuğunda 50 yaşını çoktan aşmış durumdaydı.Pasteur kuduz asısını bulduğunda 60 yaşındaydı.Mimar Sinan, Süleymaniye camisini bitirdiğinde 70 yaşını geçmişti. Selimiye camisini tamamladığında ise 86 olmuştu.Galileo, ayın günlük ve aylık çizimlerini yaparken 73 yaşındaydı.Charlie Chaplin, 76 yaşında film yönetmenliği yaparak hala işinin başındaydı.Goethe, en büyük eseri Faust u ölümünden bir yıl önce, yani 82 yaşında bitirmişti.Nobel ödüllü Alman doktor Albert Schweitzer 88 yaşına rağmen Afrika hastanelerinde durmaksızın çalışarak ameliyat yapıyordu.Ressam Titian 99 yaşında hayata gözlerini yumdu. "Lepanto Savaşı" adlı ünlü tablosunu ölümünden bir yıl önce tamamladı.Dört defa İngiltere başbakanı seçilen Gladstone, son kez göreve geldiğinde yaşı 83 du.Gençlik hayatın belli bir çağı ile ilgili değildir. İnsan, kendine olan güveni derecesinde genç, şüphesi derecesinde yaşlıdır.Cesareti derecesinde genç, korkuları derecesinde yaşlıdır. Ümitleri derecesinde genç, ümitsizliği derecesinde yaşlıdır.Hiç kimse fazla yaşamış olmakla ihtiyarlamaz. İnsanları ihtiyarlatan, ideallerinin gömülmesidir. Seneler cildi buruşturabilir. Fakat heyecanların teslim edilmesi ruhu buruşturur. İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.İnsan ihtiyar olmaya karar verdiği gün ihtiyardır.Güzelliği görme yeteneğini kaybetmeyen asla yaşlanmaz.Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz artar. Nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler."Beynimiz yeni tecrübeler keşfettiği sürece insan genç sayılır." William GLADSTONEAMA SİZ YİNE DE YAPMANIZ GEREKENLER İÇİN ACELE EDİN...mystical2007-12-20 16:28:15
YAZITGürültü patırtının ortasında sükunetle dolaş;sessizliğin içinde huzur bulunduğunuunutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış.Sana bir kötülükyapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun.Bağışla ve unut.Ama kimseye teslim olma.İçten ol;telaşsız,kısa ve açık seçik konuş.Başkalarınada kulak ver.Aptal ve cahil oldukları zamanbile dinle onları;çünkü; dünyada herkesin bir öyküsü vardır.Yanlız planlarının değil;başarılarının da tadını çıkarmaya çalış.İşinle ne kadarküçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur.Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bileçalışmış olmazsın.İşini öyle sev ki,başarılarının bedelini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle deyepyeni bir hayatlar başlatmış olcaksın.Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol.Sevmediğin zaman sever gibi yapma.çevrene önerilerde bulun ama hükmetme.İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki,insanların yüzyıllardır öğrendikleri,sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.Aşka burun kıvırma sakın;o çöl ortasında yemyeşil bir bahçedir.O bahçeye layık bir bahçıvan olmak her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.Kaybetm